II. Dünya Savaşı sırasında Yahudi ailelerden zorla alınan binlerce sanat eseri, yalnızca sanat tarihinin değil, hafızanın ve adalet arayışının da sessiz tanıkları oldu. Kayıp tabloların izini sürmek aslında geçmişten silinmeye çalışılan hayatların izini sürmek anlamına geliyor.
Neşe Kohen - Delya Akohen - Beril Bardavit
Bir tabloya uzun süre baktığınızda zaman zaman tuhaf bir duyguya kapılırsınız. Sanki yalnızca siz ona bakmıyorsunuzdur; o da sizi izliyordur. Yüzündeki ifade, renklerin arasındaki sessizlik, ressamın bıraktığı bir fırça izi… Bütün bunlar, resmin tamamlanmış bir görüntüden çok daha fazlası olduğunu düşündürür. Gustav Klimt’in ‘Adele Bloch-Bauer’ portresi bu duyguyu fazlasıyla taşır.

Gustav Klimt tablosu
Altınla çevrili, bakır tonlarındaki gözleriyle izleyene bakan Adele, yalnızca Klimt’in modeli değildir; 20. yüzyılın başında Viyana’da filizlenen kültürel hayatın da bir parçasıdır. Klimt bu portreyi 1907’de tamamladığında Viyana, modernizmin, müziğin, edebiyatın ve sanatın Avrupa’daki en canlı merkezlerinden biriydi. Adele Bloch-Bauer de bu dünyanın içinde, sanatçı ve entelektüellerle çevrili bir kadındı. Gerçek altın kullandığı tablo, Klimt’in üzerinde uzun süre çalıştığı eserlerden biridir. Adele, Klimt’in iki kez resmettiği tek kadındır ancak portrenin asıl hikâyesi, ressamın atölyesinden çıktığı anda değil, yıllar sonra başlar.
1938’de Naziler Viyana’ya girdiğinde, yalnızca insanların hayatları değil, onların geçmişlerini de hedef alır. Yahudi ailelerin evleri basılır; tablo, heykel, kitap ve koleksiyonlarına el konulur. Sanat eserleri, ‘Alman kültürüne kazandırılmak’ gibi ifadelerin ardına gizlenen sistematik bir yağmanın parçası hâline gelir.
Adele’in portresi de bir gün ortadan kaybolur.
Bir zamanlar bir ailenin hayatının parçası olan tablo, artık başka duvarlarda, başka isimlerin altında yaşamaya başlar. Fakat bir sanat eserini sahibinden ayırmak, onun taşıdığı hafızayı da yok etmeye yetmez. Belki de bu nedenle aradan geçen onlarca yılın ardından aynı soru hâlâ karşımızda durur: ‘Bir sanat eserinin gerçek sahibi kimdir?’ Daha önemlisi: ‘Bir tablo yalnızca bir mülkiyet nesnesi midir yoksa geçmişin tanığı olduğu için ona ilişkin bir sorumluluğumuz da var mıdır?’
Sanata karşı açılan savaş
II. Dünya Savaşı çoğu zaman cephelerin, bombardımanların ve milyonlarca insanın hayatını kaybettiği büyük bir yıkım olarak anlatılır. Oysa savaşın bir başka cephesi daha vardı; ‘kültür’. Nazilerin 1933’te iktidara gelmesiyle sanat, devletin ideolojik politikasının bir parçasına dönüştü. Rejim, ‘Alman ruhuna’ uygun olduğunu düşündüğü sanat biçimlerini desteklerken modernist ve avangart akımları hedef aldı.1937’de Münih’te açılan ‘Entartete Kunst’ (Yoz Sanat) sergisi bu politikanın en çarpıcı örneklerinden biriydi. Modernist ve ekspresyonist eserler alaycı bir dille teşhir ediliyor, sanatçılar toplum önünde itibarsızlaştırılıyordu. Picasso, Chagall ve Kandinsky gibi sanatçıların eserleri de bu ideolojik saldırının hedefindeydi. Yaklaşık 16 bin eser ‘yozlaşmış’ ilan edildi. Bazıları imha edildi, bazıları yurt dışına çıkarıldı, bazıları ise savaşın karmaşası içinde kayboldu ancak mesele yalnızca hangi sanatın ‘iyi’, hangisinin ‘kötü’ olduğuna karar vermek değildi.
