1936 doğumlu sivri dilli Bulgar şair, oyun yazarı, romancı Stefan Tsanev’in Hıristiyan tarihinin en önemli savaşçı ermişlerinden Jeanne d’Arc’ın yaşamı ve ölümünden esinlenerek 1990’da yazdığı, Türkiye’de birkaç kez sahnelenmiş ünlü oyunu ‘Jan Dark’ın Öteki Ölümü’nün yeni yorumu TiyatroAdam tarafından sahnelendi.
Yakılmadan önceki gece zindanda geçen oyunda, asıl Jeanne d’Arc İngilizlere karşı savaşırken ölmüş, Peder Ladvenus, zina suçundan ölüm cezasına çarptırılmış kumpanya oyuncusu Jeannette’e mahkemede nedamet getirmiş Jeanne d’Arc’ı oynarsa hayatının bağışlanacağını söylemiştir. Cellat Tanrı’nın on emrinin muhasebesini, Jeanette ertesi gün yargıçlara söyleyeceklerinin provasını yaparken sıra dışı bir Tanrı Jeanne’ı ziyarete gelir. Tanrı, Cellat ve Jeanne’ın tartışmalarıyla oyun, insanlık onurunun, entrikaların, ihanetin, özgürlük ve bağımsızlık mücadelesinin, halkla yönetenler arasındaki uçurumun, vatanseverliğin ve dinin çağlar boyu bir sömürü yöntemi olarak kullanılmasının eleştirildiği, kahramanlık kültü, delilik ve inanç kavramlarının irdelendiği absürt, hınzır bir karanlık güldürüye evrilir.
Parlak yorumuyla seyirciye bir ayna tutan yönetmen Deniz Özmen, oyunun tarihsel bir fantezi olmadığını, günümüz insanının açmazlarına, inanç ve inançsızlıklarına, yazgısıyla mücadelesine tanıklık ettiğini başarıyla aktardı. Arada canlandırdığı Tanrı’nın gücünü yitirmiş oluşuna, göklerin demokrasiye boyun eğmesine alaycı olmayan, sevecen bir acımayla yaklaştı. Antitezi Berk Yaygın güçlü ve kendinden emin bir cellat oldu. Pelin Abay Jeanne / Jeannette ikilemini ustaca var ederek, Jeannette olarak yaşamak mı, Jeanne d’Arc gibi yaşamak için ölmek mi? çelişkisini elle tutulur hâle getirdi.
Reka Kolektif’in yeni oyunu
‘Jonas’la Evlenmek’

Reka Kolektif’in yeni oyunu ‘Jonas’la Evlenmek’, göç etme arzusu ile Türkiye’de kalma inadı arasında sıkışmış Y ve Z kuşaklarının ortak hayali, farklı ve daha iyi bir hayat, yeni bir başlangıç arayışı, Avrupa’da yaşama düşlerine ironik ve çarpıcı bir dille dalga geçerek baktı. Gitmek–kalmak ikilemiyle sıkışmışlığı, büyük ödülün İsveçli Jonas’la evlenip AB vatandaşlığı kazanmak olduğu kurgusal bir evlilik yarışması üzerinden eğlenceli bir araf olarak aktaran hikâye, sadece bir hayalin peşinden gitmekle yetinmeyip, daha iyi bir yaşam beklentisinin ardındaki kimlik krizlerini, arzuları, hayal kırıklıklarını, bireysel ve kolektif kırılmaları sahneye taşıdı. Jonas erkek adı olsa da sadece bir kişi değil, onunla evlenmek çıkış yolunu simgeleyen bir kavram olduğundan, stüdyodaki dört yarışmacıdan birinin erkek oluşu şaşırtıcı değildi.
Evlilik yarışması formatı üzerinden ilerleyen, reality şov estetiğinin canlı kamera kullanımı gibi çağdaş sahneleme teknikleriyle desteklendiği oyun, tarzın her türlü bayağılığının ekrana yansıyan yorumlarıyla günümüzün canlı TV şovlarıyla da hınzırca dalga geçiyordu. Yarışmayı TV izleyicisine aktaran fondaki ekran, oyunun beşinci karakterine dönüşüyor; bir yandan tuvalette yalnız kaldıklarında iç sesleriyle gerçek kişiliklerine dönen yarışmacıları canlı olarak olası TV seyircisine aktarıyor, diğer yandan anonsları ve son derece yüzeysel yorumlarıyla, yarışmanın sunucusuna dönüşüyor.
Jonas’la Evlenmek, bireysel arzuların ve ortak çıkmazların sınırında gezinen, gerçekliğin katman katman açıldığı, iyi yazılmış, ustalıkla sahnelenmiş, iyi oynanmış başarılı bir oyun.
‘Bekleyen Dargın Anılar’

Ahmet Sami Özbudak’ın Talin Azak’ın öyküsünden uyarlayarak yönettiği ‘Bekleyen Dargın Anılar’, ‘görülme’ arzusuyla geçen bir ömrün ardından, kırklı yaşlarına merdiven dayamış Terzi Yadigâr’ın sıradan hayat hikâyesine odaklanıyor.
Annesinin teyellenip bir kenara atılmış kumaş gibi gördüğü kırık kalpli Yadigâr, sevgisiz bir evde büyümüş, sevdiği gibi sevilmek isterken, mutluluğu hep başkalarında, başkalarının mutluluğu olarak izlemiş, hikâyelerinin hep yardımcı oyunculuğunu üstlenmiş bir kadın.
Hatıralarıyla yüzleşip geçmişin gölgeleriyle hesaplaşırken, çocukluk aşkının hayal kırıklığını, yalnızlığını, dostlukların yıllar içinde değişmesini, taşıyıp bir türlü dillendiremediği duyguları paylaşırken en derin yaralarını bile bir kahkahayla tedavi eden, seyirciyi de bu samimi yüzleşmeye gülümseyerek ortak edebilen güçlü bir karakter.
Ahmet Sami Özbudak bu tek kişilik oyunu yazarken sanki Pınar Yıldırım’ı düşünmüş, rolü onun için yazmış. Oyuncusu ile kadının eli her değdiğinde canlanan cansız mankenleri ve kuklaları bir orkestra gibi yönetiyor. Değme sanatçıya taş çıkartan şarkılarıyla, bir karakterden diğerine ustalık ve inandırıcılıkla geçen oyunculuğuyla, seyirciyle anında benzersiz bir ilişki kuran içtenliğiyle Yıldırım bu orkestranın hem bütün enstrümanları hem assolisti hem şefiydi. H
‘Kalabalık Sofra’
‘Kalabalık Sofra’, giderek yalnızlaştığımız bir dünyada aidiyete duyduğumuz ihtiyaç ve birlikte olma arzumuz üzerine bir araştırma.
Bir masa etrafında altı kişi.
Masayı kuruyorlar, dağılıyor.
Yeniden kuruyorlar, dağıtılıyor.
Bir kez daha kuruyorlar, dağıtıyorlar.
Yine de bir masanın etrafında, altı kişi, devam ediyor.
Bir arada olmanın kırılgan ama ısrarcı ihtimaliyle…
Stilize bedensel hareketleri, özellikle anlaşılmaz kılınmış konuşmalarıyla dans tiyatrosuna yakın duran bu sözsüz çalışma ustalıkla günümüzün yaşamını, insan ilişkilerini, iletişim ve iletişimsizliği birebir yansıtmayı başarıyor. Anlatılması çok güç, izlenmesi müthiş etkileyici bir tiyatro olayı.
NHK’dan çok başarılı ‘MeToo’ oyunu
‘İlk Bakışta’
NKT, Avustralyalı oyun yazarı eski avukat Suzie Miller’ın MeToo döneminin ortasında yazdığı ‘İlk Bakışta / Prima Facie’ oyunuyla birkaç kez İstanbul’a geldi. Hukuk, vicdan ve deneyim arasındaki kırılgan sınırları sahneye taşıyan, izleyiciyi adalet kavramını yeniden düşünmeye davet eden bu tek kişilik oyunun yönetmenliğini Barış Ayas, dramaturgisini M. Burak Dikilitaş yaptı.
İlk Bakışta, adaletlerini asla alamayan kadınlar ve serbest bırakılmamaları gerekirken serbest kalan erkekler üzerinden hukuk sisteminin adaletsizliğini açığa çıkaran önemli bir oyun.
Rabia Zehra Şafak’ın canlandırdığı genç, kültürlü Tessa, mesleğinde başarılı, erkekler tarafından, erkekler için tasarlanmış bir oyunun kurallarını ustaca öğrenmiş bir savunma avukatı. Hukukun kurallarına, kanıt sistemine, yargı mekanizmasının işleyişine sarsılmaz bir inançla bağlı Tessa, cinsel saldırı davalarında erkekleri savunurken bile, hukuka ve adalete yürekten inanıyor; suçlu olabilecek bir adamın cezasız kalmasının kendi hatası değil, sadece polisin ve jürinin başarısızlığı olduğunu düşünüyor. Ta ki kendisini bir tecavüz mağduru olarak tanık kürsüsünün diğer tarafında bulana dek. Tessa’nın beş yıldır tanıdığı, bir kez de cinselliği paylaştığı bir meslektaşı, keyifli başlayan bir randevunun sonunda onunla rızası olmadığı hâlde seks yapmıştı. Bunun tecavüz olduğunu bilen ancak bu tür olaylara defalarca tanık olan Tessa, suç duyurusunda bulunmanın onu bir yere götürmeyeceğinin farkında olsa da özellikle annesinin teşvikiyle, avukat meslektaşını suçlamaya karar veriyor. Mahkemeye çıkmadan önce yıllarca bekledikten sonra kendisini nihayet, sayısız kez baktığı ama hiç oturmadığı tanık kürsüsünde, yıllardır ustalıkla kullandığı hukuk sisteminin karşısında buluyor. Hikâyesinde boşluklar bulan savunma avukatının, davayı erkek iş arkadaşına göre daha iyi bir pozisyon elde etmek için uydurduğu suçlamasıyla karşı karşıya kaldığında, asla suçlunun polis veya jüri olmadığını, her şeyin her zaman çapraz sorgulamaya bağlı olduğunu fark ediyor…
Başta Tessa olmak üzere oyunun bütün karakterlerini canlandıran başrol oyuncusundan çılgın, durmaksızın fiziksel ve duygusal bir katılım bekleyen oyunda Rabia Zehra Şafak’ın izleyiciyi hem büyüleyip hem dehşete düşüren, metnin dramatik geçişlerini ustaca yöneten ödüller almış yorumu çok başarılı. Kazanamayacağını bile bile tanık kürsüsüne çıkma kararı veren Tessa’yı cinsel saldırı yasasının yanlış yorumunun simgesine dönüştürüyor.