Basketbolda saha içi rekabet başlamamış olabilir ancak salonların arkasındaki ´ekonomik ve politik egemenlik´ mücadelesi hızla devam ediyor. Günümüzde NBA Europe projesi ile EuroLeague arasındaki çekişme, sadece iki ligin pazar payı savaşı değil, okyanus ötesi ile Kıta Avrupası arasındaki derin siyasal gerilimlerin ve spor ticarileşmesine verilen tepkilerin parkeye yansıması.
ABD, on yıllardır popüler kültür ve finansal sermaye üzerinden yürüttüğü ‘yumuşak güç’ (soft power) stratejisini basketbolda nihai noktaya taşımak istiyor. NBA’in Avrupa pazarını doğrudan ele geçirme veya FIBA işbirliğiyle kendi ligini kurma planı, finansal olarak ligi küresel bir Amerikan markasına dönüştürme arzusunun bir yansıması.
Son yıllarda ABD ile Avrupa Birliği arasında yükselen ticaret savaşları, teknoloji devlerine kesilen cezalar ve ‘Avrupa'nın kendi öz kaynaklarını koruma’ söylemi spor dünyasında da karşılık buluyor. Avrupa, eğlence ve spor sektörünün tamamen Washington/Wall Street kaynaklı bir franchising sistemine teslim edilmesine şüpheyle yaklaşıyor.
NBA’in ‘şov ve eğlence’ odaklı kapalı devre tüketim kültürü, Avrupa basketbolunun tutkulu, kulüp kültürüne dayalı ve başarıyı garanti edemediği yapısıyla uyuşmuyor.
Bu çatışmanın en net tarihsel paralelini futbol dünyasındaki Avrupa Süper Ligi (ESL) projesinde ve FIFA’ya karşı yapılan başkaldırıda gördük. FIFA’nın kulüpleri arka plana atarak Dünya Kulüpler Kupası gibi organizasyonlarla tüm geliri merkeze toplama hırsı, Avrupa’nın dev kulüplerinin isyanına yol açmıştı. Ancak UEFA ve futbol kamuoyu, Amerikan sermayeli kapalı lig fikrini ‘Avrupa Spor Modeli’ni (düşme-çıkma, geleneksel kulüp aidiyeti) yok edeceği gerekçesiyle püskürttü.
EuroLeague de 2000’lerin başında FIBA’nın bürokratik ve tekelci yapısına başkaldırarak kulüplerin kurduğu bağımsız bir organizasyon olarak doğmuştu. Bugün NBA Europe tehdidine karşı takındıkları tavır da futbol kulüplerinin FIFA’ya veya Amerikan fonlarına karşı verdiği ‘bağımsızlık’ mücadelesine benziyor.
Real Madrid, Barcelona veya Panathinaikos gibi devler, bir yandan NBA’in vaat ettiği devasa yayın gelirlerine göz kırparken, diğer yandan kendi yerel geleneklerini ve Avrupa basketbolunun kontrolünü tamamen Amerikan lig yönetimine devretmek istemiyor.
Şu an yürütülen masadaki pazarlıklar, Avrupalı kulüplerin NBA sermayesini alıp kendi özerkliklerini koruma çabası ile NBA’in düzenine ayak uydurma arasında bir ip cambazlığına dönüştü.
Eğer anlaşma sağlanamazsa, tıpkı FIFA ve UEFA’nın yaşadığı yetki krizleri gibi, Avrupa basketbolu da ikiye bölünecek ve kaybeden biz basketbolseverler olacağız. Politik olarak çok kutupluluğa kayan dünya düzeninde, Avrupa'nın spordaki kendi özerkliğini koruyup koruyamayacağını, tam da bu iki lig arasındaki finansal diplomasi belirleyecek.
Umuyorum ki bu iki dev güç, farklılıklarını masada halleder ve bize daha da finansal ve pazarlama açısından daha da güçlendirilmiş bir yeni düzen sunarlar. Görünen o ki bir gözümüz ay sonunda başlayacak yeni sezonla beraber sahadaki mücadelede olacakken, bir gözümüz de arka planda dönen bu pazarlıklarda olacak.