Amadeo Modigliani kısa ve yoğun bir hayat yaşadı; yoksulluk, hastalık, aşk, alkol ve uyuşturucu arasında savrulurken kendine has bir resim dili yarattı. Johnny Depp´in´ yönettiği ´Deliliğin Kanadında Üç Gün´ filmi, Modigliani´nin hayatının yalnızca üç gününe odaklanıyor. Ancak bu kısa zaman dilimi, ressamın çalkantılı yaşamını, kırılgan ruh dünyasını ve bütün bunların özgün bir sanat diline nasıl dönüştüğünü anlamak için yeterli ipuçları sunuyor.
Baştan belirteyim ki, bu yazı bir film eleştirisi metni değil; sadece, izleme fırsatı bulduğum ‘Modi: Deliliğin Kanadında Üç Gün’ün bana düşündürdüklerini paylaşmak istedim. Filmin 72 saatlik hikâyesinden yola çıkarak “Modigliani nasıl bir insandı ve o insanın iç dünyası resimlerine nasıl yansıdı?”yı kendimce tahlil etmeye çalıştım.
Film, I. Dünya Savaşı’nın sürdüğü 1916 Paris’inde geçiyor. Sefarad bir aileden gelen İtalyan asıllı Amadeo Modigliani, sokaklarda serserilik yapan, parasız, huzursuz, öfkeli ve çoğu zaman sarhoş bir ressamdır. Kendisini başkalarına “Modi; ressam ve Yahudi” cümlesiyle tanıtıyor. Bu kısaltılmış ismi, aynı zamanda Fransızca ‘lanetli’ anlamına gelen ‘maudit’ ile eş seslidir.

Paris: Bıçağın sırtındaki hayat
1906’da Livorno’dan Paris’e gelen genç ve yetenekli ressamın önünde yeni bir hayat vardır. Paris, sanatın merkezidir. Burada kendisini geliştirecek, yeni akımlarla karşılaşacak, eserlerini gösterecek ve ressam olarak kabul görecektir. Nitekim kısa sürede dönemin önemli sanat çevrelerinin içine girer; Picasso, Brâncuși, Soutine, Utrillo gibi sanatçılarla aynı ortamı paylaşır. Başlarda dengeli ve makul bir yaşam sürdüren Modi, heykele ilgi duyar, resim yapar, kendi sanat dilini arar. Ama Paris, ona hayal ettiği ilgiyi göstermez. Modigliani’nin hikâyesine bakarken belki de en çok burada durmak gerekiyor. Çünkü onun sonradan içine düştüğü durumu yalnızca ‘bohem sanatçı’ klişesiyle açıklamak kolay değil. İçki, haşhaş, kavgalar, yoksulluk, düzensiz ilişkiler... Bunların hepsi bir süre sonra Modigliani’nin hayatının ayrılmaz parçaları haline gelir. Borçlarını karşılamak için resimlerini para niyetine kullanır, bir şişe şarap için hiç tereddüt etmeden bir heykelini meyhaneciye verirdi. Ayrıca girdiği öfke krizlerinde günlerce emek verdiği işlerini acımadan yırtar, kırar, yok ederdi. Paris, onu yalnızca bir sanatçı olarak beslemedi; aynı zamanda yaraladı da. Değer görmemek, dışlanmak, sanat çevresindeki rekabet ve giderek derinleşen hayal kırıklığı onu kendi içine kapanan ve tüketen bir döngünün içine itti. Bu üç gün, aslında ressamın hayatındaki büyük çelişkinin özeti gibi; gitmek isteyen ama kalmaya mecbur olan; görülmek isteyen ama göz ardı edilen; yaşamak isteyen ama kendini bitiren biri... Bir zamanlar sanatına güvenen, bir gelecek kurmaya çalışan adam, giderek hayata olan inancını kaybeder. Ve içine girdiği bu girdaptan bir daha çıkamaz. Buna rağmen Modigliani sanatından vazgeçmez. Tam tersine sanat hayatında tutunabildiği tek daldır.
Başı sık sık polisle belaya giren genç adam, Paris’ten ayrılmayı düşünür. Ancak ressam dostları Maurice Utrillo ve Chaïm Soutine ile yazar sevgilisi Beatrice Hastings onun bu kararından vazgeçirirler. Galericisi Léopold Zborowski ise ona önemli bir koleksiyoncunun, Maurice Gangnat’ın Paris’e geleceğini ve resimleriyle ilgilenebileceğini söyler.
Modigliani’nin sanatı
Modigliani’nin 35 yıllık ömrüne sığdırdığı aşklar, sefalet ve tutku, portrelerindeki o tanıdık ama tam olarak çözemediğimiz hüzünle yan yana geldiğinde, sanatına başka türlü bakmaya başlıyoruz. Ve ilginç olan, hayatındaki bütün bu gürültünün resimlerine aynı biçimde yansımamasıdır. Tam tersine, Modigliani’nin portreleri son derece sessizdir. Uzun boyunlar, oval yüzler, badem biçimli ya da kapalı gözler, sade arka planlar... Portrelerindeki insanlar sanki dünyanın bütün karmaşasından uzaktırlar. Sokakta kavga eden, hayata öfkelenen Modigliani’nin karşısındaki tuvalin üzerinde bambaşka bir insan vardır: Sessiz, kırılgan ve mesafeli… Sanatçı, hayatında gerçekleştiremediği dengeyi tuvalde kurar gibidir.
Modi’nin kadınlara duyduğu ilgi yalnızca hayatındaki ilişkilerle sınırlı değildi; kadın bedeni, sanatının da en önemli konularından biriydi. Çok sayıda nü resim yaptı. Üstelik bu resimler, döneminin alışılmış güzellik anlayışından oldukça farklıydı. Uzun bedenler, belirgin kalçalar ve doğrudan izleyiciye bakan kadınlar… Sanatçı, kadın bedenini ne gizliyor ne de onu kusursuz bir güzellik nesnesine dönüştürüyordu, sadece kendi bakışıyla yeniden biçimlendiriyordu. Kadınlara duyduğu yakınlık, onları resmederken yalnızca bedenlerini değil, ruhlarını da görmesini sağlıyordu.
1917’de Berthe Weill Galerisi’nde açtığı sergideki nü tabloları büyük tepki çekti; sergiye gelen polislerin müdahalesiyle bazı eserlerin kaldırılması istendi ve sergi kısa sürede kapatıldı. Bu olay, sanatçının Paris’te yaşadığı kabul görmeme duygusunun da çarpıcı bir örneğiydi. Bugün milyonlarca dolarla ölçülen o tablolar, o günlerde fazla açık bulunmuştu.
Baeaudlaire’in sözcükleri filmin ismine ilham oldu
Fransız yazar-şair Baudelaire, 23 Ocak 1862 tarihli ‘Kalbim Çıplak’ (Mon cœur mis à nu) adlı günlüğünde şu cümleyi yazar: “J’ai senti passer au-dessus de moi le souffle de l’aile de la folie.
L'aile de la folie, Türkçeye ‘Deliliğin kanadı’ olarak çevrilebilir. Dolayısıyla filmin İngilizce adı olan ‘Modì, Three Days on the Wing of Madness’ ile Baudelaire’in ‘L’aile de la folie’ ifadesi arasındaki benzerlik kesinlikle dikkat çekici.
Filmin en çarpıcı sahnesi

Modi, Léopold Zborowski’nin verdiği müjdeyle yeni bir heyecana kapılır; zengin koleksiyoner Maurice Gangnat (Al Pacino), eserlerini beğenmiş ve satın almak için Paris’e doğru yola çıkmıştır. Nihayetinde Gangnat ve Modi bir otel lobisinde buluşurlar. Belki filmin en akılda kalıcı kısmı Modi’yle Gangnat’ın sanat, sanatçı ve hayat üzerine karşılıklı diyalogları ve de heykeline yüksek bir fiyat biçen koleksiyonere eserini satmayan Amedeo’nun şu sözleriydi: “Ben sizden çok daha zenginim. Siz sadece var oldunuz, bense yaşadım...”
Modigliani, hayatında bulamadığı değeri ve huzuru, resimlerinde yarattığı o sessiz dünyada buldu. Hayatı kısa sürdü; ama Paris’te kaybettiği kendisini, tuvalin üzerinde yeniden kurmayı başardı.