Yeni bir mevsim, yeni hedefler, yeni rutinler… Peki bu kez kendimizi nasıl hissediyoruz? Belki de bu sonbahar rutinimizi düzenlemek yerine ´nasıl hissettiğimizi´ yeniden fark etme zamanı…
Eylül bana hep ikinci bir yılbaşı gibi gelir. Okullar açılır, keyifli ama bir o kadar da dağınık geçen yaz aylarının ardından hayat yeniden bir düzene oturur. Hem de sadece eski düzenimize dönmekle kalmayız, bu sene bizi daha iyi taşıyacak ve biraz güncellenmiş bir düzen kurma fırsatını da yakalarız.
Roş Aşana’nın da tam bu döneme denk gelmesi ne kadar anlamlı. Bu dönem sadece bedenen yeni rutinler edinmek değil; ruhen de eski inanç kalıplarımızı gözden geçirip farklı bir bilinçle önümüzdeki seneye yön vermek için bir fırsat. Peki, günlük hayatta düzene dönmek neye benziyor? “Daha sağlıklı beslenmeliyim”, “Spor salonuna dönmeliyim”, “Daha çok yürümeliyim”, “Erken yatıp erken kalkmalıyım”, “Yazın aldığım kiloları vermeliyim.” Bunların hepsi sağlığımıza iyi gelebilir ama ben bu yıl ‘düzene geri dönmek’ fikrine biraz farklı bakıyorum. Geçtiğimiz yaz yaşadıklarım bana yalnızca bedenime nasıl özen gösterdiğimi değil, bunu yaparken hayatımı nasıl sürdürdüğümü de sorgulattı. Ağustos ayı yazımda sinir sistemimizden stresin; enerjimizi, uykumuzu, iştahımızı, hatta kendi irademizle karar verme becerimizi nasıl etkilediğinden bahsetmiştim.
Son zamanlarda bu düşünceyi bir tık daha ileri taşıdım. Artık günlük kararlarımı verirken bir masanın etrafında pek çok kişinin oturduğunu hayal ediyorum. Tıpkı bir şirketin yönetim kurulu toplantısı gibi. Bedenimin, ailemin ihtiyaçlarının, hedeflerimin ve işimin; hepsinin bir sandalyesi var.
Sinir sisteminin masanın başında oturması da ne demek?
Yıllarca güne hep aynı soruyla başladım: “Bugün neler yapmam gerekiyor?” İş, spor, randevular, aile sorumlulukları… Her zaman dikkatimi bekleyen bir şey vardı.
Sorumluluklarım aynen duruyor. Hedeflerim hâlâ yerinde. Kendimi zorlamaya da hâlâ inanıyorum ama artık kendime bir soru daha soruyorum: “Bütün bunları yaparken kendimi nasıl hissetmek, Melis’in hangi versiyonu olmak istiyorum?”
Bir başka deyişle, günün sonunda geriye dönüp baktığımda; “O günü hangi enerjiyle geçirmiş olmak istiyorum?” Aslında “Durmadan koşturdum, bir mola bile veremedim ama sonunda her şeyi bitirdim” deyip sadece hayatta kalma modunda mı yaşamış olmak istiyorum? Yoksa zorlandığım anlar olsa bile, kendi ihtiyaçlarıma kulak vermiş, her işimi olabildiğince tadını çıkara çıkara yapmış ve gün sonunda huzurla uykuya mı hazırlanıyor olmak istiyorum?
Bunu günlük hayata nasıl geçirebilirsiniz?
O gün zorlu bir antrenman planlamış olabilirsiniz ama gece gözünüze uyku girmemiş ve bedeniniz bitkin olabilir. Belki eskiden plana sadık kalıp yine de antrenmana giderdiniz. Şimdi antrenmanı bir sonraki güne erteleyip biraz daha uyumayı ve o gün hafif bir yürüyüş yapmayı seçebilirsiniz. Başka bir gün kafanızın bulanık olduğu bir saatte ajandanız ‘iki saat daha çalış’ diyebilir. Sürüne sürüne o işi bitirmeye çalışmak yerine her şeye kısa bir ara verip dışarı yürüyüşe çıkabilirsiniz. Bazen işlerinize öyle dalmış olabilirsiniz ki acıktığınızı fark ettiğinizde ilk dürtünüz “şunu da bitireyim” olabilir. İşte tam o anda durup kendinize şunu sorabilirsiniz: Gerçekten o işi hemen bitirmeniz mi gerekiyor, yoksa o anda ihtiyacınız olan şey masaya oturup bir şeyler yemek mi?

Bunlar küçük anlar gibi görünebilir. Oysa tam da bu anlarda ya kendimizi dinliyoruz ya da duymazdan geliyoruz.
Dinlemek, her zaman kolayı seçmek demek değil
Burada önemli bir ayrım var. Bedenimizi dinlemek; ‘canım ne isterse onu yaparım’ demek değil. Bazen kendimize gerçekten iyi bakmak, zor olanı yapmaktan geçiyor; kanepeden kalkıp yürüyüşe çıkmak, ertelediğimiz zor bir konuşmayı nihayet yapmak, bir türlü gidemediğimiz doktor randevusunu almak, daha kolay bir seçenek varken sofrada besleyici olanı tercih etmek gibi…
Çaba ile zorlama arasında ince ama önemli bir fark var. Çaba; “Bu benim için değerli, kendimi biraz zorlamaya hazırım” der. Zorlama ise, “Neye ihtiyacın olduğu umurumda değil, yine de yapacağız” der. Çoğumuz için disiplin, yıllarca kendi ihtiyaçlarımızı göz ardı etmekte ustalaşmak anlamına geldi. Yorgun musun? Devam et. Aç mısın? sonra yersin. Bunaldın mı? Dişini sık, ilerle. Bu şekilde yıllarca yaşayabiliriz hatta bunun için takdir bile toplayabiliriz ama bu, gerçekten sağlık mı?
Sinir sistemine masada yer açmak
Sağlığınızı bir bina gibi hayal edin. Besleyici gıdalar, hareket, kuvvet, uyku ve düzenli sağlık kontrolleri bu binanın önemli katları ama bütün bu katların altında bir temel yatıyor; kendinizle kurduğunuz ilişki.
Yorgun olduğunuzu fark edebiliyor musunuz? Sırtınızda fazladan yük taşıdığınızı görebiliyor musunuz? Bedeniniz feryat etmek zorunda kalmadan ona kulak verebiliyor musunuz? Sinir sisteminin masanın başında oturması her kararı onun verdiği anlamına gelmiyor. Bazen yapılması gereken şey, yapılması gerekiyor. Sorumluluklarımız ve hedeflerimiz var. Bazen zor olanı seçmemiz gerekiyor. Fark şu: Artık sinir sistemimizi masadan kaldırmayıp kararlarımızı ona danışmadan kesinleştirmiyoruz.
Herkesin bir oyu var; hedeflerimizin, sorumluluklarımızın, ailemizin, sinir sistemimizin ve en sonunda bizim de bir oyumuz var. Belki de bu sonbahar hayatımızı rayına oturtmak, kendimize daha sıkı bir program çizmekle değil, kurduğumuz düzenin içinde kendimize de yer açmakla ilgili. Bizim sürekli yarattığımız programa hizmet ettiğimiz bir hayat yerine, asıl programın bize hizmet ettiği bir hayat kurmak.

O yüzden kendinize “Bu sonbahar neleri başarmam gerekiyor?” diye sormadan önce bir soru daha ekleyin: “Bütün bunları yaşarken kendimi nasıl hissetmek istiyorum?” Çünkü sağlık yalnızca ne yediğimiz, ne sıklıkla egzersiz yaptığımız ya da kaç saat uyuduğumuzla ilgili değil aynı zamanda bütün bunları yaparken kendimizle nasıl bir ilişki içinde olduğumuz... Hayatımıza yetişmeye çalışırken kendimizi sürekli geride bırakıyorsak belki de asıl yeniden düşünmemiz gereken düzen tam olarak da budur. Ne dersiniz?