“A Ğ A T A K I L A N L A R”

•Türkiye–İsrail ilişkilerinin yeniden normalleşmesi de imkânsız değil. Bunun yolu büyük bir “barış ilanından” değil, küçük ve kontrollü adımlardan geçiyor. Suriye´de çatışmayı önleyici mekanizmanın kurulması, diplomatik ve istihbarat temaslarının sürdürülmesi, Gazze´de kalıcı ateşkes ve insani durumun iyileşmesi normalleşmenin önünü açabilir. •İsrail açısından Türkiye´yi tamamen karşısına almak rasyonel değildir. Türkiye NATO üyesi, yaklaşık 90 milyon nüfuslu, büyük bir orduya sahip ve Suriye´de önemli etkisi bulunan bölgesel bir güçtür. Türkiye açısından da İsrail´i yalnızca düşman olarak görmek uzun vadeli devlet politikası bakımından hareket alanını gereksiz yere daraltır. Gürsel Demirok – www.medyagunlugu.com

İzak BARON Diğer
9 Eylül 2026 Çarşamba
  • TÜRKİYE İSRAİL GERİLİMİ SAVAŞA VARIR MI? – OSMAN SERT

Önümüzde iki temel sorun var. Birincisi İsrail’in güvenlik doktrini önleyici saldırıya dayanıyor ve İsrail toplumsal psikolojisi sadece savaşla besleniyor. Nitekim Türkiye karşıtı retorik de sadece Netenyahu’yla sınırlı değil. Türkiye’nin “yeni İran” olduğu, Şii ekseninin yanına Sünni ekseninin tehdit olarak eklendiği genel bir söylem. İşin garibi Türkiye’nin ittifaklarını Sünni eksen olarak ideolojik bir tehdit değilse de “eksen kayması” çerçevesine oturtanlar da sadece İsrail’de değil. Türkiye’de bu söylemin hatırı sayılır alıcısı ve kullanıcısı var.

İkincisi Türkiye İsrail gerilimi siyasetçilerin gündemini aşan yapısal ve sahici bir zemine oturuyor. Her ikisi de birbirine karşıt iki kampın bir parçası hatta ana aktörü. İbrahim Anlaşmaları düzeni ve Mekke Anlaşması çerçevesi olarak tarif edilebilecek iki alternatif güvenlik yapılanması var. İsrail Hindistan’dan Birleşik Arap Emirlikleri’ne ve Yunanistan’a uzanan bir çizgide Türkiye aleyhine bir harita kurguluyor. Ankara ise farklı bölgesel angajmanlarla bunu dengelemek arayışında. Bu matriste Suriye iki tarafın ilk ve öncelikli temas noktası. Şam’da Ankara’nın artan ağırlığı da bu coğrafyanın ısınmasını beraberinde getiriyor. İsrail rahatsız olmasın diye Suriye’yle ilişkilerin askıya alınacağı özgüven sorunlu bir Türkiye ise epey geride kaldı.

Tamamı: https://www.karar.com/yazarlar/osman-sert1/turkiye-israil-gerilimi-savasa-varir-mi-1609033

 

  • TÜRKİYE-İSRAİL GERİLİMİ: BÖLGESEL REKABETTE ÇATIŞMA RİSKİ VAR MI? - HİLKEN DOĞAÇ BORAN

İlkim Okyar, olası bir çatışmanın Türkiye'de dikkati ekonomik sorunlardan uzaklaştırabileceğini ve "kısa bir süre için bile olsa [Erdoğan'ın] pozisyonunu konsolide etmesine yardımcı olabileceğini" söylüyor.

Okyar, "Mevcut ekonomik tabloyla özellikle seçim ihtimalinin gündemde olduğu bir dönemde uzun ve pahalı bir askerî angajmanı finanse etmek ve siyasi olarak yönetmek son derece zor" diyor ve ekliyor:

"Dolayısıyla kısa vadede kazandıracakmış gibi görünen bir tırmanma, orta vadede ekonomik kırılganlıkları ağırlaştırarak olası bir seçimin sonucunu Erdoğan'ın aleyhine belirginleştirebilir."

Howard Eissenstat ise ABD müttefiği olan iki ülkenin kısa vadede askeri çatışma ihtimalini düşük görüyor:

"Beni daha çok endişelendiren şey iki tarafın geniş bir bölgesel soğuk savaşa girmesi ve bunun bölgedeki güvenlik ihtiyacını artırarak bölgesel iş birliğini kısıtlaması."

Tamamı: https://www.bbc.com/turkce/articles/cyvzenl81eno

 

  • TÜRKİYE-İSRAİL GERİLİMİ VE YENİ ORTADOĞU - GALİP DALAY /ALJAZEERA

ABD’nin İran cephesinde sağladığı geçici sakinliğin ardından Binyamin Netanyahu’nun dikkatini Suriye, Lübnan ve Gazze gibi diğer cephelere çevirdiği görülüyor. İsrail Başbakanı’nın seçim süreci öncesinde güvenlik gündemini ön plana çıkarmak isteyebileceği değerlendiriliyor.

Türkiye açısından temel mesele, bu tür provokasyonların normalleşmesini önlerken aynı zamanda gerilim tuzağına düşmemektir.

