Modern zamanlarda edebiyat (II): İnsan edebiyatsız kalırsa
Modern zamanlarla edebiyat arasında çok özel bir ilişki var. Tam da bu yüzden modernitenin ortasında, bilimden umudunu kesen Hermann Broch "Edebiyat!" diye haykırıyor. Çünkü modernitenin edebiyatla ilişkisi kanlıdır. Parçalayıcı bir aşk. Baudelaire boşuna "Düello"yu yazmadı. Birkaç satır okuyayım:
İki savaşçı kapıştı birbiriyle; havaya kan ve ışık saçan silahlarıyla... /Bu oyunlar, bu demir şakırtıları, çığırtkan aşka tutulmuş gençliğin ahlarıdır.
Romantik şair burada, bilimin de içinde yer aldığı modern dünyanın yarattığı büyük tükenişi anlatıyor. Sonra şöyle diyor:
Ve kırıldı kılıçlar. / Biz de öyleydik gençken sevgilim; keskin dişler, çelik tırnaklar[i]
Sanırım modern edebiyatın buraya gelirken geçtiği yolu Baudelaire'den daha iyi anlatabilecek pek kimse yoktur. Madem Baudelaire'de modernite ile edebiyat arasındaki tutkulu ilişkiyi görüyoruz, o halde bugünden yarına edebiyat yine aynı biçimde var olabilir mi?
Edebiyatla modernitenin, o müthiş aşkını düşünelim. Bu balayı gürültülü başladı, evlilikleri hiçbir zaman çatışmasız olmadı. Baudelaire’in “Duellum” sonesindeki lanetli aşıkların kucaklaşması gibi, edebiyat ile modernite birbirinden uzaklaşırken sonsuza dek birbirine bağlanır.
Bu saptama bizi asıl soruyla yeniden karşı karşıya getiriyor: Bugünün dünyasında modernite ile edebiyatın ilişkisi nasıl olacaktır? Edebiyat gerçekten bitmediyse artık nasıl var olabilir, nasıl bir değer yaratabilir? Kamusal alandaki yeri nedir, ne olmalıdır?
Broch'un da anlattığı gibi, faşizmin doruğa ulaşmasıyla, insanın aslında özgür olmadığının anlaşılmasıyla; hatta daha da önemlisi, insanın özgürlüğe tutkuyla bağlı bir varlık olmadığının görülmesiyle birlikte, modernite ile edebiyat arasındaki ilişki de kökten değişiyor. Çünkü insan, özgür olduğunu sandığı sürece özgürlüğün tutkunu olamıyor.
***
Italo Calvino, 1985’teki ölümünden kısa süre önce kaleme aldığı Amerika Dersleri'nde çok önemli bir şey söyler: "Yalnızca edebiyatın yapabileceği şeyler vardır"[ii] Ben de size soruyorum: Edebiyat gerçekten gerekli mi, yoksa onun yerine başka bir şey koyabilir miyiz?
Cervantes, Don Quijote aracılığıyla insanlara sürekli şunu söylüyordu: Kendinize gelin. Siz insansınız. Yalnız para için yaşayamazsınız. Cervantes, insanın değerinin paraya indirgenmeye başladığı bir dünyanın ilk belirtilerini görüyordu.
Proust'a geldiğimizde modern edebiyatın başka bir eşiğine ulaşırız: Gerçekten yaşanmış tek hayat edebiyattır. İnsan, edebiyat aracılığıyla var olur. Kendimizi ancak sanat sayesinde aşabiliriz. Aksi halde ne olur? Bence bugünün dünyası bunun cevabını fazlasıyla veriyor. Hepimiz kendi benliğimizin içine kapanır, sahteliklerin dünyasında yaşamaya başlarız. Belki de bugünün en büyük gerçeği budur: Kendi sahteliklerimizin içinde yaşamak.
