Eylül

Bitişlerin hüznü ile başlangıçların heyecanını aynı anda taşıyan karmaşık bir aydır eylül. Takvimin dokuzuncu ayı olmasına rağmen yazın o gevşeten, zamanı yayıp genişleten halleri yavaş yavaş çekilir; yerini serin bir disiplin arayışına, yeni başlangıç telaşına bırakır.

Aylin GERON Yaşam
9 Eylül 2026 Çarşamba

Okul alışverişleri, yeni ders yılı programları, temiz ajandalar, biten tatil ve yeni döneme dair alınan kararlar…

“Bu sefer daha düzenli olacağım.”

“Dersleri dinleyeceğim.”

“Sınavlara çalışmaya daha erken başlayacağım.”

“…konusundaki eksiklerimi sınavlar başlamadan halledeceğim.”

“Ajandamı takip edeceğim.”

Hedeflerin akademik olması da gerekmiyor; sağlıklı beslenmeden arkadaş ilişkilerine, hobi edinmekten bağımlılıklardan kurtulmaya kadar her konuda bir ‘yeni ben’ yaratma niyeti kokuyor eylül ayı. Hele ki benim gibi ömrünün yaklaşık kırk yılını ‘okul’ ile ilişki içinde geçirmişsen, tazelenme enerjisini hissetmediğin bir eylül düşünülemez.

Merak ettim; neden eylül de nisan değil? Bu ortak ‘hedef odaklılık’ halinin sosyal yazılımın ötesinde bir hikâyesi olabilir mi? Kelimenin etimolojisine baktım. Eylül, Türkçeye Süryanice üzerinden Akadca ‘elūlu’ sözcüğünden geçmiş; antik

Mezopotamya'da doğrudan ‘hasat etmek, toplamak, ürünü kaldırmak’ anlamına geliyor.

İşte şimdi oldu; yazın dağılan odağı toplamak, hayata bir yapı kurmak, zihindeki öz-sabotaj düşüncelerinden arınmak.

Aynı kök bize başka bir yerden daha tanıdık. Elul, Roş Aşana'dan önce gelen hesap ayıdır; yeni yıla girmeden insanın kendisiyle baş başa oturup bir defter tutması beklenir. Yani hasat ile nefis muhasebesi aynı kökte buluşuyor; toplamak, ayıklamak, kaldırmak.

Modern psikolojinin ‘taze başlangıç efekti’ dediği şey de zihnimizin bu eski ritme ne kadar hazır olduğunu gösteriyor. Belli eşiklerde geçmişi sanki başka birine aitmiş gibi ayırıyoruz bu yüzden 1 Eylül'de kendimize verdiğimiz söz, 14 Ekim'de verdiğimizden daha inandırıcı geliyor.

Peki eylülün o heyecanlı enerjisi ekimin ortasına geldiğimizde nereye kayboluyor?

Gerek gençlerle yürüttüğüm gelişim ve kariyer danışmanlıklarında gerekse ebeveynlerle yaptığım görüşmelerde yola hep bu enerjiyle çıkıyoruz. Her ilk buluşmada altını çizerek söylediğim bir şey var; hiçbir yöntem, kişinin kendisinden daha güçlü değildir.

Eylülün enerjisi güçlü ama bu enerjiyi sürdürülebilir bir eyleme dönüştürmek yalnızca ‘istemekle’ olmuyor. Niyet, başlamak için yeterli. Bizi hedefe götüren şey ise yol boyunca kurduğumuz yapı ve kendimize dair farkındalığımız.

‘Atomik Alışkanlıklar’ kitabının yazarı James Clear, ‘Hedeflerinizin seviyesine yükselmezsiniz; kurduğunuz sistemlerin seviyesine düşersiniz’ diyor. Yapı doğru kurgulanmadıkça hedef, ulaşılması ‘zor’ bir niyet olarak kalmaya mahkûm.

Sırada ‘düzen’ kurmak var. Düzeni bir şirkete benzetebiliriz; yönetim kurulundan çıkan kararların bütün birimlerce takip edilmesi gibi. Zihnimizin yönetim kurulu ise yönetici işlevlerdir. Zamanı yönetmek, öncelik belirlemek, zihinsel esneklik göstermek, duyguları düzenlemek… İlk bakışta özgürlüğümüzü elimizden alıyor gibi görünürler. Oysa kişiyi olmak istediği bene götüren tam da bunlardır. Direncin çıktığı yer de burası; düzeni bir engel sanmak.

Bir genç “Notumu yükseltmem lazım ama nereden başlayacağımı bilmiyorum” diyorsa ya da bir yetişkin “Yapacak çok işim var ama odaklanamıyorum” diye kıvranıyorsa sorun tembellik değildir. Sorun, o yönetim kurulunun doğru stratejilerle desteklenmemiş olmasıdır. Zihnimizi zorlamak yerine nasıl çalıştığını anlamak, bize uygun yapıyı kurmanın ilk şartı.

Geçtiğimiz yıl eylül ayında benimle çalışmaya başlayan bir onuncu sınıf öğrencisi, daha ben soru sormadan telefonunu çıkardı. Renk renk kodlanmış, saat saat bölünmüş bir program gösterdi; gurur duyuyordu. Ekimin ortasında tekrar geldiğinde programı iki haftadır açmamıştı bile. “Bozdum,” dedi, “bende disiplin yok.”

Ona tek bir soru sordum: “O programı hazırladığın günü hatırla, bitirdiğinde kendini nasıl hissetmiştin?”

Bir sessizlik oldu. “Rahatlamış” dedi.

Cevap oradaydı. Plan, çalışmanın yerine geçmişti. Programı yapmak ona çalışmış olmanın duygusunu peşinen bedavaya vermişti. Zihin ödülü bir kez aldıktan sonra eyleme gitmek için sebep kalmıyordu.

O programı birlikte çöpe attık. Yerine tek bir cümle koyduk; “Eve gelince masaya oturup o günün dersine on dakika bakacağım.”

On dakika. Sadece on dakika.

Full şarj

Özetle, eylüle hepimiz yüzde yüz şarjla giriyoruz. Ekimin ortasında pil yüzde yirmilerde ve ilk suçlanan hep aynı şey oluyor; “Demek ki irademiz zayıfmış.” Oysa telefonun şarjı çabuk bitiyorsa yapılacak şey ekranı daha az açmak değildir; arka planda hangi uygulamaların açık kaldığına bakmaktır.

Zihin de tam böyle çalışıyor. Kapatılmamış her iş, ertelenmiş her karar, “sonra düşünürüm” diye bir kenara bırakılmış her konu arka planda sessizce çalışmaya devam ediyor ve biz farkında olmadan günün enerjisini tüketiyor. Eylülde eksik olan şarj değil; kapatılmamış sekmeler.

Bu yüzden bu eylül size iki soru bırakıyorum:

Gençlere; zihninin arka planında hâlâ açık duran, kapatmadığın hangi konu var? Ebeveynlere; çocuğunuzun düzenini mi destekliyorsunuz, yoksa yalnızca sonucunu mu takip ediyorsunuz?

Cevabı bugün yazın; ekimin ortasında o kağıda geri dönün.

Eylülün enerjisi aslında kaybolmuyor sadece nereye aktığını görmeyi bekliyor.

Şana Tova…

 

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün