Tarihçi ve yazar Simon Waldman'ın yeni kitabı ‘Looking for Elsewhere: The Jews of Turkey Then and Now / Başka Bir Yer Arayışı: Türkiye Yahudileri’nin Dünü ve Bugünü, Türkiye'de yaşayan Yahudilerin geçmişini, bugününü ve geleceğini bir araya getiriyor. Kitap, bir zamanlar yüz binlerle ifade edilen bir toplumun bugün neden bu denli küçüldüğünü, tarih, hafıza, dil, seküler kimlik ve kültür gibi temaları Türk-Yahudi tarihini daha geniş küresel akımlarla ilişkilendirerek ele alıyor. Kitap, yazarın kendi sesiyle ve tanıştığı insanların hikâyeleri, bakış açıları ve görüşleriyle örülüyor.
Hem tarihsel hem de kişisel bir anlatı sunan kitap, kapak fotoğrafını eşi Rivka Bihar'ın çektiği bir görselle açılıyor: denize, yani her zaman bir ‘başka yer’e bakan bir bakış. Simon ile kitabını, Türkiye Yahudi toplumunun bugünkü durumunu ve Türkiye Yahudilerinin diaspora için ne anlama geldiğini konuştuk.
Yeni kitabınız hayırlı olsun. Bu kitabı yazma fikri nasıl ortaya çıktı? Kitabınızın esin kaynağı nedir? Okuyucuları bu kitapta neler bekliyor?
Bu kitabı bir süredir yazmak istiyordum. Tarih içeren ama aynı zamanda kişisel ve okuması kolay bir anlatı sunmak istedim. Türkiye Yahudilerinin tarihinin bazen gölgede kaldığını veya yanlış anlaşıldığını düşünüyorum. Bunu adil bir şekilde, geçmişi, bugünü ve geleceği birbirine bağlayarak anlatmak istedim; ama aynı zamanda dışarıdan biri olduğum gerçeğine de saygı duyarak (evlilik yoluyla güçlü bir bağım ve ilgim olsa da) kendine özgü bir bakış açısı sunmak istedim.

Kitap Türkiye'de yaşayan Yahudilerin hayatlarına ışık tutuyor. Kitapta yer alan kişileri nasıl seçtiniz, hangi kriterleri kullandınız?
Geniş bir yelpazede insanla, gerçekten özgürce konuşmak isteyen kişilerle konuşmak istedim. Herkes böyle çalışmaların parçası olmak istemiyor ya da üzerine çok fazla dikkat çekilmesinden rahatsız oluyor. Yine de toplumu temsil edici sesler istedim, ama her zaman her mecrada adını duyduğumuz kişiler olmasın istedim. Ayrıca yayımlanmış eserlerdeki yazılı anlatılardan da yararlandım. Odak noktamı en iyi şekilde yansıtanları öne çıkardım.
Kitabın kapağı çok güzel. Tasarımının hikâyesini duymak isterim.
Teşekkür ederim! Fotoğrafı eşim Rivka Bihar çekti, mesajınızı kendisine ileteceğim; çok mutlu olacaktır. Denize bakan kapak görselinin fikri, Osmanlı döneminde 1492'de İber Yarımadası'ndan sürgün edildikten sonra pek çok Yahudi’nin Akdeniz yoluyla Türkiye'ye gelmiş olmasına dayanıyor. Görsel, aynı zamanda, geçtiğimiz yüzyıldan yakın zamana kadar ayrılmayı tercih edenleri de temsil ediyor.

Bu kitabı araştırırken ve yazarken yaşadığınız en şaşırtıcı ya da duygusal açıdan en zorlayıcı an neydi?
Kitabı bitirirken Türkiye hakkında Haaretz için bir yazı kaleme aldım. Bu yazı bir Türk gazetesinde köşe yazarlığı yapan biri tarafından ele alındı ve Twitter'da hakkımda küçümseyici bir yorum yaptı. Akabinde aldığım aşağılayıcı olarak yorumlanabilecek mesajların miktarı beni kişisel olarak rahatsız etmese de toplumdaki bazı kesimlerindeki nefret ve saldırganlığın boyutu konusunda gözümü açtı.
Haaretz yazısına gelen tepki, her ne kadar sizi kişisel olarak rahatsız etmese Türkiye hakkında yazma biçiminizi değiştirdi mi?
Hayır, yaklaşımımı hiç değiştirmedi. Ancak başkalarının neler yaşadığını fark etmemi sağladı.
Nesiller arasında temkinlilik açısından bir fark görüyor musunuz?
Kayedes, toplum düzeyinde sürüyor ve bu artık neredeyse kurumsallaşmış durumda; her ne kadar bazı sesli tepkiler olsa da (bunlar daha çok yurt dışında yaşayan Yahudilerden geliyor). Yahudi toplumu küçük; en azından siyasi konularda çok fazla değişim beklemek gerçekçi olmaz. Yine de bazı Yahudilerin, özellikle ama sadece değil, genç kuşaktan olanların, kendilerini ‘Musevi’ yerine ‘Yahudi’ olarak tanımladığını ya da yabancılara Türkçeleştirilmiş bir isim yerine gerçek isimlerini söylediğini fark ediyorum. Bu çok olumlu bir gelişme ve bunu yapanları takdir ediyorum.
Türkiye Yahudileri, zengin Ladino/Sefarad mirasını modern Türk kimliğiyle nasıl dengeliyor?
Nostalji yoluyla. Türkiye'de Ladino'yu konuşan Yahudi sayısının çok azaldığı, ama hafızasının "altın çağ" düşüncesiyle ve hafızanın kurumsallaştırılmasıyla korunduğu bir dönemdeyiz. Ladino'nun yeniden canlanmasından ziyade bir zamanlar konuşulduğunu hatırlama, belgeleme ve insanları bu konuda eğitme dönemine giriyoruz. Sefarad mirası genelinde de durum aynı. Daha az insan Sefarad yemekleri pişiriyor ama daha çok insan tarifleri yazıya döküp kaydediyor. Şarkılar ve müzik için de aynısı geçerli. Bu, gerilemekte olan bir topluluğun belirtisi; farklılığın kamusal ifadesinin en hafif tabirle hoş karşılanmadığı bir topluluğun belirtisi. Bu çabalar yanlış değil, hatta takdire şayan olduklarını düşünüyorum. Ama kolektif hafıza ile tarih aynı şey değil ve burada bir denge olması gerekiyor.
Okuyucular kitabınızı bitirdikten sonra tek bir mesaj ya da duyguyla ayrılacak olsaydı, bunun ne olmasını isterdiniz?
Hoşgörüsüzlüğün tehlikeleri ve topluluğun önemi. Dindarlığın azaldığı bir çağda yaşıyoruz, bu da sorun değil; ben de dindar değilim. Ama gelenek önemlidir ve genç insanların Yahudiliklerinin en azından bir yönünü sadece sahiplenmekle kalmayıp gelecek kuşaklara aktarması gerekir. İlk adım bunu düşünmektir.
Diasporadaki diğer Yahudi topluluklarına yönelik bir başka önemli mesaj da şu: Türkiye, ders çıkarılacak bir örnek; 1927 nüfus sayımında 85 bin Yahudi’nin sayıldığı bir ülke. İstanbul'un yüzde 8-14'ü Yahudi’ydi, bugünkü New York'a benzer bir oran. Bugün bu sayı zar zor 14 bin. Bu gerileme başka topluluklarda da yaşanabilir; Kanada, Fransa, İngiltere ve hatta ABD bile bunu dikkate almalı. Yahudiler, özellikle kendilerini liberal ve demokratik olarak tanımlayan ülkelerde, sivil haklarına sahip çıkmalı ve önyargıya karşı mücadele etmeli.
Bu proje üzerinde çalışmak, Türkiye Yahudi toplumu ya da Türkiye hakkındaki bakış açınızı beklenmedik şekillerde değiştirdi mi?
Küçük ama görüş ve tutum açısından son derece çeşitli bir topluluk. Genç insanların hem enerjik hem zeki olduğunu gördüm, bu da geleceğe inancımı tazeledi. Ama yaşlılarla konuşmayı da çok sevdim; eski günleri anlatma biçimlerine bayıldım. Çok keyif aldığım sohbetler gerçekleştirdim. Pek çok açıdan bu, geçmişi özleyen bir topluluk. Bir tarihçi olarak bununla bağ kurabiliyorum.
Bu kitabın, bölgedeki azınlık kültürleri ve tarihi hakkındaki daha geniş tartışmaya nasıl katkıda bulunmasını umuyorsunuz?
Bu çok önemli bir soru. Can sıkıcı olan şu: Yahudiler Türkiye Cumhuriyeti'ne toplumsal hayatın hemen hemen her alanında katkıda bulundu, ama Türk ulusunun bir parçası olarak tam anlamıyla kabul edilmediler. Aynı şey genel olarak Ortadoğu Yahudileri için de söylenebilir, Fas'tan Irak'a kadar. Ortadoğu devletlerinin ve sömürge sonrası elitlerin (Arap dünyası söz konusu olduğunda) başarısızlıklarından biri de budur, Arap milliyetçilerinin Yahudileri ulusa dâhil edememesi. İslamcıların ise bunu denemesi bile söz konusu değildi. Bu, Yahudilerin ticaret, teknoloji, sanat, kültür, müzik, edebiyat gibi alanlardaki katkılarına rağmen böyle. Sonuç olarak Ortadoğu, bu temel başarısızlık yüzünden daha yoksul.
Türkiye’ye dönersek; örneğin MIT profesörü Daron Acemoğlu çok popüler olan ‘Uluslar Neden Başarısız Olur’ kitabının ortak yazarı, Nobel Ödülü sahibi. Acemoğlu İstanbul doğumlu. Ulusal bir kahraman olması gerekirdi. Ama eleştirel biri olduğu ve Ermeni kökenli olduğu için göz ardı ediliyor ve daha az takdir görüyor. Bu, azınlıkları ulusun bir parçası olarak kabul edememeyi ve eleştirmenleri toplumun sağlığı ve güçlenmesi için temel derecede önemli olarak benimseyememeyi yansıtıyor. Büyük bir utanç.
Azınlıklara ve eleştirmenlere karşı tutum konusunda gidişatı nasıl görüyorsunuz — iyileşiyor mu, kötüleşiyor mu, yoksa aynı mı kalıyor?
Aşağı yukarı aynı kalıyor, çünkü geriye çok az Müslüman olmayan azınlık kaldı; her ne kadar Yunan Halki Ruhban Okulu konusunda bazı olumlu gelişmeler olmuşsa da. Ama bu, Yunanistan ile ilişkilerin kötüleşmemesi şartına bağlı. Pek çok açıdan burada belirleyici olan siyaset. Yine Acemoğlu örneğine dönersek, lisesini Türkiye'de okumuş olmasına rağmen, koronavirüs aşılarından birinin keşfinde merkezi rol oynayan Uğur Şahin ya da Özlem Türeci kadar övülmüyor; oysa onlardan sadece biri Türkiye'de doğup Almanya'da büyüdü, diğeri hem Almanya'da doğdu hem de orada büyüdü.
Şu sıralar üzerinde çalıştığınız yeni projeler var mı? Bugünlerde neyle meşgulsünüz?
Şu anda bazı fizibilite çalışmaları yapıyorum. Bazen kâğıt üzerinde iyi görünen bir kitap ya da proje fikri pratikte öyle olmuyor. Ama kibbutz hareketinin geçmişi, bugünü ve geleceği üzerine bir çalışma yapmak istiyorum.
Kitabı okumak isteyenler bir kopyasını nereden edinebilir?
Dostumuz Amazon Türkiye'den. Bağlantısı: amzn.eu/d/09DHRIA4
Kapanış olarak, okuyuculara — özellikle kendi aile tarihini kayıt altına almak isteyen genç Türkiye Yahudilerine — eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Türkiye Yahudileri hakkında daha çok kitap yazılıp yayımlanmasını arzuluyorum. Aile üyelerinizin hayatlarının ve hikâyelerinin kayıtlarını tutun, neye katkıda bulunduklarını yazın. Onları yazıya dökün, kayıt altına alın, fotoğrafları dijitalleştirin ve hem topluluk içindeki hem de dışındaki tarihçilerle paylaşmaktan çekinmeyin.
Somut bir adım atmak isteyenler için, yurt içindeki ya da yurt dışındaki üniversite ve araştırma kurumlarının belge ve bilgi çağrılarını takip etmekte fayda var. Elinizdeki hiçbir şeyi atmayın, bu konularla ilgilenen başkalarıyla bağlantı kurun, koruma ve dijitalleştirme projeleri için burslara başvurun. Ama ilk adım, aile fotoğraflarının ve yazılı kayıtların değerli olduğunu kabul edin. Türkiye'deki daha fazla genç Yahudi’nin kendi tarihini araştırması harika olurdu; büyük bir ilgiyle karşılaşacağınızı ve bu süreçte harika dostluklar kuracağınızı göreceksiniz.
Söyleşimizin sonuna gelirken, yeni çalışması için Simon Waldman’ı tebrik ediyor; aynı zamanda değindiği önemli başlıkların altını çiziyoruz. Göç, gelenek, süreklilik ve Yahudi tarihi gibi konular, Yahudi çalışmaları literatüründe önemli bir yer tutarken, özellikle Türkiye Yahudilerinin deneyimleri hâlâ hak ettiği ölçüde ele alınmış değil. Bu açıdan Waldman’ın çalışması, yalnızca çok katmanlı bir araştırma alanına ışık tutmakla kalmıyor, farklı coğrafyaların ve deneyimlerin Yahudi tarihi içindeki yerini yeniden düşünmek için de önemli bir kapı aralıyor. Üstelik bu başlıkların yansımalarını akademinin farklı alanlarında da görmek mümkün.
Şalom ArtıOnsekiz olarak, farklı bakış açılarını tek bir çerçeveye indirgemeden, bu tür çalışmaların taşıdığı akademik ve tarihsel katkıyı görünür kılmanın da önemli olduğunu düşünüyoruz.
Bu tür çalışmaların çoğalması, farklı hikâyelerin ve perspektiflerin araştırma dünyasına kazandırılması dileğiyle…
Çeviri notu: Özgün söyleşi İngilizce gerçekleştirilmiş olup, Türkçe’ye Liza Cemel tarafından çevrilmiştir.