Bugün ise binlerce takipçisi olan hayat koçları ve kişisel gelişim uzmanları bize sürekli aynı şeyi söylüyorlar: Dünyaya kendinizden bakın.
Oysa Proust tam tersini söylüyor: “Eğer sanat olmazsa, insan kendi içine gömülü kalır. Herkesin dünyasının başka bir dünya olduğunu ancak sanat sayesinde öğrenebiliriz.”[iii] Dünya yalnızca bizim gördüğümüz ağaçlardan ibaret değildir. Herkesin gördüğü ağaçlardan oluşur.
***
Her zaman verdiğim bir örnek var. Camus'nün Düşüş romanında biri suya düşer. Etrafta insanlar toplanmıştır. Kahraman onlara sorar: Niçin sadece bakıyorsunuz? Düştü de onun için bakıyoruz. Peki neden kurtarmıyorsunuz? Aman Mösyö, derler, o zamanlar geçti.
Tam da Don Quijote'nin geçmişte kalmış bir soyluluğu yeniden yakalamaya çalışması gibi insanın dünya üzerindeki onurlu varoluşunu yeniden kurmaya çalışmıyor muyuz? İşte Proust da aynı şeyi söylüyor: Sanat olmazsa soylu davranış da kalmaz.
Belki hakikati ancak sanat ve edebiyat aracılığıyla görebiliriz.
Öte yandan Spinoza şunu söyler: Hakikat bütündür ve tektir. Proust ise: Eğer sanat ve edebiyat hayatınızda yoksa, herkes kendi hakikatini yaratacaktır. Herkes kendi hakikatinin onaylanmasını ister, der. Bugünkü gerçekliğimiz ne? Sürekli peşinden koştuğumuz o dijital figürlerin bize sunduğu gerçeklik. Ve en sonunda kendi ihtiraslarımızı gerçek sanmamız.
Spinoza der ki, bizim için gerçekten yararlı olan şey, iyi olandır. Ama sanat yoksa bu cümleyi mühürleyip rafa kaldırırız.
Calvino, edebiyatın üstünlüğünden hiçbir zaman kuşku duymaz. Ama bugün geriye dönüp baktığımızda ilginç bir şey görüyoruz: Calvino ile Proust; Roland Barthes ile Gide ya da Michel Foucault ile sürrealizm arasındaki mesafe, bizimle Barthes, Foucault veya Calvino arasındaki mesafeden daha kısadır.[iv] Asıl büyük mesafe bugün oluşmuştur. Onlardan öylesine uzaklaştık ki.
Broch'un matematiksel bilimleri bırakıp güzelliğin peşine düştüğü yıllarda, ilginç bir edebiyatçı kuşağı ortaya çıktı. Onların edebiyattan anladıkları tek şey vardı: Zor edebiyat[v]. Ve bu zorluğu başlı başına bir değer olarak görüyorlardı. Bugün ise bunun da sonuna geldik. Bu kadar zorluğa kimse katlanamıyor.
Sebebi çok açık değil mi? Yanılsamalar içinde yaşayan, aptallaştırılmış, niçin var olduğunu bilmeyen bir insanı başka türlü nasıl kutsayabilirsiniz? Üretim mekanizmasının bir vidası haline nasıl getirebilirsiniz? İşte bugün kapitalizmin ulaştığı aşamada edebiyatın yeri de budur.
Böyle bir dünyada, bunca eğlencenin arasında, kimsenin eline böyle kalın bir kitabı alacak vakti kalmıyor. Peki hızlanıp ne yapacağız? Önce duramayacak, duramayınca okuyamayacağız.
Oysa edebiyat tam da hümen olanın alanıdır. Nietzsche'nin söylediği anlamda, insan olanın alanıdır. Peki insan olanı nerede arayacağız? Yoksa hümen olan da benim dağılmış egomun içinde kaybolup gidecek.
Camus'nün sözünü ettiği absürde, büyük yıkıma karşı direnmek istiyorsak neyle direneceğiz? Peki ya yalnızca kendimizle baş başa kalırsak? Bugün bize sürekli şu söylenmiyor mu: Kendin ol, kendine dön. Ve böylece kendisinden ibaret kalan insanın bu düzenle daha kolay uzlaşacağına, iç huzuruna kavuşacağına ve mutlu olacağına inandırılmıyor muyuz? Edebiyatsız bir dünyada bunların hepsi mümkündür.
Biz kendimize nasıl bakacağız? Peki dünyayı yeniden nasıl kuracağız? Yoksa bize sunulanı kaderimiz sanıp, buna rağmen "Kadere karşı çıkıyoruz" diye mi düşüneceğiz? Basitleştirmeye nasıl direneceğiz? Çünkü basitleştirme sonunda yok oluşa götürür. Peki yok oluşa, Lipovetsky'nin çok iyi anlattığı o büyük boşluğa nasıl direneceğiz? Büyük hayal kırıklıklarıyla nasıl yaşayacağız?
Oysa Spinoza şöyle diyordu: En kötü bilgi, kulaktan dolma bilgidir.
Eğer edebiyatın içinde yaşamazsak, sanatın içinde kalmazsak bütün bunları nasıl öğreneceğiz? Kültürün yok oluşuna nasıl karşı koyacağız? Ve nihayet itaatten nasıl kurtulacağız? Kendimizi özgür sanıyoruz ama neyi nasıl yaratacağımızı bilmiyoruz.
Eğer edebiyat ve sanat olmazsa, kendimizi nasıl tanıyacağız? Ve hayat koçlarına neden bu kadar kolay inanıyoruz? Kendi üzerine düşünme imkânını kaybetmiş insanlar, başkalarına kendilerini düşünmeyi öğretmeye kalkıyor. Oysa perde arkasında başkaları oturuyor.
Benim ise her şeye rağmen hem rasyonel hem duygusal bir beklentim var. Edebiyatın dünyayı değiştirebileceğine inanıyorum. Dünyayı değiştirmek derken kastettiğim, Spinoza'nın anladığı anlamda değiştirmektir. Yazmak, şekil vermek, yaratmaktır. Yaratmak, özgürleştirici eylemdir ve bu özgürlüğün temel koşullarını rasyonel olarak kurabilmek, evrime açık kalabilmek, kadere direnebilme gücünü kazanmaktır.
Edebiyat olmazsa nasıl uyanacağız, belleğimizi nasıl oluşturacağız? Uyuyan insanın belleği olmaz. Peki geleceği nasıl hayal edip kuracağız? Gururun, iktidarın, ikiyüzlülüğün, illüzyonların içinden mi geleceği kuracağız? Yoksa Broch'un uyardığı gibi, Hitler'den bile daha büyük yıkımlar yaratabilecek nükleer ve iklim felaketleriyle dolu bir dünyayı mı geleceğimiz yapacağız?
Bugün bize istemediğimiz gerçekleri gösterebilecek başka ne var? Kendi dünyamızın içinde, kendimizden başkasını görebilme şansımız zaten çok az. İşte bu yüzden edebiyatın yok olmaması gerekir.
[i] Charles Baudelaire, “Düello”, Kötülük Çiçekleri, çev. Erdoğan Alkan, İstanbul, Varlık Yayınları, 2005.
[ii] Calvino, Italo, Amerika Dersleri: Gelecek Bin Yıl İçin Altı Öneri, çev. Kemal Atakay, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, 1994.
[iii] Proust, Marcel, A la recherche du temps perdu, Paris, Gallimard, 1987-1989.
[iv] Compagnon, Antoine, La littérature, pour quoi faire?, Paris, Collège de France/Fayard, 2007.
[v] Compagnon, Antoine, La littérature, pour quoi faire?, Paris, Collège de France/Fayard, 2007.