Sanat aynı zamanda bir mülkiyet ve güç meselesiydi.
Naziler; özellikle Yahudi ailelerin sahip olduğu değerli koleksiyonları sistematik biçimde ele geçirmeye başladı. Böylece sanat; estetik değerinin ötesinde, rejimin ekonomik ve siyasi gücünü pekiştiren bir ganimete dönüştü. Bu yağmanın arkasındaki önemli yapılardan biri, Alfred Rosenberg’in liderliğindeki Einsatzstab Reichsleiter Rosenberg (ERR) idi. Galeriler, müzeler, kütüphaneler, sinagoglar ve özel evler yağmalandı. Ele geçirilen eserler kayda geçiriliyor, sınıflandırılıyor ve nereye gönderilecekleri belirleniyordu. Paris’teki Jeu de Paume Müzesi, bu sistemin önemli merkezlerinden birine dönüştü. Bir zamanlar sanatseverlerin tabloların karşısında durduğu salonlarda artık bambaşka bir düzen hüküm sürüyordu. Eserler geliyor, kaydediliyor, ayrılıyor ve trenlerle Almanya’ya gönderiliyordu. Bazılarının üzerinde hangi koleksiyona ayrıldığını belirten notlar vardı.
Sanat, böylece bir insanın hayatına ait olmaktan çıkıp bir rejimin envanterindeki numaraya dönüşüyordu.
Savaşın sessiz tanıkları
Paul Rosenberg, Paris’in saygın sanat tüccarlarından biriydi. Picasso ile yakın dostluğu vardı ancak Yahudi olduğu için koleksiyonu Nazilerin hedefi oldu.
Jacques Goudstikker ise Hollanda’nın en tanınmış sanat simsarıydı. Nazi işgali sırasında kaçmaya çalışırken hayatını kaybetti, geride bıraktığı koleksiyon Nazi yönetiminin eline geçti.
Viyana’da yaşayan sanat taciri Lea Bondi Jaray’ın sahip olduğu Egon Schiele’nin ‘Portrait of Wally’ adlı eseri de benzer bir kader yaşadı. Tablo zorla el değiştirdi, sahibinin adı silindi ve yıllar sonra yeniden ortaya çıktığında artık hikayesi farklıydı. Tüm bu örnekler aynı gerçeği hatırlatıyor. Tabloların, kitapların, fotoğrafların ve arşivlerin yok edilmesi yalnızca maddi bir kayıp değildi; kültürel hafızanın parçalanmasıydı.
Yeraltındaki hazineler
Savaş sırasında eserlerin korunması için Müttefikler de büyük operasyonlar yürüttü. İngiltere’de paha biçilmez eserler Galler’deki Manod Quarry gibi güvenli alanlara taşındı. Louvre’un koleksiyonları ise Paris’in işgalinden önce farklı şato ve gizli depolara nakledildi. Nazilerin sakladığı eserlerin hikâyeleri ise başka bir boyut taşıyordu.
Hitler, Avusturya’nın Linz kentinde yağmalanmış eserlerle doldurulacak büyük bir müze kurmayı planlıyordu. Bu nedenle binlerce eser çeşitli depo, şato ve madenlerde toplandı. Bunların en ünlülerinden biri ‘Altaussee Tuz Madeniydi’. Avusturya Alpleri’nin altında, yüzlerce metre derinlikte bir sanat hazinesi bulunuyordu. Michelangelo’nun ‘Bruges Madonna’sı, Van Eyck Kardeşlerin ‘Gent Altarpiece’i de dahil olmak üzere yüz binden fazla eser burada saklanıyordu.
Savaşın son günlerinde bu eserlerin kaderi bir kez daha tehlikeye girdi. Hitler’in yıkım emri, düşmanın eline geçebilecek kaynakların yok edilmesini öngörüyordu. Madenin içine patlayıcılar yerleştirildi fakat yerel madenciler emre karşı geldi. Hayatlarını riske atarak patlayıcıların etkisiz hâle getirilmesine ve madenin girişlerinin kapatılmasına yardım ettiler. Ardından ‘Monuments Men/ Anıt Avcıları’ olarak bilinen ekip bölgeye ulaştı. Yüzbaşı Robert Posey ve Lincoln Kirstein’ın da aralarında bulunduğu ekip, madenin içine girdiğinde karşılarında yalnızca sandıklar ve heykeller bulmadı; bir medeniyetin kurtarılmış hafızasını buldu.
Bir kadının silahı: Kâğıt ve kalem
Bu hikâyenin en etkileyici figürlerinden biri Rose Valland’dı. Jeu de Paume’da çalışan Fransız küratör yardımcısı Valland, Naziler müzeye getirdikleri eserleri sınıflandırırken sessizce onları izliyordu. Ve not alıyordu... Eserlerin kimden alındığını, nereye gönderildiğini, hangi trenlerle taşındığını kaydediyordu. Naziler onun ne yaptığını bilmiyordu. Valland’ın silahı bir tabanca değildi; kâğıt, kalem ve hafızaydı. Savaş sona erdiğinde tuttuğu kayıtlar, kayıp eserlerin izini sürenler için hayati bir belgeye dönüştü. Sanat tarihinin kahramanları bazen cephede değil, bir müzenin sessiz odasında ortaya çıkar.
Bir portre için verilen mücadele
Adele Bloch-Bauer’in portresinin hikâyesi, yıllar sonra Maria Altmann ile yeniden gündeme geldi. Altmann, Nazi işgali sırasında Viyana’dan kaçmak zorunda kalan genç bir kadındı. Ailesinin sahip olduğu Klimt tabloları Avusturya’nın elinde kaldı. Yıllar boyunca bu eserlerin geri alınması için mücadele etti. Seksenli yaşlarında başladığı hukuk mücadelesi, bir mülkiyet davasının çok ötesine geçti çünkü Altmann yalnızca bir tabloyu geri istemiyordu, ailesinden alınan geçmişini ve onurunu geri istiyordu ve sonunda davayı kazandı. Adele Bloch-Bauer ailesine iade edildi; daha sonra Ronald Lauder tarafından New York’taki Neue Galerie için satın alındı. Bir tablo böylece yalnızca ait olduğu yere değil, ait olduğu hikâyeye de geri döndü.

Altaussee Tuz Madeni
Hafıza hâlâ adalet arıyor
Savaşın bitmesiyle yağmalanan sanat eserlerinin hikâyesi sona ermedi. Tam tersine, yeni bir dönem başladı: restitüsyon, yani eserlerin gerçek sahiplerine veya onların mirasçılarına iadesi. Bu süreç son derece zordu çünkü Holokost’ta öldürülen insanların önemli bir bölümünün geride bırakabileceği belgeler de yok edilmişti. Bir eserin bir aileye ait olduğunu kanıtlamak, bazen onu bulmak kadar güçtü. 1998 Washington Konferansı’nda kabul edilen ilkeler, Nazi döneminde zorla el konulan sanat eserleri konusunda ‘adil ve hakkaniyetli çözümler’ aranması gerektiğini ortaya koyarak önemli bir dönüm noktası oluşturdu ancak mesele bugün bile kapanmış değil.
2012’de Cornelius Gurlitt’in Münih’teki evinde 1.500’den fazla sanat eserinin bulunması, Nazi yağmasının mirasının savaşın sona ermesinden onlarca yıl sonra bile devam ettiğini gösterdi. Bazı eserler müzelerde, bazıları özel koleksiyonlarda, bazıları ise hâlâ kayıp…