Bu noktada ABD Başkanı Donald Trump’ın doğrudan devreye girerek Netanyahu üzerindeki etkisini kullanması kritik öneme sahip. Türkiye, İsrail ve ABD arasında kurulacak etkili bir çatışma önleme mekanizması ancak Washington’ın ağırlığını ortaya koymasıyla inandırıcı olabilir.

Olası bir çatışma önleme mekanizması, iki tarafın birbirine bakışındaki dönüşümü ortadan kaldırmayacaktır.

Uzun yıllar boyunca Türkiye’nin İsrail’e yönelik eleştirilerinin merkezinde Filistin meselesi yer aldı. Bu nedenle yaklaşım büyük ölçüde insani, siyasi ve dayanışma temelli bir karakter taşıyordu.

Bugün ise Ankara, İsrail’in Suriye’deki geçiş sürecine yönelik müdahalelerini doğrudan kendi güvenliğiyle ilişkili görüyor. İsrail, giderek artan şekilde yalnızca Filistin bağlamında değil, Türkiye’nin bölgesel çıkarlarını etkileyen bir ulusal güvenlik meselesi olarak değerlendiriliyor.

Tamamı: https://fikirturu.com/jeo-politika/turkiye-israil-gerilimi-ve-yeni-ortadogu/

 

  • YENİDEN NORMALLEŞME İMKANSIZ DEĞİL - GÜRSEL DEMİROK

İsrail bugün askerî ve teknolojik açıdan Orta Doğu’nun en güçlü devletlerinden biri. Gelişmiş hava kuvvetleri, istihbarat kapasitesi, füze savunması ve ABD desteği önemli avantajları. Ekonomisi savaşın yükünü taşımasına rağmen dayanıklılığını koruyor. Buna karşılık İsrail’in asıl kırılganlığı siyasi ve toplumsal alanda. Laik-dindar ayrımı, Ultra-Ortodoksların askerlik meselesi, Gazze savaşının yönetimi, 7 Ekim’in sorumluluğu ve Netanyahu’nun kişiliği etrafında ciddi kutuplaşma yaşanıyor.

Kısacası İsrail; askerî ve teknolojik olarak çok güçlü, ekonomik olarak dayanıklı, fakat siyasi ve toplumsal olarak geçmişe göre daha kırılgan.

Netanyahu’nun geleceği konusunda ise kesin konuşmak için erken. Defalarca siyasi olarak bittiği düşünüldü, ancak her seferinde geri dönmeyi başardı. Önümüzdeki seçimlerde yeniden sağ koalisyon kurması da, Likud birinci parti olsa bile hükümeti kuramaması da mümkün. Bölgesel krizlerin Netanyahu açısından ilginç bir etkisi var: Uzayan savaşlar onu yıpratırken güçlü bir dış tehdit algısı “tecrübeli güvenlik lideri” imajını yeniden güçlendirebiliyor.

Türkiye’nin çıkarına olan politika ne teslimiyet ne de kontrolsüz çatışmadır. Filistin konusundaki ilkeli tutumunu ve İsrail’e yönelik uluslararası hukuk temelindeki eleştirilerini sürdürürken, doğrudan askerî gerilimden kaçınmalıdır.

Özellikle Suriye’de iki ülkenin uçaklarının, İHA’larının veya askerlerinin yanlış hesaplama sonucu karşı karşıya gelmesini engelleyecek doğrudan askerî iletişim mekanizması büyük önem taşıyor.

Türkiye’nin izlemesi gereken politika üç noktada özetlenebilir: Sert söylem yerine güçlü diplomasi; askerî caydırıcılık fakat askerî maceradan kaçınma; Filistin konusunda ilkeli tutum fakat İsrail’le bütün iletişim kanallarını kapatmama.

Türkiye–İsrail ilişkilerinin yeniden normalleşmesi de imkânsız değil. Bunun yolu büyük bir “barış ilanından” değil, küçük ve kontrollü adımlardan geçiyor. Suriye’de çatışmayı önleyici mekanizmanın kurulması, diplomatik ve istihbarat temaslarının sürdürülmesi, Gazze’de kalıcı ateşkes ve insani durumun iyileşmesi normalleşmenin önünü açabilir.

İsrail açısından Türkiye’yi tamamen karşısına almak rasyonel değildir. Türkiye NATO üyesi, yaklaşık 90 milyon nüfuslu, büyük bir orduya sahip ve Suriye’de önemli etkisi bulunan bölgesel bir güçtür. Türkiye açısından da İsrail’i yalnızca düşman olarak görmek uzun vadeli devlet politikası bakımından hareket alanını gereksiz yere daraltır.

Önümüzdeki dönemde özellikle Suriye nedeniyle ilişkiler daha da gerilebilir. Ancak mevcut koşullarda doğrudan savaş ihtimali düşük görünüyor. Daha muhtemel senaryo, sert siyasi ve askerî rekabetin sürmesi fakat iki tarafın da sıcak çatışmadan kaçınmasıdır.

