Atina ve ben iç içe, koyun koyunayız. Hep sarmalıyor beni, kokusunu duyuyorum, hafızama kazıyorum, ama kollarındayken bile kederleniyorum bazen…
Atina’dayım. Bu yazıyı Atina’daki son gecemde, kaldığım evin püfür püfür esen balkonunda yazıyorum. Her Atina dönüşünde olduğu gibi ağlamaklıyım. Gece yarısı, sanki çok içermişim gibi masamda kendi kendine yavaş yavaş yanan sigara, gökyüzünde yarım ay, kulağımda bir şarkı, Halil Sezai, ‘Sevda Tanrıçası’. Daha ayrılmadım, hala burada, Atina’dayım, içindeyim, ama huzursuzum, yarım kalmış bir aşk hikâyesi gibi. Sonuna kadar gidileceğine inanılmış ama en heyecanlı yerinde bir anda yarıda kalmış bir zevk gibi.
Atina ve ben iç içe, koyun koyunayız. Hep sarmalıyor beni, kokusunu duyuyorum, hafızama kazıyorum, ama kollarındayken bile kederleniyorum bazen. Yeşilçam filmlerindeki gibi. Hani sevgililer nihayet kavuşmuştur ama kadının yüzünde hüzün vardır. Sevgilisinin göğsüne yaslanmışken, adam sorar, “Nen var yavrum?” Kadın narin ve ürkek, “Kötü bir şey olmasından korkuyorum” der. Atina’nın kollarında kendimi ona bırakmışken burukluğumu görüyor olmalı ki, “nen var?” diye soruyor (“yavrum” demiyor, pek tarzı değil). “Gitmek istemiyorum” diyorum, gözlerim doluyor. “Ama şu anda buradasın” diyor, “hadi keyfini çıkaralım”. “Ama gideceğim ve kim bilir ne zaman göreceğim bir daha seni?” Birden salya sümük ağlamaya başlıyorum. Benden çok iyi Yeşilçam kadını olur; fakat Atina, öyle göğsüne alıp da saçlarını okşayarak teselli eden bir Cüneyt Arkın, Ediz Hun, İzzet Günay değil. Utandırmıyor beni, fakat yine de “Ben daha ne yapayım?” diyor. “Gel işte, buradayım.” Tüm güzelliğine rağmen, bu halden anlamayan tavrını görünce, bir posta daha ağlıyorum. Nereden sardım bu şarkıya? İçinde tanrıça geçiyor diye mi? Zihnimde savrulan düşünceleri toparlayamıyorum. “Gözlerin de suçlu, gönlüm de.” Geceleri uyumadan Homeros’la ilgili bir şeylere bakıyorum. Odyssey için tavrım belli, her filmde olduğu gibi. Herkes bir tüketsin, sonra sakin sakin izlerim. “Biter bir gün, biter elbet, bitince ben, ben olur muyum?”

Tabii ki biter. Her şey biter. Hayatlar bitiyor, imparatorluklar yıkılıyor, şehirler yok oluyor, bazı hayvanların nesli tükeniyor, koca buz dağları eriyor, bizim kederimiz mi bitmeyecek? Tabii ki bitecek. Aşklar da bitecek. Bitecek. Tabii ki. Ama bittiğinde, bizler başladığımızdakinden başka insanlara dönüşmüş olacağız. Tüm yol hikâyelerinin teması bu değil mi? Yolculukta kahraman değişir. Yolculuğun sonunda kahraman, artık baştaki kişi değildir. Zaten başta o kişi, ‘kahraman’ değildir. Sıradan bir insandır. Ne var ki, yola çıkan herkes kahramanlaşır. Yolu bitirdiğinde kahramandır. Dışardan bakıldığında belki de bir değişiklik fark edilmeyebilir; ama aştığı dağlar, boğulmak üzere olduğu okyanuslar, üzerinden atladığı uçurumlar bir yana, kahraman aslında kendi içine yolculuğa çıkmış ve içsel olarak dönüşmüştür. Yola çıkmayanlar, kahraman olamazlar. Kahraman olanlar, yolculuğa çıkmaya cesaret etmiş olanlardır.
Atina’yı ziyaret ediyorum diye ‘kahraman’ mı ilan ettim kendimi? Desenize son birkaç yıldır artan ekonomik krizle beraber çareyi Yunanistan’da tatil yapmakta bulan binlerce Türk, kahraman oldu! Böyle düşünürseniz beni üzersiniz, onu mu diyorum ben? Her Atina yolculuğu bir çizgi ekliyor yüzüme, bir yaşanmışlık. İstanbul da ekliyor tabii, eklemez mi, ama İstanbul’un ekledikleri, ancak şehre zorla katlanmaktan gelen çilenin çizgileri. Onları hemen her İstanbullunun bezmiş, tükenmiş, sıkılmış, yorulmuş suratında görebilirsiniz. Atina’ysa bir dolu yoğun duygunun çizgilerini çiziyor, izlerini bırakıyor yüzüme. Gülümsemenin, özlemin, hayranlığın, arzunun, merakın, cesaretin, cesaretin ürkütücülüğünün, burukluğun, hayal kırıklığının, yaralanmanın, kederin… İstanbul’da hayat “dayanmak” fiiliyle çekiliyor, Atina’da “yaşamak” fiiliyle. İstanbul’da kalabalığın içine karışmış bir figüranım. Atina’da kahraman. Kadın bir kahraman. Kahraman bir kadın. Öyle silah kuşanmışlığım, zorlu savaşlardan zaferle çıkıp şehirleri kurtarmışlığım yok. Ama Atina’da birden kendiliğinden ortaya çıkan başka bir versiyonuma rastlıyorum. Atina’da yürürken etek giymemişsem bile eteklerim savrula savrula, toplamışsam bile saçlarım rüzgâra karışa karışa yürüyorum sanki. İstanbul’da, aklımda hep bir ölüp gitmek düşüncesi. Atina’da yaşamak, daha çok yaşamak, daha çok yemek, daha çok içmek, daha çok arzulamak, daha çok gezmek, daha çok sevmek, daha çok hissetmek, daha çok bilmek, daha çok sezmek, daha çok anlamak, daha çok anlatmak. Saklanacaksam da burada, üzüleceksem de, yaralanacaksam da burada, güçlü numarası yapacaksam da burada. Bir kadın için bunları istemeye cüret edebilmek, bunları istediğini söyleyebilmek, hele bir de yapabilmek, kahramanlık değilse ne?
Atina’dan ayrılırken, sadece tanrılar ve tanrıçalardan, onların fanilerle bütünleşmiş hayranlık veren öykülerinden değil, kendi kahraman versiyonumdan da ayrılıyorum. Tuttuğum yas, döktüğüm gözyaşı sadece Atina için değil, kendim için. Hadi dağılalım. Ben biraz daha ağlayacağım.