Kadim Kelâmin Taze Gölgesinde: Bir vefa antı

Renan KOEN Perspektif
2 Eylül 2026 Çarşamba

Johann Sebastian Bach’ın (1685–1750) yaşadığı dönemde, bestecilik öğrenmenin en önemli yollarından biri önceki bestecilerin eserlerini elle kopyalamaktı. Nota nota, ölçü ölçü yapılan bu kopyalama, bir eseri yalnızca çoğaltmak anlamına gelmiyordu. Genç müzisyen, başka bir bestecinin kurduğu yapıyı kendi elinden geçirirken onun düşünme biçiminin içine giriyor; armoniyi, kontrpuanı, biçimi ve müzikal akışı âdeta içeriden öğreniyordu.

Bach da kendinden önceki ve çağdaşı bestecilerin eserlerini kopyaladı, inceledi ve başka çalgılar için düzenledi. Çağdaşı Antonio Vivaldi’nin (1678–1741) konçertolarını klavsen ve org için uyarlarken yalnızca var olan notaları aktarmadı; Vivaldi’nin ritmik hareketini, armonik açıklığını ve konçerto formunu kendi müzikal dünyasında yeniden düşündü. Aldığı bilgi onda başka bir biçime dönüştü. Çünkü geleneğin içinde öğrenmek, geçmişi olduğu gibi tekrarlamak değil; onun içinden geçerek kendi diline ulaşmaktı.

Mardin’deki 1500 yıllık tarihî Mor Behnam Kırklar Kilisesi’nin avlusunda yer alan Kadim Kelâmın Taze Gölgesinde adlı yerleştirmenin yapım aşamalarını izlerken Bach dönemindeki bu öğrenme ve aktarma geleneğini düşündüm. Eserin oluşum sürecini ve altında yatan düşünceyi de 1976 doğumlu eserin küratörü ve tasarımcısı Özcan Geçer’le bizzat konuşarak öğrenme fırsatı buldum.

Yerleştirme, Kırklar Kilisesi’nin emekli başpapazı, tarihçi ve yazar Horiepiskopos Gabriel Akyüz’ün 41 yıllık hizmetine ithafen Özcan Geçer tarafından gerçekleştirildi. 1959 yılında Mardin’in Midyat ilçesine bağlı Bakısyan (Alagöz) köyünde doğan Akyüz, yoğun göçlere rağmen Mardin’de kalmayı seçen; kilisesine, cemaatine ve kentin Süryani kültürel mirasına ömrü boyunca sahip çıkan en önemli hafıza taşıyıcılarından biri.

Gabriel Akyüz’ün çevirileri de dâhil olmak üzere yayımlanmış yaklaşık 30 kitabı bulunuyor. Yerleştirmede ise kendi kaleme aldığı 17 kitabın kapağı kullanılıyor. Tüm Yönleriyle Süryaniler, Osmanlı Devleti’nde Süryani Kilisesi, Hz. Muhammed’in Ahidnameleri ve Osmanlı Fermanları, Deyrulzafaran Manastırı’nın Tarihi, Kırklar Kilisesi, Nusaybin’deki Mor Yakup Kilisesi ve Nusaybin Okulu, Yezidilerin Dini, Şiir ile Felsefe Kucaklaşıyor ve Nimetullah Danno’nun eserinden çevirdiği Süryani Müziği, bu büyük emeğin parçalarından yalnızca bazıları.

Akyüz bu kitapları Süryanice el yazması kaynaklardan ve kendi araştırmalarından hareketle yazdı; çeviri ve derlemelerinde Süryani tarihi ve kültürü açısından değerli gördüğü kaynakları bir araya getirdi. Hâkim olduğu Ortadoğu dilleri, geçmişin farklı katmanlarında saklı duran bu kaynaklara ulaşabilmesinde ve onları çalışabilmesinde önemli bir rol oynadı.

Akyüz’ün külliyatı aynı zamanda Süryani toplumunun efsanevi isimlerinden Mardin Metropoliti Mor Filüksinos Hanna Dolabani’nin (1885–1969) anıtsal emeğine de bir saygı duruşu niteliği taşıyor. Kadim bilgileri geleceğe taşıyan Dolabani’nin çalışmaları, Akyüz’ün kitaplarına rehberlik ediyor.

Böylece Bach’la başlayan düşünsel bağlantı daha da görünür hâle geliyor: Bach, geçmiş ustaların eserlerini kopyalayarak onların müzikal düşüncesini kendi dünyasına taşırken; Akyüz de Dolabani’nin ve Süryanice el yazmaların bıraktığı bilgiyi okuyarak, çevirerek, derleyerek ve yeniden yazarak geleceğe aktarıyor.

