Duyulmayan şofarın sesi

Rav Naftali Haleva´nın Roş Aşana Şabatı´nda yaptığı konuşmayı, Vivi Şebi´nin özeti ile aktarıyoruz…

Kavram
16 Eylül 2026 Çarşamba

Nafi Haleva

(Merhum Hahambaşı’mız Arav Araşi İsak Haleva’nın aziz hatırasına…)

 

“Şabat Şalom. Tizku leşanim rabot, neimot vetovot.

Hep birlikte nice güzel ve iyi yıllara erişelim.

Bu yıl Roş Aşana’nın ilk günü Şabat’a rastladı. Bu nedenle bugün şofar çalmıyoruz.

Roş Aşana günü sinagoga geliyoruz ama her yıl bizi en derin yerimizden uyandıran o şofar sesini bugün duymuyoruz.

Tekia yok… Şevarim yok… Terua yok…

Sanki Roş Aşana’nın en önemli sesi eksikmiş gibi hissediyoruz.

Bazen insanı uyandırmak için güçlü bir sese ihtiyaç vardır. Ama bazen de en büyük uyanış, bütün sesler kesildiğinde gerçekleşir.

Aslında bugün şofarın susması, bize başka bir şey öğretiyor: Roş Aşana’nın en güçlü mitsvalarından biri olan şofarı bile, Şabat’ın kutsiyetini korumak için çalmıyoruz.

Yani bugün duyduğumuz sessizlik bir eksiklik değil; bilinçli bir duruştur.

Şofar sesi insanı kendisine getirir.

Şabat ise insanı Tanrı’nın huzuruna bırakır.

Sonra şu soruyu sordu:

Fakat şofarı çalmıyorsak Roş Aşana’nın sesi nereye gidiyor?

Şofar olmadan o uyanış nasıl gerçekleşecek?

Şofarı kulağımızla duymuyoruz; fakat onun bize göstermek istediğini Şabat’ı koruyarak görebiliriz.

Çünkü Şabat’ı korumak, yalnızca bazı şeyleri yapmamak değildir. İnsanın kendi gücüne bir sınır koyarak dünyanın gerçek sahibinin kendisi olmadığını kabul etmesidir. İnsan elini yaptığı işten çektiğinde hayat durmaz; yaratılış onun müdahalesi olmadan da devam eder.

İşte o zaman Şabat, gözle görülmeyen bir hakikati görünür kılar:

Dünya bizim çabamızla ayakta durmaz; hayatın gerçek sahibi Tanrı’dır.

Şofar bu hakikati sesiyle ilan eder.

Şabat ise onu yaşayışımızla göstermemizi ister. Ellerimizi işten çektiğimizde, dünyaya hükmetmediğimizi ve her şeyin Tanrı’nın iradesiyle varlığını sürdürdüğünü kabul ederiz.

Şofar bunu sesiyle ilan eder. Şabat ise yaşayışımızla göstermemizi ister.

Belki de bu yüzden bugün şofarı duymuyoruz. Çünkü bugün aynı hakikati; dinlemekle değil, Şabat’ı koruyarak görmemiz gerekiyor.

Ardından Sina Dağı’nın eteklerinde Tora’yı almaya hazırlanan İsrael halkından söz etti ve pasuktaki çok dikkat çekici bir ifadeye işaret etti:

Tora’nın verilişini anlatan pasuğu okudu:

Vehol haam roim et hakolot.

‘Bütün halk sesleri görüyordu’ (Şemot 20:15).

Pasuk ‘Sesleri duyuyorlardı’ demiyor, ‘Sesleri görüyorlardı’ diyor.

Peki ses görülür mü?

Normalde göz görür, kulak duyar. Fakat Sina’da yaşanan şey normal bir duyma değildi. Aşem’in sesi yalnızca insanların kulaklarına ulaşmadı. O kadar gerçekti ki gözleriyle görmüş gibi oldular.

Bazen bir ses yalnızca kulağımıza ulaşmaz; gördüğümüzü, yaşadığımızı ve dünyaya bakışımızı değiştirir. Sina’da halk sesi yalnızca duymadı; o sesin taşıdığı Hakikati adeta gördü.

Belki Şabat’a rastlayan Roş Aşana’da da bize öğretilen budur.

Bugün şofarı kulağımızla duymuyoruz. Fakat şofarın bize anlatmak istediği hakikati, Şabat’ı koruyarak görünür hâle getiriyoruz.

Bazen bir söz duyarız ve birkaç dakika sonra unuturuz. Bazen de bir söz insanın içine girer; artık onu yalnızca duymuş olmaz, hakikatini görmüş olur.

