Tennessee Williams’la ayrıksı buluşma ‘Sırça Hayvanlar İnsanlar’
Yirminci yüzyıl Amerikan tiyatrosunun en önemli yaratıcılarından, yaşadıklarını ve duyumsadıklarını sık sık sahneye aktaran, yaşamı ve deneyimleri nerdeyse tüm eserlerinin ilham kaynağı olan Tennessee Williams’ın ilk başyapıtlarından, 1944’te prömiyer yapan ‘The Glass Menagerie’, yazarın en otobiyografik eseridir. Ülkemizde de çok kez sahnelenmiş oyunu Uğur Kanbay, bir sfrpztf yapımı olarak bu kez ‘Sırça Hayvanlar İnsanlar’ adıyla yönetiyordu.
Uğur Kanbay’ın yorumu Williams’ın en kırılgan metnini dekor, kostüm, ışık, müzik ve hareket tasarımlarıyla büyük başarıyla var edilmiş bir barda açıyordu. Loş ışıkların altında, insanlar eğlenip, öpüşüp, dans ederken anlatıcı rolünü de üstlenen Tom / Thomas Amerika ve dünyanın azgın ekonomik kriz yaşadığı 1930’larda, annesi ve kız kardeşiyle St. Louis’de bir bodrum katında zar zor geçindikleri zorlu dönemi anımsamaya başlıyordu. Baba 16 yıl önce aileyi terk edip gittiğinden beri bir zamanlar varlıklı, saygın bir Güneyli ailenin kızı olan anne Amanda yaşamını çocuklarına sıkı sıkı tutunarak sürdürmeye çalışmaktadır. Küçükken geçirdiği hastalık yüzünden bir bacağı sakat kalmış hassas ve içine dönük abla Laura kendini dış dünyadan soyutlamış, tüm ilgisini sırça hayvan koleksiyonuna vermiştir. Tüm ailenin geçimini temin etmek amacıyla çalıştığı ayakkabıcıdaki işinden nefret eden şair ruhlu, edebiyat ve sinema meraklısı Tom her gece sığındığı sinemalarda, filmlerin düş dünyasında avunmaya çalışmakta ve işini bırakma hayalleri kurmaktadır.
İçine kapanan Laura’yı ancak evliliğin yaşama döndüreceğini düşünen Amanda’nın, kızına Güney’in görgü kuralları içinde yetişmiş bir damat adayı bulma görevini Tom’a vermesi, annesinin baskısına boyun eğmek zorunda kalan Tom’un beraber çalıştığı okul arkadaşı Jim’i akşam yemeğine çağırması, beklenmedik şekilde Laura’nın yıkım yaşamasına sebep olur.
Baştaki bara geri dönüldüğünde oyun, kısa bir süre sonra evi terk ettiğini, kendini hiçbir yere ait hissetmediğini söyleyen Tom’un, vitrinde cam şişeler gördüğünde bile anılarında Laura’ya seslendiğini seyirciyle paylaştığı duygu dolu monoloğuyla son erer.
Uğur Kanbay, oyunu modern bir barda açıp yine aynı yerde sonlandırarak Williams’ın anlarını özgün anlatıdan daha da geriye, neredeyse düşsel bir ortama taşıdı. Ailenin içinde bulunduğu ürkünç sıkışıklığı ve yarattığı bilinçaltı hırçınlığı sırça hayvanları sahneye getirerek yansıttı. Her bir sırçanın koreografik olarak canlı var edilmesi dış dünyanın zalim baskısını aktarırken, Laura’nın baskıdan kaçtığı bilinçaltı katmanlarının farklılığını ve karmaşıklığını, sığındığı düş dünyasının derinliğini ve gerçeküstü yapısını açığa çıkarıyordu. Kanbay, metnin özüne inerek, Amanda’nın sorununun Laura’nın evde kalması değil, ‘sorunlu ve farklı’ çocuğuna kendisi göçüp gittikten sonra bakacak birinin olmayışı olduğunu ustalıkla hissettiriyor. Topallığın değil, içine kapanarak sırça hayvanlarının dünyasına kaçışının ötekileştirdiği Laura üzerinden hayali ve gerçek dünyaları iç içe geçirerek, beklenmedik derecede güncel bir yoruma ulaşıyor.
Uğur Kanbay yıllanmış bir modern klasiğe güncel ve parlak bir yorum getiren usta işi sahnelemesi ve başta kendisi olmak üzere, müthiş başarılı oyunculuklarıyla metni, hem benim gibi tanıyıp çok sevenler, hem de ilk kez izleyecekler için heyecan verici bir teatral deneyime çevirmiş.
Hokuscorpus’un yeni Kwahule yorumu
‘Jaz’
Ezgi Coşkun ve Ulaş Akşit’in 2022’de kurduğu Hokuscorpus’un ilk yapımı, müzikle görselliği ritüel benzeri bir estetikle birleştiren Koffi Kwahulé’nin keskin ve deneysel metni ‘Close Up’ olmuştu. İkinci yapımları yine Ezgi Coşkun’un çevirdiği ve yönettiği Kwahulé oyunu ‘Jaz’ oldu.
Fransızca yazan en önemli çağdaş sanatçılardan, Fildişi Sahili’nde doğan, oyuncu, yönetmen, oyun ve roman yazarı Koffi Kwahulé birçok kara derili mülteci Fransız yazar gibi, sömürge ülkelerine zorla benimsetilen Fransızcanın kurallarını yıkmayı ve yazım formlarını bozmayı bir kavga, bir özgürlük savaşı olarak görmüş, lisana boyun eğmemek için, onu farklı tınlatan başka bir iletişim kurma çabasını müzikal anlatımda bulmuştur. Yazı dilini caz estetiği üzerine kuran Kwahulé’nin metinleri oyun olarak yazılsa da, aslında bir müzik partisyonudur ve bir hikâyeden çok bir titreşim, bir ritim sunar. Dramaturgisi sessizliklerden, patlamalardan, tekrarlardan, doğaçlamalardan oluşan Kwahulé seyirciye bir anlatı sunmaz, onu bir ses alanına sokar. Travmanın, sessizliğin, direncin, utancın, parçalanmanın ritmini sahneye taşıyan, karakterleri ses kavramıyla yansıttığı ilk oyunu ‘Jaz’, sessizlikle geçiştirilen ‘sıradan’ bir toplumsal yaraya, tecavüze, bir kadının yaşamış olduğu travmayla başa çıkma çabasına, standart çizgisel anlatım yerine karakterin parçalanmış bilincine caz müziğindeki gibi ritimler, titreşimler, tekrarlar ve doğaçlamalarla ses veren bir müzikal monologdur.
Ezgi Coşkun çevirisinde metinin benzersiz şiirselliğiyle müziğini büyük başarıyla aktardı. Önder Kılavuz’un dört dörtlük animasyonu oyuna etkileyici bir çarpıcılık ve müthiş inandırıcı bir görsellik kattı. Coşkun’un yönetiminde failin diliyle kurbanın dili iç içe geçti; metin spiral gibi her tekrarda biraz daha derine indi ve bedeni, sesi ve ritmi ile kendisini bir enstrümana dönüştüren Firdes Üçlertoprağı, sahnede bir karakter değil, bir frekans yaratarak travmanın titreşimini sahneye taşıdı. ‘Jaz’ farklı, ayrıksı, çok iyi yazılmış, başarıyla Türkçeye aktarılmış sahnelenmesi, görselliği ve oyunculuğuyla çok etkileyici bir çalışmaydı.
‘Olga Maşa İrina Yine Üç Kız Kardeş’

Yarkın Ünsal’ın kurduğu ve eğitim verdiği YUSTUDIO çatısı altında şekillenip Anton Çehov’un ‘Üç Kız Kardeş’inden hareketle yazılan ‘Olga Maşa İrina Yine Üç Kız Kardeş’, huyu suyu birbirine benzemez üç kadın karakterin yüz yirmi beş yıldır içinde sıkışıp kaldıkları oyunda, kendileriyle, hayatla ve otoriteyle yüzleşmelerinin komik ve absürt öyküsüydü.
Bu küçük ama değerli bir mücevher, 20. yüzyıl başında giyilen beyaz, fırfırlı paçalı birer iç donu ile buna uygun birer beyaz atlet giymiş üç kadının arkalarından itilmiş gibi sahneye fırlamasıyla başlıyor. Karakterler, ‘Üç Kız Kardeş’in ilk perdesinin repliklerini söylerken, tüm diğerlerinin yer almadığı ve oyunun sadece üçüne yüklendiği bu yeni uyarlamayı eleştiriyorlardı. Neil Armstrong’un Ay’a ayak bastığında geçen ikinci bölümde karakterler uyarlamanın resmen bir rezalete, bir Çehov çorbasına dönüşmesine kızıyorlardı. Olga’nın yazılı metnin dışına çıktığı üçüncü perdeyse pandemide geçiyordu.
Dördüncü bölümde, dramaturg yönetmen Yarkın Ünsal’ın önerisiyle yazar Oya Denizyaran’dan farklı bir final geliyordu. Karakterler, hayatlarının kontrolünü ellerine alamadıklarını fark ettiklerinde replikler birbirine karışmaya başlıyor, kaçacaklarını hisseden yazar oyunu performatif bir çılgınlığa dönüştürüyordu. Beyinleri yıkanmış durumda bile iletişime geçen üçlü, tiyatronun görünmez dördüncü duvarını yıkarak kaçmayı başarıyorlardı.
Yarkın Ünsal, oyunu müthiş tempolu, kimi zaman çığırından çıkan bir absürt güldürü olarak yönetiyordu. Ekibin takım oyunculuğu da dört dörtlüktü. En önemlisi de özgün metne hep dışarıdan, keyifle gırgır geçerek bakan bu yorum, yüz yirmi beş yıl önce oyunlarının birer komedi olduğunu defalarca söylemiş olan Anton Pavloviç Çehov’a son derece sadık oluşuydu. İzleyebilmiş olaydı eminim ki hem çok eğlenir hem de çok beğenirdi.