1492´de başlayan birlik, sürgün ve özgür irade tartışması; Assassin´s Creed´den Kutsal Kase´ye, Elhamra´dan İspanya´daki üçlü Güneş tutulmasına kadar neden hâlâ bizi takip ediyor?
Dünya yeniden sınırlar çiziyor. Ukrayna’da, Ortadoğu’da, Sudan’da ve adını haberlerde daha az duyduğumuz onlarca coğrafyada insanlar evlerinden kopuyor. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin son verilerine göre, 2025 sonunda yaklaşık 118 milyon insan zorla yerinden edilmişti. Yeryüzündeki her 70 kişiden biri…
Biz ekrana bakıp ‘göçmen krizi’ diyoruz. Oysa kriz göç eden insan mı, yoksa onu yola düşüren savaşlar, yoksulluk, iklim felaketleri ve iktidar mücadeleleri mi? Açıkçası ben de bu sorunun dışında değilim. Bazen tek bir kelime kullanarak o kelimenin içindeki insanı ne kadar kolay kaybettiğimi fark ediyorum.
Ben İspanya’dayken Ceuta sınırında yaşanan kitlesel geçişin ardından ölen insanların kimlikleri belirlenmeye çalışılıyordu. Bir tarafta Avrupa’nın korumaya çalıştığı sınırlar, diğer tarafta yaşayacak başka bir yer arayan bedenler…
Sanki dünya yeniden aynı kadim soruya dönüyordu: Güvende olmak için kimi dışarıda bırakmamız gerekiyor?
1492 neden hâlâ önemli?
Çünkü 1492 yalnızca geçmişte kalmış bir tarih değil; bugünkü sınır, kimlik ve aidiyet tartışmalarının simgesel düğümlerinden biri.
Tam bu soruların ortasında 2016 yapımı ‘Assassin’s Creed’ filmini yeniden düşündüm. Film, Callum Lynch’in Animus adlı bir makine aracılığıyla 1492’de yaşamış atası Aguilar’ın hafızasına girmesini anlatıyor. Modern Tapınakçılar, insanın özgür iradesini kontrol edebilecek ‘Cennet Elma’sını arıyor. Amaçları ilk bakışta kötü görünmüyor: Şiddeti sona erdirmek ve dünyaya düzen getirmek… Yöntemleri ise ürkütücü: İnsanı seçim yapamayacak hâle getirmek.
Suikastçılar özgürlüğü savunuyor; fakat onlar da bunu şiddetle yapıyor. Film böylece bizi kolay bir iyi-kötü ayrımından mahrum bırakıyor. Bir taraf güvenlik adına özgürlüğü, diğer taraf özgürlük adına hayatı feda ediyor.
Bugün de bu iki kutbun arasında gidip gelmiyor muyuz? Devletler güvenlik diyor, sınırlar yükseliyor. Yapay zekâ ve algoritmalar aracılığıyla insanlar seçim yapamayacak hale geliyor.
Filmin 1492’yi seçmesi tesadüf değil. O yıl Granada teslim edildi ve İberya’daki son Müslüman siyasi yönetim sona erdi. Aynı yıl Elhamra Fermanı’yla Yahudiler din değiştirmek ya da yüzyıllardır yaşadıkları toprakları terk etmek zorunda bırakıldı. Ardından Kolomb Atlantik’e açıldı. Bir tarafta birleşen Katolik İspanya doğarken başka İspanyalar susturuldu, sürüldü veya görünmez hâle getirildi.
Filmin en çarpıcı eksikliği de burada. ‘Assassin’s Creed’ özgür irade üzerine konuşuyor; fakat 1492’de özgür iradesi gerçekten elinden alınan Sefarad Yahudilerini neredeyse hiç göstermiyor.
Bazen bir hikâyede anlatılmayan şey, anlatılandan daha yüksek sesle konuşur. Kazananların görüntüleri sarayların ve katedrallerin duvarlarını doldururken kaybedenlerin hafızası bedenlerde, şarkılarda ve dillerde yaşamaya devam eder.
Kutsal Kâse yalnızca Hristiyanlığa mı ait?
Hayır. Hristiyan Kutsal Kâse anlatısı, farklı kültürlerde karşımıza çıkan çok daha eski bir kap ve dönüşüm arketipinin biçimlerinden biri olarak okunabilir.
6 Ağustos’ta Valencia’dan İspanya’ya girdim. Katedralde Kutsal Kâse olarak kabul edilen kupanın önünde durdum. Fakat kâse yalnızca Hıristiyanlığa ait bir sembol değil. Benzer kap ve kazan imgeleri Kelt mitlerinde tükenmeyen bereketi ve yeniden doğuşu, Taoist iç simyada insan bedeninin dönüşüm kazanını, Yahudi geleneğindeki kiduş kadehi ise kutsanan zamanı ve hatırlamayı taşır.
Bunların hepsi aynı öğreti değildir; fakat aynı arketipe dokunurlar: İnsan, dönüşebilmek için önce taşıyabilecek bir kap olmalıdır.