Sina’daki insanlar şofar sesini yalnızca kulaklarıyla duymadılar. O ses onların varlığını sarstı. Artık Tanrı’nın orada olduğunu bilmiyor, adeta görüyorlardı.”

(…)

Bugün okunan Tora bölümünden…

“Sara, Avraam’a Hagar ile Yişmael’in evden gönderilmesi gerektiğini söyledi.  Tanrı’nın sözü üzerine Avraam onları gönderdi. Hagar çölde ilerlerken suları tükendi. Çocuğunu çalılardan birinin altına bıraktı ve onun ölümünü görmemek için uzaklaştı.

Hagar sesini yükselterek ağladı.

Fakat Tora çok dikkat çekici bir şey söyler:

Vayişma Elohim et kol hanaar.

‘Tanrı çocuğun sesini işitti’ (Bereşit 21:17).

Burada insanı düşündüren bir ayrıntı vardır. Pasuk Hagar’ın ağladığını açıkça söylüyor. Fakat Yişmael’in ağladığını ya da dua ettiğini söylemiyor. Buna rağmen Tanrı’nın duyduğu ses için, ‘Çocuğun sesini işitti,’ diyor.

Hangi sesi?

Demek ki her ses ağızdan çıkmaz.

İnsanın söyleyemediği bir duası olabilir. Kelimeye dönüşemeyen bir korkusu olabilir. Bazen acısı o kadar büyüktür ki dua etmeye bile gücü kalmaz. Dışarıdan bakıldığında susuyordur. Fakat onun suskunluğunun içinde Tanrı’nın duyduğu bir ses vardır.

Meleğin Hagar’a söylediği sözleri okudu:

Ki şama Elohim el kol hanaar baaşer hu şam.

‘Çünkü Tanrı, çocuğun bulunduğu yerdeki sesini işitti’ (Bereşit 21:17).

Baaşer hu şam—bulunduğu yerde.

Tanrı insana, bir gün ulaşması gereken yere göre değil; o anda bulunduğu yere göre bakar. Henüz düzeltemediklerine, henüz başaramadıklarına, olması gerektiğini düşündüğü kişiye göre değil… Şimdi bulunduğu yere göre.

Yişmael’in adı o pasukta söylenmiyor. Ona yalnızca hanaar, ‘çocuk’ deniyor. Çünkü bazen insanın unvanları, başarıları ve geçmişi geri çekilir. Geriye yalnızca Tanrı’nın karşısında duran bir insan kalır.

Ve Tanrı o insanın sesini duyar.”

(…)

“Sina’da insanlar sesi gördüler. Çölde ise Tanrı, bizim duymadığımız bir sesi duydu.

Tora bize iki yönden bakmayı öğretiyor:

Önce, Tanrı’nın bize söylediğini yalnızca duymakla kalmayıp görür gibi içimize almalıyız.

Sonra da karşımızdaki insanın söyleyemediği sesi duyabilmeliyiz.”

Bir annenin çocuğunun söylemediği korkuyu…

Bir eşin cümleye dökemediği kırgınlığı…

Yaşlı bir insanın ‘Yalnızım,’ diyemeyişini…

Cemaatten uzaklaşan birinin aslında içinden yükselen ‘Beni unutmayın,’ sesini…

Belki emuna da budur.

Emuna yalnızca insanın her şeyi anlaması değildir. Henüz göremediği bir yerde bile Tanrı’nın onu duyduğuna inanmasıdır.

Bazen insan dua eder fakat cevabını göremez. Bazen dudakları bile hareket etmez. Yalnızca kalbi titrer. Fakat yürekten yükselen o ses kaybolmaz.

Şofar da zaten yalnızca bir müzik aleti değildir. Şofarda kelime yoktur. Cümle yoktur. Açıklama yoktur. Çünkü insanın içinde kelimelerin ulaşamadığı bir yer vardır.

Şofar oradan seslenir.

Bugün şofarı çalmıyoruz. Fakat belki tam da bu nedenle onun ne söylediğini daha dikkatli dinlememiz gerekiyor.

Her zaman dışarıdan gelen bir sese ihtiyacımız yoktur. Bazen Şabat’ın sessizliği, şofarın insanda uyandırmak istediği sesi içeriden yükseltir.

Şabat geldiğinde biz dünyayı yönetmekten vazgeçeriz. Her şeyi kontrol edemeyeceğimizi kabul ederiz. Roş Aşana’da ise Tanrı’nın dünyanın Kralı olduğunu ilan ederiz.

