Çocuklarımıza verebileceğimiz en büyük iyilik, sadece onların her istediğini yapan birer ´arkadaş´ değil, onlara hayatı doğru öğreten, nerede duracaklarını gösteren birer ´Anne ve Baba´ olabilmek…
Sevgili Şalom dostları, kısa bir tatil arasından sonra tekrar buluşmak, sohbetin kaldığı yerden devam ettiğini hissetmek çok keyifli bir duygu. Umarım yazın bu sıcak günlerinde sizler de sevdiklerinizle biraz olsun nefes alabilmiş, enerji depolayabilmişsinizdir.
Bu hafta sizlerle son dönemlerin oldukça hassas ve üzerine sıkça düşünülen ve sohbeti yapılan bir konudan bahsetmek istiyorum: Anne-baba olabilmek... Daha doğrusu, 1955-1967 yılları arasında doğan nesil ile 1980 ve sonrasında doğan nesillerin ebeveynlik ilişkilerindeki o köklü değişimden bahsetmek istiyorum.
Şöyle bir geriye dönüp baktığımda, bizim yetiştiğimiz dönemin ruhu gözümün önünde canlanıyor da. Bizler, yani 50’lerin ortası ile 60’ların ortasında dünyaya gelenler, anne babalarımızın net otoritesiyle büyüdük. Kurallar kesindi, çizgiler net çekilmişti. Çocuklar anne babalarına karşı derin bir saygı, biraz çekingenlik ve daima bir mesafe içinde yetiştirildik. Evlerde hissedilen ama her an söze dökülmeyen bir disiplin havası hakimdi. Fakat bu mesafe sevgisizlikten değil, tam aksine hürmetten kaynaklanırdı. Sevgiler sınırsızdı ama sınırlar da bir o kadar berraktı. İzinsiz bir adım atmak, akşam karanlığından sonra dışarıda kalmak ya da büyüklerin sözünü kesmek adeta imkânsızdı. Ama tüm bu şartların içerisinde hiç abartılar olmadan ihtiyacımız olan hiç bir şeyimiz eksik edilmedi. Babanın otoritesi, annenin yumuşaklığı tam bir ahenk içinde yürüdü ve aramızda hep bir mesafe olarak. Zaman geçti, bizler büyüdük, yaşlarımız ilerledi, sınırlar kalktı, bizler de aile kurduk; fakat o ilk yıllarda aldığımız terbiyenin izleri hiç silinmedi. Aramızdaki mesafe sevgiye engel olmadı, aksine aile bağlarını ve saygıyı ömür boyu diri tuttuk, ve tutmaya da devam ediyoruz. Sonra zaman döndü, sıra bize geldi. Bizler anne baba olduk... Ve belki de kendi çocukluğumuzda "keşke" dediğimiz ne varsa, bir tepki olarak tam tersi bir tutum benimsedik.
O eski katı otoriteyi rafa kaldırdık. Evlatlarımızla daha arkadaşça, daha samimi, daha kucaklayıcı bir iletişim kurmayı seçtik. Sınırları gevşettik, duvarları yıktık. Bizlerin imkânsızlıklardan dolayı yapamadıklarını onların özgürce yapmasını istedik. "Biz çekindik, onlar çekinmesin; biz rahat konuşamadık, onlar her sorununu bizimle rahatça paylaşsın" dedik. Çocuğumuzla "arkadaş gibi olmak" modern ebeveynliğin en büyük erdemi olarak yola çıktık. Peki, acaba bu yolda giderken ipin ucunu biraz kaçırdık mı?
Yıllar geçip çocuklarımız büyüdükçe, bu aşırı samimiyetin ve kuralsızlığın getirdiği yüklerle yüzleşmek zorunda kaldık. Arkadaş olmak güzeldi elbette, ama çocukların arkadaşa olduğu kadar —hatta belki de çok daha fazla— rehbere, bir sınır çizgisine ve bir otoriteye ihtiyacı olduğunu biraz geç mi fark ettik? Yakınlık ve sevgi gösterelim derken, kuralsızlığın ve otorite kaybının kapısını mı araladık?
Elimizi verip kolumuzu mu kaptırdık
Eski bir deyimimiz vardır; "Elini verip kolunu kaptırmak" deriz. Günümüz ebeveynlerinin düştüğü en büyük tuzak belki de tam olarak bu oldu. "Biz mahrum kaldık, onlar mahrum olmasın" iyi niyeti, ne yazık ki sorumluluk bilincini ve sınır tanıma yetisini gölgeledi. Çocuğuna hayır diyemeyen, her isteğini anında yerine getiren, evdeki düzeni tamamen çocuğun anlık isteklerine göre şekillendiren bir ebeveyn profili doğdu adeta.
Oysa çocukluk ve gençlik yılları, sınırları test etme yıllarıdır. Çocuk, karşısında sağlam bir duruş, nerede durması gerektiğini gösteren pusula gibi bir anne-baba görmelidir ki, yolu şaşmasın. Arkadaşını sokakta, okulda, mahallede her zaman bulabilir; ama hayat boyu sırtını yaslayacağı, kuralları olan ve ona güvende olduğunu hissettiren ebeveyni başka hiçbir yerde bulamaz. Arkadaşça bir yaklaşım ile ebeveyn olma rolünü karıştırmak, çocuğun sığınacağı o güvenli limanı da ellerinden almak anlamına geliyor belki de. Tabi ki günün gelişen teknolojinin de bu durumları etkilediğini de unutmamak lazım, o sebeple dengeyi ona göre kurmak şart. Yani Hem nalına, hem mıhına hesabı.
Geriye dönüp o eski günlerin disiplinine baktığımda, "Her şey kusursuzdu" demiyorum elbette. Belki fazla sessizdik, belki duygularımızı ifade etmekte daha çekingendik. Ancak o yapının bizlere kazandırdığı çok büyük şeyler oldu. Dayanıklılık, büyüklere saygı ve sınır bilinci, hayatın fırtınalarında ayakta kalabilmek ve eldekilerin kıymetini anlamak o disiplinin bize sağladığın en sağlam çimento oldu.
Bugün ihtiyacımız olan şey, ne geçmişin o soğuk mesafesine tamamen geri dönmek ne de günümüzün sınır tanımayan serbestliğinde kaybolmak. İhtiyacımız olan; sevginin ve samimiyetin yanına, şefkatle çizilmiş net sınırları ve saygıyı yeniden koyabilmek. Çocuklarımıza verebileceğimiz en büyük iyilik, sadece onların her istediğini yapan birer ‘arkadaş’ değil, onlara hayatı doğru öğreten, nerede duracaklarını gösteren birer ‘Anne ve Baba’ olabilmektir. Sevgi ile kalın…