Burada kopyalamak, çevirmek ve derlemek edilgin birer tekrar değildir. Bir el yazmasına yeniden bakmak, onu okumak, başka bir dile taşımak ve farklı kaynaklarla yan yana getirerek geleceğe bırakmak; kültürel belleğin kesintiye uğramasına karşı gösterilen sessiz fakat son derece güçlü bir dirençtir.

Özcan Geçer ise bu aktarım zincirine yeni bir halka ekliyor. Geçer, Süryani toplumunun gönüllü katkılarıyla meydana getirdiği bu eserinin bir vefa anıtı olarak ifade bulmasını arzu etmiş. Gabriel Akyüz’ün kendi kaleme aldığı 17 kitabın kapaklarını metale işleyerek yatay bir haç formunda bir araya getiriyor. Böylece el yazmalarından basılı eserlere taşınan kadim kelâm, kitap kapaklarından çıkarak çeliğe, ışığa, gölgeye, harekete ve sese dönüşüyor.

Başka bir deyişle aktarım zinciri devam ediyor:

Dolabani’nin ve kadim el yazmaların bilgisi, Gabriel Akyüz’ün çalışmalarında yeni bir dile; Akyüz’ün kitap kapakları da Özcan Geçer’in yapıtında yeni bir bedene kavuşuyor.

Yerleştirmenin kavramsal merkezinde Hıristiyan teolojisindeki enkarnasyon, yani “Söz’ün beden alması” bulunuyor. Ancak buradaki bedenleşme yalnızca simgesel değil. Kitap kapaklarından meydana gelen yapıtın ağırlığı, Gabriel Akyüz’ün bedensel ağırlığıyla bire bir eşitlenmiş ve çelik iskelete bu ağırlıkla asılmış.

Böylece yazar kendi külliyatıyla fiziksel olarak da eşleşiyor. Onun fâni bedeni ile yazılı eserlerinin kalıcılığı aynı terazide buluşuyor. Dünyaya ait ağırlık ile boşlukta süzülen kelâm arasındaki bu denge, Fransız düşünür Simone Weil’in Yerçekimi ve Lütuf düşüncesiyle de doğrudan konuşuyor: Yerçekimi insanın bedensel varlığını ve fâniliğini; lütuf ise kadim bilginin hafifliğini ve Tanrısal ışığa yönelişini simgeliyor.

Kitapların metal kapakları artık yalnızca yazılı kültürü temsil etmiyor; ağırlığı olan, boşlukta asılı duran ve güneşin hareketiyle gün boyunca değişen gölgeler meydana getiren bir bedene dönüşüyor. Gölgeler kısalıyor, uzuyor ve karanlığa karışıyor; kitap kapaklarından örülen haç ise dünyanın bütün geçiciliğinin ortasında sarsılmadan duruyor.

Eserin ses yerleştirmesinde kullanılan antik Kuryeleyson ilahisi de bu bedenleşmenin müzikal katmanını oluşturuyor. Kalan Müzik’in Süryanilerle ilgili albümünde adı ‘Kuryeleyso’ olarak yazılan ilahi, “Rab, bize merhamet et” anlamına geliyor. Paskalya öncesindeki oruç döneminde sıklıkla söylenen ilahinin yeniden doğuşla ilişkisi, yapıtın enkarnasyon düşüncesini derinleştiriyor. Koro ile tek vokal arasında dalgalanan geçişler, sanki sözün topluluktan bireye, bireyden yeniden topluluğa geçişini işittiriyor.

Bach’ın geçmiş bestecilerin notalarını kendi eliyle kopyalamasıyla başlayan düşünce, burada bambaşka bir coğrafyada ve bambaşka bir kültürel mirasın içinde yeniden beliriyor. Dolabani kadim bilgiyi geleceğe, Akyüz el yazmalarını kitaplara, Geçer ise kitap kapaklarını maddeye, ışığa, gölgeye ve sese taşıyor.

Her aktarımda biçim değişiyor; fakat öz kaybolmuyor.

Belki de gerçek yaratıcılık, geçmişle bütün bağlarını koparıp yoktan bir şey meydana getirmek değildir. Bazen yaratıcılık, bize ulaşan kadim sözü dikkatle dinlemek, onu kendi varlığımızdan geçirmek ve zamanımızın diliyle yeniden dünyaya getirmektir.

Çünkü yaşatılan gelenek, geçmişin değişmeden muhafaza edilmesi değildir. Gelenek, her kuşağın elinde yeniden beden alan canlı bir varlıktır.

Ve belki de kültürel miras yoluyla bize ulaşan Pozitif Direnç tam olarak budur: Kaybolmaya karşı hatırlamak, suskunluğa karşı aktarmak ve geçmişin kadim kelâmına bugünün ışığında taze bir gölge verebilmek.

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün