İlk bölümde, konu kültür olduğunda bir ‘öz’den konuşulması gerekip gerekmediğinden bahsetmiştim. Bu konu kadar önemli ve yine bu konu kadar tartışmaya açık bir başka mesele daha var. Baskın bir kültürün diğer kültürleri dönüştürmesi veya eritmesi. Şüphe yok ki tarih boyunca farklı kültürler ticaret, göç, eğitim, evlilik vb. yollarla birbirleriyle etkileşim içinde olmuşlar, sanat ve teknoloji gibi alanlar bu etkileşimi güçlendirmiş. Burada asıl zor soru şu: Bir kültür diğerinden etkilenirken nerede kendi tercihiyle değişiyor, nerede değişime maruz bırakılıyor?
Konu ne yalnızca bugüne, ne de yalnızca bize ait. Örneğin 50’lerde İtalyan gençlerinin Amerikan kültürüne ilgisini eleştiren meşhur ‘Tu vuoi fa Americano’ şarkısına bakalım. “Tu vuoi vivere alla moda, ma se bevi whisky and sooda…, tu abball' o' rock'n'roll, tu gioch' a baisiball… / Modaya göre yaşamak istersin, viski ve soda içersin, rock&roll dans eder, beysbol oynarsın… Ama ne yaparsan yap, sen Napoli’de doğdun.”
Bizde de 1960-70’li Yeşilçam filmlerinde alafranga eğitim alan zengin çocukları, Batı usulü balolarda eğlenen gençleri, elinde şampanya kadehi, fularlı fabrikatör Hulusi Kentmen’i hatırlayalım. Bu örnekler, toplumun dışarıdan gelen kültürel etki karşısında pasif bir alıcı olmadığını; bu etkileri bazen benimseyip bazen reddettiğini, bazen de kendi değerleriyle harmanladığını gösteriyor.
Yanıtlanması zor sorular
Tarih boyunca ekonomik ve siyasi güç/hakimiyet, kültürel yayılmayı da yanında getirmekte. Hatta bu süreç günümüzde dijital platformlar ve algoritmalar aracılığıyla daha kolay ve etkili gerçekleşmekte. Peki, güçlü olanın ihraç ettiği kültür bir dayatma mıdır? “Bizden farklıysa dayatmadır” demek ne kadar tutucuysa, güçlü olanın her şeyine hayranlık da o kadar gereksiz bir yenilikçilik olduğunu düşünüyorum. Tam da burada, tek bir doğru cevaba ulaşmanın oldukça zor olduğu iki soruyla karşı karşıya kalıyoruz. Birincisi, bir kültürün başka bir kültürü etkilemesi ile onu dönüştürmeye çalışması arasındaki sınır nerede başlar?
İlk akla gelen cevap, bize yararlı ve bizi ilerleten şeyleri ‘etkilenme’, zararlı olanları ise ‘dönüştürme’ olarak değerlendirmek olabilir. Ancak yararlı ve iyinin kim tarafından belirleneceği bizi yine çözümsüzlüğe taşır.
Ayrıca kültürel etkileşimde neyin yararlı, neyin zararlı olduğu konusunda ortak bir yargıya varmak da her zaman kolay değildir. Örneğin bugün doğal kabul ettiğimiz bazı özgürlük ve haklar, geçmişte toplumların önemli bir bölümü tarafından doğal kabul edilmiyordu. Belki o zamanın ruhunda bu yenilikler bu örnekteki ‘rock&roll’ kıvamındaydı. Bugün vazgeçilmez gördüğümüz bazı değerler, ortaya çıktıkları dönemde yabancı, gereksiz veya kültürel tehdit olarak görülmüş olabilir. Dolayısıyla kültürü korumanın önemiyle birlikte, “Kültürler kendi doğrularına sahip olsun” söylemi, bazı durumlarda ahlaki ilerlemenin de önüne set çekebildiğini bilmemiz gerekir.
Peki ‘etkileme’ ile ‘dönüştürme’yi tamamen birbirinden ayırmak mümkün müdür? Bence hayır. Çünkü her güçlü kültürel etkileşim zaten karşı tarafı bir ölçüde dönüştürür. Asıl ayrım belki sonuçta değil, süreçte ve niyette aranmalıdır.
Ayrıca bu alan bir paradoksu daha içermekte. Bir kültür, emperyal bir amaç taşımadan, yalnızca kendi değerlerine inanıyor ve bunları yaymak istiyorsa; başka bir kültürün “bize uygun değil” veya “bizim için bir değer içermiyor” demesi durumunda kime hak vereceğiz?
İkinci zor soru ise etkilenmek ile etkilenmeye maruz bırakılmak arasındaki sınırın nerede başladığıdır. İşgal edilen yerdeki topluluğa veya iktidara gelmekle birlikte karşıt gruplara kabul ettirilen kültür değişiminin zorlama içerdiği açık. Fakat farkında olmadan bazı yaşam biçimlerinin ve görüşlerin empoze edilmesi de ‘üstü örtülü zorlama’ olarak değerlendirilmesi gerekmez mi?
Üstü örtülü zorlamanın en güzel örneği sosyal medya. İnsanlar burada başka kültürleri görüyor, beğeniyor ve benimseyebiliyor. Bu doğal bir etkileşim mi? Büyük ölçüde evet. Ancak hangi kültürün daha görünür olacağını algoritmalar belirliyor ve ekonomik-kültürel gücü yüksek olanın yaşam biçimi sürekli önümüze düşüyorsa, bunu yalnızca ‘özgür kültürel alışveriş’ olarak görmek zor.
Örneğin yabancı müzik dinlemek, başka ülkelerin dizilerini izlemek veya farklı bir yaşam biçimini beğenmek zorlama içermese de, bazıları bunu doğal etkileşimin ötesinde bilinçli bir dayatma olarak görebilir. Kimileri “Güçlü toplumlardan gelen her şey bizim kötülüğümüze midir?” diyerek gelişime açık olmamız gerektiğini savunacak, her şeye komplo gözlükleriyle bakmayalım diyecekler. Kimileri ise sosyal medyadaki seçimlerimizin ne kadar bize ait olduğundan şüphe duyacak ve değerlerimizin farkında olmadan aşındırıldığı endişesini koruyacaklar. Anlaşılan burada öyle bir gri alan var ki, farklı yaklaşımlar ve değerlendirmeler kendilerine haklılık sağlayabilmekte.
Sonuç olarak, kültürümüzü korumak, dünyaya kapılarımızı kapatmak olmadığı gibi, dünyadan gelen her şeyi sorgusuzca içeri almak da gelişmişlik değildir. Galiba asıl mesele, kapımızın açık ama muhakememizin uyanık olması.