Pelvisin merkezindeki sakrum kemiğinin Latince adı ‘kutsal kemik’ anlamına gelir. Yoga ve Tantra geleneğinde ilahi dişil enerji olarak kabul edilen Kundalini’nin omurganın tabanında uyuduğu söylenir.
Kâse, rahim, kazan ve pelvis… Hepsi alma, koruma, dönüştürme ve yeniden doğurma kapasitesini çağrıştırır. Kutsal dişil belki de kadın ya da erkek olmaktan önce, hayatı zorla ele geçirmek yerine onu içinde taşıyabilme gücüdür. İlahi olana teslim olabilmek için içini boşaltabilmektir.
Filmde herkes ‘Cennet Elma’sına sahip olmak istiyordu. Kâse ise bana başka bir soru soruyordu: “Neye hükmedeceksin?” değil, “Neyi taşıyabilecek kadar genişleyebilirsin?”
Belki çağımızın açmazı da burada. Elma’nın gücünü istiyoruz; fakat Kâse’nin boşluğuna tahammül edemiyoruz.
Sonra Granada’ya geçtim. Kraliçe Isabel’in mezarı önünde iktidarın kendisini yalnızca yasalarla değil, görüntüler ve tekrar edilen hikâyelerle de ölümsüzleştirdiğini düşündüm. Karşımdaki rölyeflerde İsa’nın hikâyesi defalarca anlatılıyordu.
Katedraller dijital çağdan önce kurulmuş Animus’lar gibiydi: Işık, müzik, koku, heykel ve resim seni geçmişin hikâyesine sokuyor; hangi kahramana hayran olacağını, hangi acıyı kutsal sayacağını fısıldıyordu. Bugün aynı işi bazen sinema, bazen sosyal medya algoritmaları yapıyor.
Elhamra’nın Nasrî Saraylarının eşiğinden geçtiğimde suyun, geometrinin, yazının ve bahçelerin içinde kaybolmuş bir medeniyetin hâlâ konuştuğunu hissettim. Bir saray bazen Animus gibi çalışabilir: Seni geçmişe götürür. Fakat asıl soru geçmişe girebilmek değil, oradan nasıl çıktığındır.
Gördüğün kaybı yeni bir düşmanlık üretmek için mi kullanacaksın, yoksa artık kimsenin aynı şekilde kaybedilmemesi için mi hatırlayacaksın?
İspanya’daki üç Güneş tutulması ne anlatıyor?
Astrolojik olarak bu tutulma üçlemesi, merkezi kahraman ve iktidar arayışından ortak gelecek ve toplumsal sorumluluk sorusuna uzanan bir geçişi simgeliyor.
12 Ağustos’taki Güneş tutulmasını Malaga’da karşıladım. Beni etkileyen yalnız tutulmanın kendisi değil, yolculuğumla kurduğu eşzamanlılıktı. 2026’daki tam tutulmanın İspanya hattı Valencia’dan geçiyordu; 2027’deki tam tutulma bu kez Malaga ve Güney Endülüs üzerinden geçecek. 2028’deki halkalı tutulma ise Malaga’dan Valencia’ya uzanan geniş bir hattı yeniden birbirine bağlayacak.
Benim yolculuğum da Valencia’da başlayıp Malaga’da tamamlandı. Sanki gökyüzü, yerde yürüdüğüm yolu üç yıl boyunca ışık ve gölgeyle yeniden çizecek.
Astroloji olaylara neden olmaz; fakat zamanın ruhunu okumak için sembolik bir dil sunabilir. 2026 ve 2027’deki Aslan tutulmaları liderleri, kralları, ulusal gururu ve “hikâyenin merkezinde kim var?” sorusunu büyütüyor. 2028’deki Kova tutulması ise yönünü topluma çeviriyor: Bir arada yaşayabilecek miyiz? Farklılıklarımızı yok etmeden ortak bir gelecek kurabilecek miyiz?
İspanya açısından bu üçleme; monarşiyle toplum, merkezle özerk bölgeler, Katolik birlik anlatısıyla Endülüs ve Sefarad hafızası, sınır güvenliğiyle göçmenlerin insanlığı arasındaki gerilimleri görünür kılabilir.
Dünya açısından aynı sorular büyüyor: Yeni kurtarıcılar mı arayacağız, yoksa birbirimizin sorumluluğunu alabileceğimiz yeni topluluklar mı kuracağız?
Callum yolculuğunun sonunda geçmişten bir silah getiriyor. Benim elimdeyse notlarım, fotoğraflarım ve giderek çoğalan sorular vardı. Belki bu çağın ihtiyacı yeni silahlardan çok, daha geniş kâseler ve doğru sorulardır.
Ben cevabı bulduğumu söyleyemem. Hâlâ kendi Animus’umun içinde dolaşıyor, bana miras kalan hikâyeleri anlamaya çalışıyorum. Belki sen de bazen kendini aynı yerde buluyorsun.
Bugün bir an durup kendimize şu soruyu sorabiliriz: Bana miras kalan hikâyenin hangi bölümünü fark etmeden tekrar ediyorum?
Ve daha önemlisi: Atalarımızın savaşını mı sürdüreceğiz, yoksa birbirimizin hikâyesini taşıyabilecek kadar genişleyecek miyiz?