Çünkü bütün gerilime rağmen değişmeyen bir gerçek var:

Türkiye ve İsrail birbirlerini sevmek zorunda değiller. Ama aynı coğrafyada birbirlerini hesaba katmak zorundalar.

Tamamı :https://medyagunlugu.com/yeniden-normallesme-imkansiz-degil/

 

  • İSRAİL TARAFINDA TÜRKİYE İLE ÇATIŞMA NASIL TAHAYYÜL EDİLİYOR? - DR. OSMAN GAZİ KANDEMİR

Bununla birlikte İsrail tarafında Türkiye ile doğrudan savaşın önündeki en önemli frenlerden biri üçüncü tarafların müdahalesi.

ABD'nin angajmanı ve Azerbaycan'ın arabuluculuğunda yürütülen çatışma önleme görüşmeleri, Suriye'deki sürtüşmenin yönetilmesinde kritik görülüyor.

Washington'un saldırının ardından "gereksiz bir tırmandırma" uyarısı yapması da bu mekanizmanın önemini gösteriyor.

İsrail'deki bazı analizlerde Türkiye'nin Suudi Arabistan ve Pakistan ile kurduğu yeni savunma ilişkisi de ayrı bir başlık olarak değerlendiriliyor.

7 Ağustos 2026'da Mekke'de imzalanan savunma paktı, İsrail'de daha geniş bir bölgesel güç dengesi sorunu olarak okunuyor.

Buna karşılık Yunanistan ve Kıbrıs'la Akdeniz'deki ilişkilerin güçlendirilmesi, BAE ve Hindistan'la doğu ekseninde işbirliği kurulması öneriliyor.

Sonuçta İsrail tarafındaki tahayyül, Türkiye ile savaşın kaçınılmaz olduğu düşüncesine dayanmıyor.

Daha dar ve somut bir risk tanımı var. Suriye'deki askerî konuşlanmalar, hava sahasının kullanımı ve hava savunma sistemleri iki ülkeyi birbirine yaklaştırıyor.

Bir tarafın güvenlik tedbiri olarak gördüğü adım, diğer tarafın tehdit değerlendirmesine dönüşebiliyor.

Bana göre İsrail kaynaklarının ortaya koyduğu en önemli nokta da burada. Türkiye İsrail çatışması için asıl risk, iki ülkenin savaş istemesinden çok, Suriye gibi dar bir coğrafyada askerî faaliyetlerin birbirinin kırmızı çizgilerine temas etmesi.

Bu yüzden İsrail'in Türkiye tahayyülü bugün bir "savaş planından" ziyade, kontrol altında tutulmaya çalışılan bir tırmanma senaryosu olarak şekilleniyor.

Tamamı : https://www.indyturk.com/node/782103/t%C3%BCrki%CC%87yeden-sesler/i%CC%87srail-taraf%C4%B1nda-t%C3%BCrkiye-ile-%C3%A7at%C4%B1%C5%9Fma-nas%C4%B1l-tahayy%C3%BCl-ediliyor

 

  • İSRAİL İLE TÜRKİYE ARASINDAKİ YANLIŞ ANLAŞILMALARI ÖNLEMEK İÇİN ABD’NİN KARARLI BİR ADIM ATMASI GEREKİYOR - MİCHAEL HARARİ

İsrail ile Türkiye'nin bugün Suriye'de birbirlerinin "kırmızı çizgilerini" test ettiği görülüyor. Taraflar, Suriye hükümeti ve merkezi yönetimin ülkenin tamamında kontrolü yeniden tesis etmeye çalıştığı bir dönemde, kendi çıkarlarını koruma ve nüfuzlarını genişletme konusunda ne kadar ileri gidebileceklerini anlamaya çalışıyor.

Türkiye, Ankara ile yakın ilişkiler içinde olan, güçlü ve kararlı bir merkezi hükümetin Şam'da yönetimi elinde tutmasını ve kendisine Suriye'de geniş bir nüfuz alanı açmasını tercih ediyor.

 

İsrail ise mevcut Suriye hükümetine ne ölçüde güvenebileceği konusunda henüz kesin bir karar vermiş değil.

Ancak Türkiye'nin Suriye'deki nüfuzunun daha fazla genişlemesini veya kalıcı hale gelmesini açıkça istemiyor. Bununla birlikte iki tarafın ortak bir temel çıkarı bulunuyor: İran'ı Suriye'nin dışında tutmak.

İlginç olan ise tarafların bu ortak paydanın öneminin henüz tam anlamıyla farkında görünmemesi.

Önümüzdeki haftalar, özellikle her iki taraftaki iç siyasi hesaplar nedeniyle kritik olacak. Bu durum, özellikle 27 Ekim'de yapılması planlanan İsrail seçimleri yaklaşırken daha da önem kazanıyor.

Bu nedenle, aralarındaki gerilim ve düşmanlık giderek artan iki tarafın yanlış hesaplamalar yaparak daha büyük bir çatışmaya yol açmasını önlemek için ABD'nin daha kararlı biçimde devreye girmesi gerekiyor.

Tamamı : https://www.indyturk.com/node/782142/d%C3%BCnyadan-sesler/i%CC%87srail-ile-t%C3%BCrkiye-aras%C4%B1ndaki-yanl%C4%B1%C5%9F-anla%C5%9F%C4%B1lmalar%C4%B1-%C3%B6nlemek-i%C3%A7in-abd%E2%80%99nin

 

  • KÖKLÜ SÖZCÜKLERDEN BUGÜNKÜ İSRAİL, İRAN VE ARAP SİYASİ TABLOSUNA BİR STRATEJİK OKUMA

Yahudi/İsrail aklı tersine işler. Millet, devletten eskidir. Am Yisrael Chai ve Netzach Yisrael milletin payidarlığıdır; 1948 devleti bunun son kabıdır. Coğrafya dardır, stratejik derinlik yok denecek kadar azdır. Holokost ve sürgün belleği “başka yer yok” formülünü üretmiştir. Bu yüzden İsrail aklı milletin ebediyeti ile devletin her an kırılgan bekası arasındaki gerilimdir. Demografi, nitelik üstünlüğü, erken vuruş, savaşları kısa tutmak ve savaşı düşman toprağına taşımak bu gerilimden doğar. Jabotinsky’nin Demir Duvar’ı payidar teolojisi değil, beka mühendisliğidir: Karşı taraf “bu yapı yıkılmaz” sonucuna varana kadar güç duvarı.

30 Ağustos 2026’da Netanyahu Knesset’te bu dili yineledi. “Milyonlarca İsrail vatandaşının hayatının güvencesi üzerine söylüyorum: İsrail hiç bu kadar güçlü olmadı. ABD ile ittifak hiç bu kadar sıkı olmadı.” Ardından belirsizlik cümlesi geldi: “Kimse yarının ne getireceğini bilmiyor. Her senaryoya hazırız.” Ayetullah rejimine yönelik uyarı klasik caydırıcılıktı: Saldırırlarsa hayal edemeyecekleri bir güçle cevap verilir. Aynı akşam yayımlanan kampanya klipleri aynı omurgayı seçim diline çevirdi: Görevi kim tamamlayacak; küresel sahayı yönetemeyen başbakan devleti koruyamaz; Eisenkot’u dinlemedim ve pişman değilim. Payidar kelimesi yoktu. Dediği şey şuydu: Kalıcılık ilelebet bir temenni değil, her gün yenilenen güç, ittifak ve yarım bırakılmayan görevdir.

Golda Meir’in “gidecek başka yerimiz yok” cümlesi coğrafi-varoluşsal bekadır. Ben-Gurion’un Yahudi devleti eşittir Yahudi güvenliği formülü, güvenliğin dışarıdan verilmeyeceğini söyler. Netanyahu’nun “güçlü olan yaşar, zayıf ezilir ve tarihten silinir” cümlesi ise payidarlık iddiasını güç şartına bağlar. Üçü de aynı geleneğin basamaklarıdır. Fark, 2026’da bu dilin hem savaş hem seçim silahı haline gelmesidir. “Görevi kim tamamlayacak?” sorusu askerî olduğu kadar sandıksaldır.

Bu dilin seçmen karşılığı 2026 sonbahar seçiminde görünür. İsrail’de oy, Batı’daki gibi sınıf ekseninden çok dinî kimlikle öngörülür: Haredi, ulusal-dindar, geleneksel, laik. Laikliğe kaydıkça muhalefete, dindarlığa kaydıkça Netanyahu bloğuna yaklaşılır. Uçlar kapanmıştır; savaş alanı merkezdir. Anketlerin çekirdeği istikrarlıdır. Yashar ve Likud 20–25 sandalye bandında yarışır. Netanyahu bloğu çoğu bağımsız ankette 48–52’de kalır; 61’e yetmez. Siyonist muhalefet 55–59’dadır; Arap partileri 11–15 ile kral yapıcı konumundadır. Uygunluk sorusu ile parti oyu ayrışır: Birçok ankette Eisenkot “daha uygun başbakan”dır, Likud tabanı yine de dağılmaz. Oy çoğu kez kişiye değil bloğa gider.

7 Ekim ve İran savaşları seçmeni “var mıyız”dan “kim daha güvenli yönetir”e kaydırdı. Laik ve merkez, 7 Ekim’i stratejik ihmal sayar; Eisenkot’u ordu aklı olarak okur. Sağ ve geleneksel taban İran’a vuruşu beka kanıtı sayar; Netanyahu’yu kişilik olarak yıpranmış görür, güvenlik markası olarak ise yedekler. Ofer Winter’ın ulusal-dindar oyu Smotrich’ten çekmesi sağ oyları yok etmez, eşik altında yakar. Netanyahu’nun “küçük partilere oy vermeyin” çağrısı bu davranışı yönetme çabasıdır. Haredi askerlik çatlağı laik kamuoyunu yaptırıma, Haredi tabanı protestoya iter. Arap seçmenin önceliği sokak şiddeti ve kişisel güvenliktir; Gazze ikinci plandadır. Çoğu bir Arap partisinin hükümete girmesini ister. Yahudi seçmenin çoğu bunu reddeder. Altmış bir matematiğinin mayını buradadır.