Bu yıl Şabat ile Roş Aşana aynı günde buluşuyor. Şofar susuyor fakat Şabat konuşuyor:

Dünya yalnızca senin çabanla ayakta durmuyor. Elinden geleni yap; sonra kendini Tanrı’ya bırak.”

(…)

Sefarad cemaatlerinde Roş Aşana günü, şofar çalınmadan hemen önce Et Şaare Ratson duası okunur.

Duanın tam adı ilk sözlerinden gelir:

Et şaare ratson lehipateah.

‘Rıza ve kabul kapılarının açılma vaktidir.’

Bu dua, 12. yüzyılda yaşamış Rabi Yehuda ben Şemuel ibn Abbas tarafından yazılmıştı. Akedat Yitshak’ı; Avraam’ı, Yitshak’ı, Sara’yı ve onların yaşadığı ayrılığın acısını anlatıyordu.

Rabi Yehuda’nın tek oğlu Şemuel, büyüdüğünde Yahudilikten uzaklaşmış ve sonunda başka bir dine geçmişti. Üstelik daha sonra Yahudiliğe karşı bir eser de yazmıştı.

Bu dua doğrudan bu olay üzerine yazıldığı kesin değildir. Fakat nesiller boyunca insanlar, duadaki baba ile oğlun ayrılışını Rabi Yehuda’nın kendi acısıyla birlikte okumuşlardır.

Belki de Akeda’yı anlatırken yalnızca Avraam’ın oğluna bakışını düşünmüyordu. Kendi oğlunu da düşünüyordu.

Bir baba, kendisinden uzaklaşan oğluna ulaşamadığında ne yapar?

Onun ardından dua eder.

Kapıları zorlayamazsa göğün kapılarının açılmasını ister.

Ana zehor na li beyom  oheah,

oked veaneekad  veamizbeah.

‘Ne olur, hesap gününde benim için hatırla:

Bağlayanı, bağlananı ve mizbeahı.’

Bu yalnızca geçmişte yaşanmış bir olayın hatırlanması değildir.

Bir baba oğlunu kaybetmekten korkuyor. Bir oğul babasının yolundan uzaklaşıyor. Bir anne geride kalıyor. Her biri başka bir acı taşıyor.

Fakat dua onların üçünü bir arada anıyor:

Oked, aanekad  veamizbeah—bağlayan, bağlanan ve mizbeah.

Çünkü bazen bir ailede herkes başka türlü acı çeker. Biri konuşur, biri susar, biri uzaklaşır. Fakat onların bağı tamamen kopmaz.

Bu dua şofar çalınmadan önce okunur. Fakat kitap özellikle belirtir: Roş Aşana Şabat’a rastlarsa ve şofar çalınmasa bile dua okunur.

Çünkü duanın gücü yalnızca ardından şofar çalınacak olmasından gelmez. Bazen şofarın yerini insanın duası alır.

Duanın normal bir günde söylenen dizesinde şöyle denir:

Uşma tekia, tokea uterua.

‘Tekia’yı, şofar çalanı ve teruayı işit.’

Fakat Şabat günü bazı yerlerde bu sözler değiştirilir:

Uşma tefila, zohra literua.

‘Duayı işit; onu terua sesi yerine hatırla.’

Bugün şofarın sesi göğe yükselmiyor olabilir. Fakat duamız yükseliyor.

Tanrı’ya diyoruz ki:

Bugün şofarı çalmadık. Fakat kalbimizin titremesini terua yerine kabul et.

Söyleyebildiğimiz duaları işit.

Söyleyemediklerimizi de işit.

Çocuklarımızın sesini işit.

Bizden uzaklaşmış olanların, belki kendilerinin bile duymadığı iç seslerini işit.

Ve onların dönebilecekleri kapıyı açık tut.

(…)

Livriteha şohen zevul uşvua,

zohra leeda soara unegua.

Uşma tefila, zohra literua,

veemor leTsiyon ba zeman  ayeşua.

‘Ey yücelerde bulunan, antlaşmanı ve yeminini hatırla.

Fırtınaya tutulmuş, yaralanmış cemaatini hatırla.

Duamızı işit; onu terua sesi yerine kabul et.

Ve Tsiyon’a söyle: Kurtuluş vakti geldi.’

Bazen insanın en kuvvetli sesi, dışarıdan hiç duyulmayan sesidir. Yeter ki kalbinden gelsin. Çünkü şofar susabilir; fakat emunanın sesi hiçbir zaman susmaz.

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün