VİZYONDA
The Odyssey
“Belki de Odysseus’un asıl yolculuğu eve değil, kendinedir.”
Yaz aylarının vasat vizyon takvimi bu aya da maalesef yansımış durumda.
Christopher Nolan'ın epik Odyssey uyarlaması, bütün yaz sezonu sinemasını adeta kendi sırtında taşıyor. Nolan'ın merakla beklenen, 70mm çekimiyle tarih yazan epik mitolojik uyarlaması, dünya çapında gişe rekorları kırarak, şimdiden senenin en çok hasılat yapan filmi olma yolunda... Görkemli skalası, mükemmel görselleri ve oyunculuğu için beğeni toplayan film, ayrıca IMAX kameralarıyla 70mm formatında çekilen ilk yapıt olarak büyük ilgi uyandırdı. Global olarak 2000 IMAX sinemasından sadece 41 tanesinin 70mm formatına uygun olması ve bu yüzden filmin yarısının ekrana sığmaması eleştirilen bir konu oldu. Fakat karşı fikir olarak da sinemanın geleceği için dev bir adım olduğu savunuluyor.
Son yazıda, pek yakında bölümünde önerdiğim ‘The Odyssey’ filmini yakın zamanda izleme ayrıcalığım oldu. İstanbul'daki IMAX sinemalarının kısıtlı olması, bu ekranların gece gündüz dolu olmasına yol açtı ve bilet bulmak hayli zordu. Başladığı ilk saniyeden seyirciyi içine çekmesinde bu devasa ekranların da oldukça etkisi var.
Antik Yunan'ın en ünlü şairi Homer tarafından yaklaşık 2800 sene önce anlatılan, asırlarca sözlü performanslar ile hayatta tutulan hikâye, Truva Savaşından sonra on sene boyunca evine dönmeye uğraşan İthaka Kralı Odysseus ve ekibinin zorlu yolculuğunu konu alıyor. Günümüze kadar uzanan temaları ve öğretileri, muhteşem karakterleri, felsefi çıkarımları ve özünde insancıl bir hikâye olması bu ölümsüz eserin kalıcı olmasının başlıca sebepleri… İnsan zafiyetini sonu gözükmeyen, acıklı bir yolculukla anlatan, aile ve sevgiyi en derinden hissettiren ve tek başına macera türünün temellerini atan bir eser.
Fakat Nolan bu duygusal yüklü insanlık mücadelesini bir kenara koyup, sadece olay ve görsele odaklanarak, etkileyici sahneden sahneye geçen bir film yönetmiş. Tahmin ettiğim üzere, filmin Amerikanlaştırılmış İngilizcesi, mitolojik bir hikâye izlediğini seyirciye unutturup, eserin ciddiyetini azaltıyor.
Son senelerin kalıplaşmış diyalog sahneleri, çok fazla sayıda, çok uzun süreli ve gereksiz derecede açıklayıcı. Seyirciyi adeta aptal yerine koyup, kendi başına hissetmesine ve düşünmesine izin vermiyor. Politik arka plana, kraliyet isimlerine ve tanrıların gazabına sayısız atıfta bulunması, zaten ağır olan bir senaryoyu daha da yorucu yapıyor.
Bu kadar diyalog ağırlıklı bir üç saatte, bu kadar az duygusal derinlik ve anlamlı konuşma olması senaryoyu içi boş hissettiriyor. Hollywood'un en popüler aktörleri ise bu yükün altından başarılı performanslarına rağmen kalkamıyor. Filmin sadece üç ayda çekilmiş olması, bütün aktörlerin senaryoyu dahi okumadan filmi yapmaya razı olmaları, Zendaya ve Charlize Theron gibi oyuncuların sadece suratlarını göstermeye gelmişçesine sıradan performansları bunların birkaç göstergesi.
Anne Hathaway ve Tom Holland ise banal yazılmış anne-çocuk ilişkisi ile ellerinden geleni yapmayı denerken, Robert Pattinson karaktersiz ve sinir bozucu bir antagonisti kalbini vermeden, klişe bir alışmışlıkla canlandırıyor. Ünlü suratlardansa, gerçekten aylarca bu rollere giren başarılı oyuncuların elinde detaylı incelemeler ve çarpıcı diyaloglar olsaydı, ancak o zaman bu estetik zenginliği aynalayabilirlerdi.
Sadece keyif alıp, hiçbir şekilde derinlik veya hikâyenin asıl ruhunu anlamaya çalışmayacak seyircilerin bu yorumları gereksiz bulması çok olasılıklı. Daha ilgili okuyucular için, Nolan'ın kariyerinin en başarılı filmlerini kardeşi Jonathan'la yazdığını fark etmek, bu eserin özünü anlamak ve senaryo olarak eksiklikleri görmek bence filmin kalıcı olup olmadığının çok daha önemli bir simgesi olacaktır. Şahsi kanaatimce, Nolan acilen senaryo yazmayı başkasına devretmeli ve sadece teknik unsurlara odaklanmalı.
Negatif başladığıma bakmayın, film birçok teknik unsurdan şaheser, anlatı, ses/müzik ve görsel olarak bir başyapıt ve Matt Damon çok güçlü bir başrol performansı ile öne çıkıyor. Anlatının geçmişe gidip gelen kurgusu o kadar sarmalayıcı, naratifin ilerleme şekli o kadar vurgulayıcı ki, bu unsurların bu kadar gölgesinde kalması üzüyor. Kronolojik bir anlatı takip etmeyerek eski bir hikâyeye yeni ve heyecanlı bir soluk katıyor. Neredeyse üç milenyumluk bir eseri tazeleyen, adeta sonraki sahnede ne olacak diye seyirciyi koltuklara yapıştıran, uzun süresine göre kısım kısım su gibi akan bir film. Yunan mitolojisinin klasik canavarları ve efsanelerin yeniden uyarlanması yenilikçi ve çok etkin bir hayal gücünün eseri. Sisler içinde beliren Sirenler, dehşet verici realizmde bir Cyclops, sonunda doğru temsil edilen feminist Circe bunlardan sadece birkaçı. Bu sihirli dünya ekranda mükemmel bir netlik ve kalite ile canlanıyor.
Nolan, aksiyon ve gerilim filmlerinden aşina olduğu bu taktikleri tarihsel kurguya çok ustaca bir şekilde oturtmayı başarmış. ‘Inception’ın aksiyon unsurları ve ‘Interstellar’ın muhteşem geniş ekran imgelerinin izleri filmin her tarafında. Savaş sahneleri tüyler ürpertici gerçeklikte, filmde neredeyse hiç bilgisayarla eklenmiş insan kullanılmamış olması ve her şeyin binlerce kostümlü arka plan oyuncusuyla gerçekleştirilmesi takdire şayan.
Müzik çok başarılı olmasına rağmen gerçekten bazen sağır edici yükseklikte ve dikkat çekmek için gereksiz yerlerde kullanılmış. Görsel ipuçları seyirciyi daha çok yönlendirebilir, daha az yakın çekim ve çok daha fazla orijinal sahne kullanılabilirdi (Özellikle tekrar tekrar gösterilen Truva şehri bir yerden sonra yeter dedirtti).
Aksine, çekim destinasyonları şahane. Her bir ada ayrı güzellikte, zorlu tekne yolculuğunun detayları inanılmaz ve adeta o devirde dünyanın ücra köşelerinde hissettiriyor. Deniz ve kumlar, silahlar ve zırhlar adeta hissediliyor, bu sayede film elde tutulabilir bir kalite kazanıyor, bu ince detayların dünyası hayatta olmayan unsurlara hayat veriyor.
Odysseus'un karakter olarak işlenmesi oldukça detaylı. Kendisinin bir kral ve yönetici olarak verdiği şaibeli kararlarını askerlerini ve ailesini nasıl etkilediği çok güzel anlatılıyor. Bu adam gerçekten de eve dönmek istiyor mu dedirtmekle kalmayıp, dönmeye karar verene kadar ki dilemmasını ferahça aktarıyor. İki tarafını da gözler önüne seriyor: Hem sorumluluk sahibi bir lider hem de aklını yitirmek üzere intihara meyilli bir kazazede. Damon ise Hollywood'un eve döndürmek için en çok para harcadığı aktör olarak yine üzmüyor.
Nolan derinlemesine bir anlatı sunmak yerine, yüksek bütçeler, özel efektler, hareketli sahneler ve estetik çekicilik üzerine kurulan ana akım sinemasına kayma hatasında bulunmuş. Eserin aynı zamanda özüne dönük bir içsel yolculuk olduğunu unutuyor.
Bana kalırsa, tam olarak da senenin en destansı filmi olduğu için, bu kadar müthiş bir hikâye daha iyisini hak ediyordu. Beklentilerimi karşılamamış olmasına rağmen çok beğendiğimi de söylemeden geçmeyeyim. Sadece seyir zevki olarak incelersek, inanılmaz keyifli ve sürükleyici bir tecrübeydi ve her anlamda modern sinema için çok önemli bir adım oldu.
Hâlâ izlemediyseniz, tatilden döndüğünüz an güzel sinemaya olan özleminizi gidermenizi şiddetle öneriyorum.
***
ARŞİVDEN
Perfect Strangers

‘Cebimdeki Yabancı’ filminin aslen bu mükemmel İtalyan yapımdan esinlendiğini biliyor muydunuz?
Cevabınız evet olabilir, çünkü bu film Guinness Dünya Rekoru'na imza atarak tam 24 farklı ülkede adapte edildi. Farklı isimlerle, farklı platformlarda yayılmış adaptasyonların karşınıza çıkmış olmasına hiç şaşmam. Filmin temellerini bu kadar evrensel yapan en önemli unsurlar düşük bütçeli tek bir evde geçmesi, dramatik efekti ve herkesin iç korkularını dışa vurması.
Psikolojik bir durum komedisi olarak, her ülkede sosyal medyanın modern ilişkilere etkilerini yerel ve kendine has bir senaryo ve ünlü oyuncularla işliyor.
Rutin bir akşam yemeği için buluşan üç evli çift ve bekar arkadaşları, ilişki terapistliği ve telefon kullanımı hakkında bir muhabbete girerler. Herkes bir şey sakladıkları ortaya çıkmasın düşüncesinden, önerilen bir oyuna hayır diyemezler. Oyun şundan ibarettir: Telefonlar masaya konulur, gelen her arama ve mesaj herkesle paylaşılır.
Çiftlerin birbirinden sakladığı tüm sırlar ortaya döküldükçe, eşi benzeri görülmemiş domestik bir kaos gecelerini mahveder. Bekar arkadaşlarının gizli hayatı ise çok farklı bir açıdan herkesi ayağa kaldırır.
Hem ilk orijinal yapım olarak en özgün senaryoya sahip, hem de İtalyanların gürültülü ve toksik hali sayesinde kendini daha da izleten bir yapım.
Özellikle Türk versiyonunu beğenen seyirciler için, diyalog ve sahne benzerliklerini fark etmek ve filmin ince farklılıklarını görmek çok keyif verici olacaktır. Filmin sonlarına doğru tartışılan sahte huzur ve alternatif gerçeklik konularının da nasıl farklı bir şekilde incelendiğini görmek de ayrıca enteresan.
DİJİTAL PLATFORMDA (NETFLIX)
The Wonderful Story of Henry Sugar

Yazımızı hafif ve kısa bir notla sonlandırırken, uzun süredir önermek istediğim bir Wes Anderson yapımından bahsetmek istedim.
Sadece 40 dakika olmasına rağmen masalsı hikâyesini rengârenk bir paletle resmeden eser kesinlikle iz bırakıcı.
Benedict Cumberbatch, dünyadaki her casinodan men edilmiş kumar bağımlısı bir zengin rolünde. Bir gün, gözleri kapalı görebilen bir adamın hayatı ve sırlarını içeren bir kitap eline geçer.
Kendisinin bu sırları çözmesini ve adamın gizemli macerasını eş zamanlı takip ederken, zamanın nasıl geçtiğini anlamadığımız bir öykü doğar. Ben Kingsley ise yoga güçlerini kullanıp dünyayı mest eden kör guru rolünde çok sempatik.
Filmin stilini ve anlatımını beğenen izleyiciler, platforma önerilen kısmından veya yönetmenin profilinden ulaşabilecekleri Poison, the Rat Catcher ve The
Swan üçlemesine de göz atmalı.
Hepsi 17 dakika olan bu üç kısa film, aynı aktörler ve aynı sıcak renkli anlatımla hayata geçirilen sempatik uyarlamalar.