Tamamı :https://www.indyturk.com/node/781868/t%C3%BCrki%CC%87yeden-sesler/k%C3%B6kl%C3%BC-s%C3%B6zc%C3%BCklerden-bug%C3%BCnk%C3%BC-i%CC%87srail-i%CC%87ran-ve-arap-siyasi-tablosuna-bir

 

  • İSRAİL MASADA YALNIZ KALIYOR: NETANYAHU NE YAPMAK İSTİYOR? - METE ÇUBUKÇU İLE PASAPORT

https://www.youtube.com/watch?v=5_JUwTegNYY

 

  • İSRAİL TOPLUMUNUN ZİHİN KODLARI: ÖTEKİLEŞTİRMENİN BOYUTLARI - TURGUT ALP BOYRAZ

https://www.aa.com.tr/tr/podcast/bir-bakista/israil-toplumunun-zihin-kodlari-otekilestirmenin-boyutlari/3648

 

  • #156 TÜRKİYE ARAŞTIRMALARI VAKFI | İSRAİL: KİMLİKLER, KURUMLAR, POLİTİKALAR

Yahudi toplumu kendi içinde teolojik, etnik ve kültürel açıdan belirgin biçimde ayrışıyor.

İsrail teolojik yapısı; Aşkenaz, Sefarad, Mizrahi, Teymani ve Beta Yisrael gibi etnik toplulukların yanı sıra dindarlık düzeyine göre Hilonim, Masortim, Datim ve Haredim arasında derin bir ayrışma gösteriyor.

Devletin kuruluş sürecinden itibaren idari, ekonomik ve akademik mekanizmaları elinde tutan Aşkenaz hegemonyası, Sefarad ve Mizrahiler tarafından sistemli olarak sorgulanıyor.

Ovadia Yosef liderliğinde kurulan Şas Partisi, dışlanan ve yoksul bırakılan Sefarad/Mizrahi kitlelerin Aşkenaz hegemonyasına karşı dini-siyasal bir kimlik direniş ekseni haline geliyor.

Etiyopyalı siyah Yahudilerden oluşan Beta Yisrael topluluğu, ten renkleri nedeniyle sistemde sosyoekonomik dışlanma, ırksal önyargı ve kurumsal ayrımcılıkla karşı karşıya kalıyor.

Temelleri Statüko Doktrini'ne dayanan Haredi erkeklerin askere gitmemesi ve kamu bütçesinden aldıkları yüksek paylar, seküler Hilonim kesimiyle olan kutuplaşmayı ve toplumsal eşitsizlik tartışmalarını körüklüyor.

Tamamı : https://raporbulteni.substack.com/p/156-turkiye-arastrmalar-vakf-israil

 

  • GÜNEY LÜBNAN’DA 1982’YE DÖNÜŞ MÜ: İSRAİL – LÜBNAN GERİLİMİNDE SON PERDE - TUBA YILDIZ

Mevcut tablo güney Lübnan’da askeri çatışmanın ötesine geçen, güvenlik, toplumsal istikrar ve siyasal meşruiyet boyutlarını içeren bir kriz ortaya çıkarmaktadır. İsrail’in özellikle stratejik noktalar üzerinde yoğunlaşması ve 1982-2000 dönemindeki işgali hatırlatan ve daha ötesine giden bir kontrol alanı oluşturma arayışı, çatışmanın kısa vadeli bir operasyonun ötesine geçtiğini işaret etmektedir. Lübnan’ın önündeki temel seçenek ise iç ve dış politikada sürdürülebilir bir diplomatik zeminin oluşturulmasıdır. Ancak İsrail’in sahadaki işgali kalıcılaştırmaya yönelik adımları, diplomatik sürecin başarısını doğrudan tehdit etmektedir.

Bu nedenle önümüzdeki dönemde Lübnan’daki gelişmeler, yalnızca İsrail-Hizbullah çatışmasının seyri üzerinden değil, Lübnan devletinin savaşın yarattığı toplumsal gerilimi yönetebilme kabiliyeti üzerinden de şekillenecektir.

Tamamı : https://ordaf.org/guney-lubnanda-1982ye-donus-mu-israil-lubnan-geriliminde-son-perde/

 

  • MEKKE SAVUNMA İTTİFAKI YENİ BİR GÜVENLİK EKSENİ Mİ?

“Ben İsrail’in bunlardan yalnızca birini tercih edeceğini düşünmüyorum. İsrail dış ve güvenlik politikasının tipik tepkisi çok katmanlı dengeleme olacaktır. Fakat bunların arasında bir hiyerarşi kurulabilir.

Birinci ve en önemli halka yine ABD olacaktır. Çünkü hiçbir alternatif ortaklık ABD’nin sağladığı stratejik derinliği, ileri teknolojiye erişimi, füze savunmasını, istihbarat paylaşımını ve diplomatik desteği ikame edemez. Dolayısıyla Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan ekseninin gerçek bir güvenlik mimarisine dönüşmesi halinde İsrail’in ABD’den askeri yardımın ötesinde daha ileri düzeyde füze savunması, erken uyarı, istihbarat ve operasyonel entegrasyon talep etmesini beklemek mümkün görünecektir.

İkinci halka ise Doğu Akdeniz olacaktır. Burada Yunanistan ve GKRY ile ilişkilerin daha da stratejik hale gelmesi oldukça muhtemel. Nitekim bu zaten başlamış durumda. Yunanistan, GKRY ve İsrail 2026 için ortak askeri faaliyetler ve eğitimleri içeren iş birliği planı imzaladı; 31 Ağustos 2026’da İsrail ile Yunanistan arasında yaklaşık 3 milyar avroluk çok katmanlı hava savunma anlaşması (Aşil Kalkanı) sonuçlandı. Dolayısıyla Türkiye’nin içinde bulunduğu yeni bir güvenlik yapılanması, İsrail-Yunanistan-GKRY üçgenini daha açık biçimde bir Doğu Akdeniz dengeleme hattına dönüştürebilir.

Üçüncü önemli eksen Hindistan olur. İsrail-Hindistan savunma ilişkileri zaten klasik alıcı-satıcı ilişkisinin çok ötesine geçmiş durumda. Ortak teknoloji geliştirme, üretim ve savunma sanayii iş birliği giderek genişliyor; İsrail Savunma Bakanlığı da Haziran 2026’da Hindistan’ı açıkça kilit stratejik ortak olarak nitelendirdi. Pakistan’ın yeni yapının önemli bir askeri ayağı olması Hindistan-İsrail iş birliğine ayrıca jeopolitik bir mantık kazandırıyor. Burada çok ilginç bir çapraz dengeleme ortaya çıkabilir: Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan hattının karşısında İsrail-Hindistan bağlantısının derinleşmesi.

Kanaatimce İsrail açısından en ilginç seçenek Arap ülkeleriyle ilişkiler olacaktır. İsrail, Suudi Arabistan’ı bütünüyle karşı blokta kaybetmek istemez. Bu nedenle BAE, Bahreyn ve mümkünse yeniden Suudi Arabistan üzerinden Arap normalleşme hattını canlandırmaya çalışabilir. Diğer bir deyişle İsrail’in stratejisi Mekke üçlüsünün içindeki farklı çıkarları kullanarak bu yapının İsrail karşıtı homojen bir bloka dönüşmesini engellemek olabilir.

Dolayısıyla benim beklediğim karşılık şu sırayla olur: (i) ABD ile stratejik entegrasyonun derinleştirilmesi, (ii) Yunanistan-GKRY ve Hindistan üzerinden dış dengeleme, (iii) Arap devletleri üzerinden diplomatik strateji. Son tahlilde İsrail’in cevabı yeni bir karşı ittifak kurmaktan ziyade birbirine eklemlenen bir dengeleme ağı kurmak olacaktır.” - Tuğçe Ersoy Ceylan

Tamamı :https://www.setav.org/mekke-savunma-ittifaki-yeni-bir-guvenlik-ekseni-mi

 

  • GOLAN’DAN SÜVEYDA’YA: İSRAİL’İN DEVRİM SONRASI SURİYE POLİTİKASI - KUTLUHAN GÖRÜCÜ

Raporun ana argümanı şu şekilde çerçevelenebilir: İsrail, devrim sonrası dönemde yeni Suriye yönetimini hem ontolojik bir tehdit hem de yeni işgaller için meşru bir bahane olarak görmektedir. Bu çerçevede Tel Aviv, Golan Tepeleri’nden başlayarak tampon bölgeyi de aşan kara işgalini genişletirken kuzeyde Hermon Dağı’nda kalıcı bir varlık tesis etmiştir. Buna paralel olarak Suriye’nin güneyini silahsızlandırılmış bölge ilan etmesi, Kuneytra kırsalında baskın ve gözaltı faaliyetleri yürütmesi ve sivil nüfusu göçe zorlayan sistematik saldırılar icra etmesi; İsrail’in bu sahada iddia ettiği geçici güvenlik tedbirlerinin çok ötesine

geçtiğine işaret etmektedir. Tüm bu kara faaliyetleri, gelecekte gerçekleştirilebilecek olası bir işgalin zeminini hazırlamaya yönelik sistematik bir strateji olarak değerlendirilebilir.

Tamamı : https://www.setav.org/golandan-suveydaya-israilin-devrim-sonrasi-suriye-politikasi

 

  • İSRAİL ARAP DİKTATÖRLERİNİ NİÇİN SEVER? - İZZET AKYOL

2002 Arap Barış Girişimi’nin mantığı, önce Filistin meselesinin çözülmesi, ardından İsrail ile Arap dünyasının normalleşmesiydi. İbrahim Anlaşmaları bu sıralamayı kırdı ve Filistin meselesi çözülmeden BAE, Bahreyn ve Fas’ın İsrail’le normalleşmesinin önünü açtı. Oysa Filistin’in bu ülkeler üzerinde askerî veya ekonomik bir veto gücü zaten yoktu; asıl gücü Arap kamuoyundaki yerinden geliyordu.

Bu yüzden Filistin’in normalleşme üzerindeki fiilî siyasî vetosunu aşmanın şartlarından biri, Arap kamuoyunun kendi devletlerinin dış politikası üzerindeki etkisini de aşabilmekti.

BAE bunu rahatlıkla yapabiliyor, Fas sarayı ve Bahreyn monarşisi de yapabiliyor. Mısır ve Ürdün yönetimleri ise İsrail’le ilişkilerini onlarca yıldır toplumlarının İsrail’e bakışından önemli ölçüde yalıtabiliyor.

Dolayısıyla hem İsrail’in hem de otoriter Arap yöneticisinin endişeleri aynı noktada buluşuyor: “Arap sokağı”nın siyasallaşması. 

Bu nedenle İsrail’in Arap dünyasındaki otoriter statükoyla ilişkisi yalnız “diktatörlerle de iş yapılır” pragmatizminden ibaret değil. Arap toplumlarının siyasî karar mekanizmalarından uzak tutulduğu bir bölgesel düzen, İsrail’in Filistin meselesini Arap devletleriyle ilişkilerinden ayrıştırabilmesinin de şartlarından biri.

Tamamı : https://medyascope.tv/2026/09/06/izzet-akyol-yazdi-israil-arap-diktatorlerini-nicin-sever/

 

  • İSRAİL’İN YENİ KORKU SENARYOSU: DÖRT CEPHEDEN EŞ ZAMANLI SALDIRIYA DAYANABİLİR Mİ? - ÇETİNER ÇETİN@CETİNER_CETİN

İsrail güvenlik ve askeri çevrelerinde yapılan son değerlendirmeler, ABD’nin İran limanlarına yönelik deniz ablukasının Tahran üzerindeki baskıyı ağırlaştırdığı bir dönemde, İran’ın İsrail’e karşı eş zamanlı ve koordineli çok cepheli bir saldırı seçeneği üzerinde çalıştığı iddiasını gündeme taşıdı. İsrail kaynaklarının adeta yeni bir “7 Ekim korku senaryosu” olarak ele aldığı plana göre Tahran, kendi askeri güçleri ve Devrim Muhafızları’nın operasyonlarını Lübnan’daki Hizbullah, Filistinli silahlı gruplar, Yemen’deki Husiler ve Irak’taki İran yanlısı silahlı gruplarla tek bir harekât zincirinde buluşturmayı hedefliyor. Jerusalem Post tarafından aktarılan değerlendirmelerde, İran ve Devrim Muhafızları’nın Gazze işgali ve savaşı sırasında söz konusu grupların aynı anda harekete geçmemesini stratejik bir eksiklik olarak değerlendirdiği ve yeni planlamada çok cepheli savaşı çatışmanın ilk anından itibaren devreye sokmayı amaçladığı öne sürülüyor. İsrail ordusunun geçen ayki değerlendirmelerinde de İran’ın desteğiyle Filistinli silahlı gruplar ile Hizbullah arasındaki koordinasyonun son haftalarda yeniden arttığı, böylece İsrail’in kuzey ve güney cephelerinde aynı anda baskı altına alınmasının hedeflendiği iddia edildi. Son raporlara göre Devrim Muhafızları’na bağlı Kudüs Gücü’nün üst düzey isimleri de Hizbullah, Husiler ve Irak’taki silahlı grupların yöneticileriyle çatışmanın genişletilmesi konusunda toplantılar ve video konferanslar gerçekleştirdi; İranlı askeri danışmanlar ise sahada bu unsurlarla çalıştı. Bununla birlikte cephelerin mevcut kapasiteleri birbirinden farklı: Hizbullah 7 Ekim sonrasında başlayan ve Gazze’de büyük yıkıma yol açan savaş sürecinde ağır kayıplar verirken, Irak’taki silahlı grupların büyük bölümü o dönemde tehditlerine rağmen kapsamlı biçimde savaşa katılmadı. Husiler ise Gazze işgali boyunca gemilere yönelik çok sayıda saldırı gerçekleştirmelerine karşın şubat sonunda başlayan ABD-İsrail ile İran arasındaki savaşın ilk döneminde doğrudan çatışmaya dahil olmadı; son haftalarda Hürmüz’de gemileri tehdit etmeleri ve Babülmendep’te deniz ulaşımını felç etme mesajları vermeleriyle yeniden ön plana çıktı.

İsrail açısından asıl korku senaryosu ise bu dört hattın tek tek askeri kapasitesinden çok, aynı anda harekete geçmeleri halinde İsrail’in çok katmanlı savunma sistemlerinin, hava kuvvetlerinin, istihbarat kapasitesinin ve askeri komuta mekanizmasının birbirinden uzak cephelerde oluşabilecek baskıya ne ölçüde dayanabileceği sorusunda düğümleniyor. İran’dan gelebilecek füze ve İHA saldırılarının Lübnan cephesinden Hizbullah’ın ateş gücü, Gazze ve çevresinden Filistinli silahlı grupların operasyonları, Irak kaynaklı saldırılar ve Husilerin Kızıldeniz-Babülmendep-Hürmüz hattındaki faaliyetleriyle eş zamanlı hale gelmesi, İsrail’in savunma kaynaklarını bölmek zorunda kalabileceği bir tablo yaratabilir. İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz’ın iki gün önce İran’ın İsrail’e saldırması halinde İran’ın sivil altyapısı ile enerji altyapısının vurulacağını açıklaması ve İsrail ordusunun 6 Eylül Pazar sabahı Genelkurmay seviyesinde sürpriz bir tatbikat başlatarak beklenmedik çok cepheli bir saldırıya karşı hazırlığını test etmesi, Tel Aviv’in bu ihtimali askeri planlamasında ciddiye aldığını gösteriyor.

Washington ile Tahran arasındaki çatışmaların yeniden sertleştiği bir dönemde İsrail’in önündeki temel soru artık yalnızca İran’ın saldırıp saldırmayacağı değil; İran, Lübnan, Filistin sahası, Irak ve Yemen bağlantılı unsurların koordineli biçimde aynı zaman diliminde harekete geçmesi halinde İsrail’in bu yoğunluğu ne kadar süre karşılayabileceği ve savunma kapasitesinin aşırı yüklenip yüklenmeyeceği. Dolayısıyla İsrail kaynaklarına yansıyan bu senaryo, Tahran’ın kesinleşmiş ve resmen açıklanmış bir saldırı planından ziyade, İsrail güvenlik çevrelerinin giderek daha fazla üzerinde durduğu bir tehdit değerlendirmesi niteliğinde.

https://x.com/cetiner_cetin/status/2096514019095965793

 

  • RUHİ ÇENET’İN HASİDİK VİDEOSU “YAHUDİ OYUNU” MU? - BÜLENT ŞAHİN ERDEĞER

Yahudiliğin en marjinal hatta karikatür versiyonu olan Hasidikler ile fazlasıyla ilgilenmek, dikkatleri modern seküler Siyonistlerden uzaklaştırıp şekilciliğe, dinsel detaylara takılıp kalınmasına yarıyor. Oysa Hasidikler Yahudiliğin sadece küçük bir dairesi olmakla birlikte ne Yahudiliği ne Siyonist lobiyi temsil ediyorlar. Ruhi Çenet’in 40 milyon izlenen videosu açıkça Filistinli çocuklar için bağış çağrısıyla başlıyor, cemaatten ayrılmış seküler bir Yahudinin eleştirilerini de içeriyor. Peki böyle bir tabloya neden izin verdiler?

Tamamı :https://serbestiyet.com/gunun-yazilari/ruhi-cenetin-hasidik-videosu-yahudi-oyunu-mu-247939/

 

  • KİM BU HASİDİKLER? – ELÇİN YAHŞİ

https://gazeteoksijen.com/ekran/kim-bu-hasidikler-288306

 

  • AZINLIKLARINI KAYBEDEN KENDİNDEN DE BİR ŞEYLER KAYBEDER – İSMAİL BOY

Bu toprakların mimarisine, ticaretine, sanatına, mutfağına ve gündelik hayatına farklı inançlardan insanların emeği sinmiştir.

Kuyumculuğu Ermeni Arman ustadan, meyhaneciliği Rum Yorgo’dan, ticareti Yahudi Viktor’dan, taş işçiliğini Süryani Afrem ustalardan öğreniyorduk.

Kadınlarımız dolmayı, taramayı, musakkayı, topiği, reçelleri komşuları Anita’dan, Despina’dan, Heleni’den, Matilda’dan, Raşel’den öğreniyordu…

Mahalleler yalnızca insanların yaşadığı yerler değil, hayatların da birbirine değdiği yerlerdi.

Paskalyalar, Noeller, Üzüm bayramları, Hanukalar ve Yom Kipurlar, farklı inançlara sahip insanların birbirlerinin hayatlarına yaklaştığı günlerdi.

Birçok mahallede bunlar paylaşılır, kutlanır, merak edilir ve saygıyla karşılanırdı.

İstanbul’un Yeşilköy, Ortaköy ve daha birçok semtinde cami, kilise ve sinagog yan yana dururdu…

Aslında mesele tam da buydu işte.

Biz yalnızca insanları kaybetmedik. Birlikte yaşama alışkanlığımızı da kaybettik.

Birbirimizin dilini, mutfağını, hikâyelerini, bayramlarını ve bazen de birbirimize duyduğumuz merakı kaybettik.

Artık geçmişi geri getirmek mümkün değil.

Ama geçmişten ders çıkarmak mümkün.

Bir ülkenin gerçek zenginliği, herkesin birbirine benzediği yerde başlamaz. Gerçek zenginlik; farklı insanların kendilerini eşit, özgür ve güvende hissedebildiği yerlerde başlar.

Bugün dönüp kendimize sormamız gereken soru belki de budur:

Farklılıklarımızı bir tehdit olarak mı görüyoruz, yoksa bizi biz yapan zenginliğin bir parçası olarak mı?

Çünkü bir ülke azınlıklarını kaybettiğinde yalnızca bazı vatandaşlarını kaybetmiyor. Kendi geçmişinin bir bölümünü, kültürünün bir rengini, şehirlerinin hafızasını ve en önemlisi birlikte yaşama becerisinin bir parçasını da kaybediyor.

Tamamı: https://medyagunlugu.com/azinliklarini-kaybeden-kendinden-de-bir-seyler-kaybeder/

 

Yeni yıl barış ve güzelliklerle gelsin – Şana tova!

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün