•Netanyahu´nun hâlâ önemli avantajları bulunmaktadır. Deneyimi, uluslararası ilişkilerdeki ağı, sadık seçmen kitlesi ve kriz dönemlerinde güçlü lider imajı onu yarışın en güçlü aktörlerinden biri olmaya devam ettirmektedir. Bu nedenle 2026 seçimlerini “Netanyahu´nun kesin kaybedeceği” bir seçim olarak değerlendirmek doğru değildir. Daha doğru tanım, İsrail siyasetinin uzun yıllardır ilk kez Netanyahu´nun kazanmasının da kaybetmesinin de eşit derecede mümkün göründüğü bir döneme girmiş olmasıdır. •Sonuç olarak seçim gecesi açıklanacak sandalye dağılımı kadar, seçim sonrasında başlayacak koalisyon görüşmeleri de İsrail´in siyasi geleceğini belirleyecektir. Bu nedenle 27 Ekim seçimleri yalnızca bir seçim değil; saldırılar sonrası İsrail´in nasıl yönetileceğine ilişkin kapsamlı bir siyasi karar niteliği taşımaktadır. oKayra Kocagil – www.medyascope.tv
Bibi’nin şansı seçim sonrası koalisyonları şekillendirme gücünde olacak. Bibi daha önce de seçimlerden birinci çıkamasa da her türlü ilkesinden ödün verip koalisyon kurabildiğini göstermişti. Bibi’yi geleneksel bir siyasetçi pragmatizminden daha da uzaklaşarak ilkesiz olmaya mecbur kılan bazı kişisel nedenler söz konusu. Burada Bibi’nin puro düşkünlüğü devreye giriyor! Uzun süredir yargı sürecinde olan yolsuzluk dosyalarına göre Bibi, İsrailli iş insanlarına yaptığı kıyaklar karşılığında puro almış. Hediye edilen bu lüks puroların değerinin 200 bin doları bulduğu iddia ediliyor. Bibi hakkında yolsuzluk soruşturması başlatıldığından beri araya COVID-19, savaşlar ve türlü türlü siyasi entrikalar girdi. Bibi, doğal olarak, başbakanlığı kaybetmesi halinde hapse girmekten korkuyor. O yüzden iktidarda kalmak için yapmayacağı bir şey yok.
Bibi’nin gündemini kontrol etmek için ekim ayındaki seçimlere giderken ve sonrasında koalisyon görüşmeleri boyunca daha da saldırganlaşması sürpriz olmayacaktır. Bu da İsrail’in Filistinliler’e ve bölgedeki diğer hasımlarına yönelik askeri operasyonlarına devam etmesi anlamına geliyor. Zaten her durumda, İsrail’de parçalı kimlik siyaseti üzerine oturan sistemin yakın gelecekte bölge istikrarına katkıda bulunacak şekilde değişmesini beklemek saflık olur. Ancak dünyanın her yerinde olduğu gibi, İsrail’de de makul seçmenler var. Demokratik siyasetin oyunlarının nasıl sonuçlar doğuracağını öngörmek zor. Yine de bir de bakmışsınız ki bu kez “komutan” kazanmış!
Tamamı :https://www.ekonomim.com/kose-yazisi/bibinin-purolari-ve-israil-siyasetinin-gelecegi/909288
https://x.com/ussal/status/2083086275104432554
İsrail, İran ve onun bölgedeki müttefiklerine karşı varlığını korumak amacıyla savaştı. Netanyahu askerî tehditlerle sert biçimde mücadele etti, fakat siyasi kariyerini inşa ettiği alanda kaybetmeye başladı.
Netanyahu’nun yükselişi, Amerikalıları İsrail’in tezlerine ikna etme becerisi sayesinde mümkün olmuştu. Başbakanlık yıllarında ise sanki ikna etmeye artık ihtiyaç kalmamış gibi davrandı.
Soğuk Savaş boyunca oluşan Batı desteğini, 11 Eylül sonrasında gelişen “teröre karşı savaş” atmosferini ve Amerikan toplumunda onlarca yıl boyunca varlığını koruyan doğal İsrail sempatisini kalıcı gerçekler olarak gördü.
Oysa siyasi iklim değişmişti.
Netanyahu ise söylemini değiştirmedi.
İsrail’e yönelen yeni eleştirileri anlamaya çalışmak yerine bunların büyük bölümünü antisemitizmin yeni tezahürleri olarak değerlendirdi.
Böylece İsrail’in kamu diplomasisi de giderek savunmacı bir çizgiye çekildi.
Eleştirileri yanıtlamak veya yeni kuşakları ikna etmek yerine, eleştirenlerin niyetini sorgulayan bir dil benimsendi.
Netanyahu’nun kamu diplomasisini ikinci plana attığı yalnızca söyleminde değil, kabine tercihlerinde de görüldü. Özellikle Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir’in Gazze’ye yönelik soykırıma davet çıkaran sert açıklamaları, İsrail karşıtı çevrelerin en sık kullandığı propaganda malzemelerinden biri haline geldi. Netanyahu ise koalisyon dengeleri nedeniyle bu söylemleri açık biçimde sahiplenmese de sınırlandırmadı.
…
İsrail, Netanyahu döneminde aşınan Amerikan desteğinin sonuçlarını uzun yıllar hissedebilir.
Üstelik sorun artık yalnızca Demokrat Parti’nin ilerici kanadıyla sınırlı değil.
Bağımsız seçmenler arasında Filistinlilere duyulan sempati ilk kez İsraillilere duyulan sempatiyi geçmiş durumda. Kamuoyu araştırmaları, Amerikalıların önemli bir bölümünün İsrail’e artık eskisine göre daha olumsuz baktığını gösteriyor.
Cumhuriyetçi seçmenlerin bir kısmı bile Obama döneminde kabul edilen büyük askerî yardım paketlerinin sürdürülmesine eskisi kadar sıcak yaklaşmıyor.
İsrail’in geleneksel toplumsal destek kaynaklarından biri olan genç Evanjelikler arasında da belirgin bir uzaklaşma gözleniyor.
Washington’da onlarca yıl boyunca neredeyse tartışmasız kabul edilen iki partili İsrail mutabakatı, tarihte ilk kez bu ölçüde kırılgan görünüyor.
Netanyahu’nun siyasi mirası da büyük ölçüde bu tabloyla anılacak gibi görünüyor.
Bu sonucun tamamen önlenebilir olup olmadığı elbette tartışılabilir.
Ancak Foer’in vardığı sonuç daha temel bir noktaya işaret ediyor.
Netanyahu’nun en büyük başarısı, Amerikalıları İsrail’in güvenliğinin kendi çıkarlarıyla da örtüştüğüne ikna edebilmesiydi.
En büyük başarısızlığı ise, değişen dünyada aynı insanları yeniden ikna etmeye ihtiyaç duyduğunu fark edememesi oldu.”
Tamamı :https://fikirturu.com/jeo-politika/netanyahu-amerikayi-nasil-kaybetti/
27 Ekim’de yapılacak seçimler, yalnızca Binyamin Netanyahu’nun iktidarda kalıp kalmayacağına ilişkin bir yarış değildir. Asıl mesele, İsrail’in mevcut kurumsal düzenindeki sınırlı denge ve denetim mekanizmalarının korunup korunamayacağıdır. Yargı, ordu, istihbarat ve polis dâhil olmak üzere devlet aygıtının, dinî-milliyetçi sağın Yahudi egemenliği anlayışına daha doğrudan tabi kılınıp kılınmayacağı da bu seçimle şekillenecektir.
Burada eşitlikçi bir düzen ile aşırı sağ arasında yapılacak bir tercihten söz edilmemektedir. Mücadele, Filistinlilerin haklarını zaten sınırlandıran mevcut Siyonist düzen ile bu sınırları daha da ortadan kaldırmayı amaçlayan saldırgan ve yayılmacı bir Siyonizm anlayışı arasında yaşanmaktadır. Bugünkü hükûmet İsrail tarihinin en sağcı hükûmeti olarak tanımlanıyor olabilir. Ancak daha kötüsünün ortaya çıkması hâlâ mümkündür.
Yargının yetkilerinin daraltılması, polis üzerindeki siyasi denetimin artırılması ve ordu ile istihbarat kurumlarının hükûmete sadakat temelinde yeniden şekillendirilmesi, yalnızca devlet içindeki güç dengesini değiştirmeyecektir. Bu kurumların sınırlı özerkliğinin aşındırılmasıyla işgal altındaki Filistin topraklarının fiilî ilhakı hızlandırılabilir, İsrail vatandaşı Filistinlilerin zaten sınırlı olan siyasi eşitliği daha da geriletilebilir ve devletin Yahudi karakterine yöneltilen itirazların güvenlik tehdidi olarak kodlanması kolaylaştırılabilir.
Tamamı : https://www.fokusplus.com/dosya-siyaset/israilin-yeni-siyasi-fay-hatti-kim-yeterince-siyonist
7 Ekim, Netanyahu açısından halka anlatılabilecek bir zaafın çok ötesinde. Bu nedenle Netanyahu, söz konusu olayın yarattığı siyasi yükü hala taşıyor ve konuyu mümkün olduğunca gündemden uzak tutmaya çalışıyor.
Anketlerde ortaya çıkan 7-8 vekillik farkın kapanması zor olsa da Netanyahu savaşmaya devam edecek. Dahası muhalefet de henüz Knesset’te çoğunluğu garantileyebilmiş değil. Sonuç olarak, kaybettiği senaryoda dahi Netanyahu’nun yargılanarak sessizce hapse girmesi çok makul bir beklenti olarak görülmüyor. Netanyahu, 2021’de de hükümeti kuramamıştı. Ancak karşısındaki koalisyonun zaaflarının ve istikrar sorunlarının farkındaydı. Nitekim bu yapıyı bir yıl içinde bölmeyi başardı. Ancak bu sefer karşısında Eisenkot var.
Öte yandan, Netanyahu'nun seçimleri kaybetmesi halinde kurulacak olası bir hükümet, İsrail'in ne Batı Şeria ne de Gazze'deki politikalarını etkilemeyecektir. Olası bir koalisyon senaryosundan iki devletli çözümü dayatacak ve buna kamuoyundan destek devşirecek bir dinamizm beklemek de mümkün değil. En iyi senaryoda daha az popülizm ve daha az radikalizmin İsrail’in politikasını şekillendirebileceği değerlendirilebilir. Örneğin, mevcut aktörlere bakarak olası bir alternatif koalisyondan, Filistin otoritesine daha fazla alan açan ancak yerleşim yerlerinden feragat etmeyen daha stratejik bir bakış açısı beklenebilir. Sonuç olarak, İsrail’in Gazze ve Filistin meselesine yönelik politikasında kozmetik bazı hamleler dışında kapsamlı bir değişim ummak hata olur.
Netanyahu’nun Washington ziyaretinden sonra ortaya çıkan tablo, ABD-İsrail ittifakının sona erdiği anlamına gelmiyor. İsrail, Amerikan dış politikasında önemli bir güvenlik ortağı olmayı sürdürüyor ancak bu ortaklık, Netanyahu’ya Türkiye üzerinde sınırsız bir veto yetkisi vermiyor. ABD’deki İsrail yanlısı lobi kuruluşları, Evanjelik çevreler ve İsrail’e yakın Kongre üyeleri hala etkili ancak bu çevrelerin Trump yönetiminin Türkiye’ye yönelik stratejik yaklaşımını değiştiremediği görülüyor.
…
Haziran 2026’da gerçekleştirilen araştırmada Amerikalı seçmenlerin yüzde 48’inin Washington'ın İsrail’e gereğinden fazla destek verdiğini belirtmesi, bu dönüşümün önemli göstergelerinden biri. Sonuç olarak, 28 Temmuz görüşmesinde Netanyahu, Trump üzerindeki etkisini yeniden tahkim ettiğini söylemek güç olmakla birlikte İsrail'in halen ABD açısından bir güvenlik aktörü konumunu koruduğunu da söylemek mümkün.
Tamamı : https://www.aa.com.tr/tr/analiz/netanyahunun-washington-trafigi-nasil-okunmali/4014760
Bir zamanlar pilotları havada ortak tatbikat yapıyordu, İsrail Anadolu Kartalı tatbikatlarının ABD ile önemli katılımcılarındandı; şimdi bırakın ortak tatbikatı karşılaşmamak için bile yoğun çaba harcıyorlar.
Türkiye ve İsrail, 21. yüzyıla imzaladıkları askeri ve ekonomik anlaşmalarla Orta Doğu'da iki yakın müttefik olarak girmişti.
Ancak bu yakın ilişki, 2000'li yıllardan itibaren yaşanan siyasi krizler ve bölgesel gelişmeler nedeniyle büyük bir değişime uğradı.
İki ülke ilişkileri 2026 yılı itibarıyla gelmiş geçmiş en düşük seviyesinde.
Hatta tarihi bir stratejik rekabet ve kopuş evresine girmişe benziyor.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu sık sık karşılıklı birbirleri aleyhine sert açıklamalar yapıyor.
İsrail'de 27 Ekim'de yapılacak genel seçimler öncesi Netanyahu, Türkiye'yi İran'dan sonra İsrail için "yeni ana stratejik tehdit" olarak lanse ediyor.
Peki Türkiye-İsrail ilişkileri bu noktaya nasıl geldi?
İkili ilişkilerde dinamikler, nasıl ve ne yönde değişebilir?
https://www.youtube.com/watch?v=nCE1FbAb97c
Benjamin Netanyahu, İsrail tarihinin en deneyimli ve en başarılı siyasetçilerinden biri olarak kabul edilmektedir. Buna rağmen 2026 seçimleri, kariyerinin en zorlu mücadelelerinden biri olarak değerlendirilmektedir. Bunun nedeni yalnızca güçlü rakiplerin ortaya çıkması değil, aynı zamanda son üç yılda yaşanan gelişmelerin seçmen davranışını önemli ölçüde değiştirmesidir.
İlk ve en önemli unsur, 7 Ekim saldırılarının yarattığı güven kaybıdır. Netanyahu uzun yıllardır siyasi meşruiyetini büyük ölçüde güvenlik alanındaki başarısı üzerine inşa etmişti. Ancak İsrail tarihinin en büyük güvenlik zafiyetlerinden birinin onun döneminde yaşanması, bu temel söylemi ciddi biçimde zedeledi. Kamuoyu araştırmaları, saldırının sorumluluğu konusunda hükümete yönelik eleştirilerin hâlâ güçlü olduğunu göstermektedir.
İkinci unsur, Gazze’ye yönelik saldırıların uzamasıdır. Saldırıların ilk dönemlerinde kamuoyunda geniş destek gören askerî operasyonlar, zaman içinde artan ekonomik maliyetler, uzun süre silah altında kalan yedek askerler ve rehinelerin kurtarılamaması nedeniyle daha fazla sorgulanmaya başlanmıştır. Özellikle rehinelerin ailelerinin düzenlediği protestolar, hükümet üzerindeki toplumsal baskının sembollerinden biri hâline gelmiştir.
Üçüncü unsur ekonomik etkidir. Savunma harcamalarının artması, turizm gelirlerindeki düşüş, yatırımcı güvenindeki dalgalanmalar ve askeri operasyonlar nedeniyle iş gücü piyasasında yaşanan sorunlar günlük yaşamı doğrudan etkilemektedir. İsrail ekonomisi güçlü temellerini korusa da seçmen davranışında yalnızca güvenlik değil yaşam maliyeti de giderek daha önemli bir faktör hâline gelmektedir.
Dördüncü unsur, muhalefetin güvenlik konusunda daha ikna edici isimler çıkarabilmesidir. Geçmiş seçimlerde Netanyahu’nun en büyük avantajı güvenlik alanında rakipsiz görülmesiydi. Ancak Gadi Eisenkot gibi eski üst düzey askerlerin siyasete girmesi, bu üstünlüğü kısmen ortadan kaldırmıştır. Artık yönetim değişikliği isteyen seçmenler için güvenlikten ödün vermeden farklı bir lider seçme ihtimali bulunmaktadır.
Beşinci ve belki de en kritik unsur ise koalisyon matematiğidir. İsrail’de seçimler yalnızca oy oranlarıyla kazanılmamaktadır. En büyük parti olmak, hükümeti kurmak için yeterli değildir. Sağ blok içindeki küçük partilerden birinin baraj altında kalması veya beklenenden düşük performans göstermesi, Likud birinci parti olsa bile Netanyahu’nun çoğunluğu kaybetmesine neden olabilir. Benzer şekilde muhalefetin küçük partileri parlamentoda güçlü şekilde temsil edilirse hükümet kurma görevi farklı bir lidere verilebilir.
Bununla birlikte Netanyahu’nun hâlâ önemli avantajları bulunmaktadır. Deneyimi, uluslararası ilişkilerdeki ağı, sadık seçmen kitlesi ve kriz dönemlerinde güçlü lider imajı onu yarışın en güçlü aktörlerinden biri olmaya devam ettirmektedir. Bu nedenle 2026 seçimlerini “Netanyahu’nun kesin kaybedeceği” bir seçim olarak değerlendirmek doğru değildir. Daha doğru tanım, İsrail siyasetinin uzun yıllardır ilk kez Netanyahu’nun kazanmasının da kaybetmesinin de eşit derecede mümkün göründüğü bir döneme girmiş olmasıdır.
Sonuç olarak seçim gecesi açıklanacak sandalye dağılımı kadar, seçim sonrasında başlayacak koalisyon görüşmeleri de İsrail’in siyasi geleceğini belirleyecektir. Bu nedenle 27 Ekim seçimleri yalnızca bir seçim değil; saldırılar sonrası İsrail’in nasıl yönetileceğine ilişkin kapsamlı bir siyasi karar niteliği taşımaktadır.
…
27 Ekim 2026 seçimleri, İsrail’in yalnızca yeni hükümetini belirleyecek bir parlamento seçimi olmanın ötesinde, ülkenin 7 Ekim sonrasında şekillenen yeni siyasi düzenine ilişkin kapsamlı bir referandum niteliği taşımaktadır. Yaklaşık yirmi yıldır İsrail siyasetinin en baskın aktörü olan Benjamin Netanyahu, bu seçimlerde yalnızca güçlü bir muhalefetle değil; saldırıların yarattığı güven kaybı, ekonomik maliyetler, değişen seçmen tercihleri ve giderek karmaşıklaşan koalisyon matematiğiyle karşı karşıyadır.
Temmuz 2026 kamuoyu araştırmaları, İsrail siyasetinde tek bir partinin belirleyici olduğu dönemin büyük ölçüde geride kaldığını göstermektedir. Likud hâlâ ülkenin en büyük partisi olsa da sağ blok tek başına hükümet kurabilecek çoğunluğa ulaşamamaktadır. Benzer şekilde muhalefet bloğu da seçimlerden birinci çıkması hâlinde dahi yeni ortaklara ihtiyaç duyacaktır. Bu tablo, İsrail siyasetinin giderek daha parçalı ve koalisyonlara bağımlı bir yapıya dönüştüğünü ortaya koymaktadır.
Seçimlerin şuana kadar ki en dikkat çekici aktörlerinden biri ise Gadi Eisenkot olmuştur. Güvenlik alanındaki tecrübesi ve operasyon döneminde hükümete yönelttiği eleştiriler sayesinde yalnızca yeni bir parti lideri değil, Netanyahu sonrası dönemin en güçlü alternatiflerinden biri olarak öne çıkmaktadır. Bunun yanında Arap partileri ve seçim barajında bulunan küçük sağ partiler de hükümet denklemini doğrudan etkileyebilecek aktörler hâline gelmiştir. Bu nedenle seçim gecesi açıklanacak sonuçlardan çok, ardından başlayacak koalisyon görüşmeleri İsrail’in siyasi geleceğini belirleyecektir.
Bununla birlikte seçim sonucundan bağımsız olarak İsrail’in temel güvenlik önceliklerinde köklü bir değişim beklenmemektedir. İran’ın bölgesel etkisi, Gazze, Lübnan sınırı ve ABD ile stratejik ortaklık, hangi hükümet kurulursa kurulsun dış politikanın merkezinde yer almaya devam edecektir. Değişebilecek olan, bu hedeflere ulaşmak için izlenecek diplomatik yöntemler ve uluslararası aktörlerle kurulacak ilişkilerin niteliğidir.
Türkiye açısından da benzer bir tablo söz konusudur. Olası bir hükümet değişikliği iki ülke arasındaki diplomatik üslubu yumuşatabilir ve iletişim kanallarını güçlendirebilir. Ancak Suriye, Filistin, İran ve Doğu Akdeniz gibi yapısal meseleler varlığını koruyacağı için seçimlerin Ankara-Tel Aviv ilişkilerinde köklü bir dönüşüm yaratması beklenmemektedir.
Sonuç olarak 2026 İsrail seçimleri, yalnızca bir iktidar değişimi ihtimalini değil; operasyonlar sonrası dönemde İsrail toplumunun nasıl bir güvenlik anlayışı, nasıl bir yönetim modeli ve nasıl bir dış politika istediğini de ortaya koyacaktır. Bu nedenle 27 Ekim gecesi açıklanacak sandalye dağılımı, yalnızca yeni hükümetin değil, İsrail siyasetinin önümüzdeki yıllardaki yönünün de en önemli göstergelerinden biri olacaktır.
Tamamı :https://medyascope.tv/2026/07/28/israil-secim-yolunda-netanyahunun-en-zor-sinavi/
İsrail ve Filistin Yönetimi arasında 1995 yılında imzalanan Oslo Anlaşması'ndan hareket ederek Batı Şeria’daki durumu özetleyelim.
Oslo Anlaşması’yla birlikte Batı Şeria, A, B ve C olarak adlandırılan 3 bölgeye ayrılmıştır.
C Bölgesi, İsrail’in kontrolü altındadır.
B Bölgesi, Filistinli sivillerin ve İsrail güvenlik güçlerinin kontrolü altındadır.
A Bölgesi ise tamamen Filistinlilerin kontrolü altındadır.
Batı Şeria açısından A Bölgesi büyük önem taşıyor.
Çünkü Filistinlilerin yaşadığı kentlerin, kasabaların, köylerin büyük bir çoğunluğu A Bölgesi'ndedir.
İsrail Hükümeti ve ordusundan önceden izin almadan İsrailli sivillerin A Bölgesi’ne girişi yasaklanmıştır.
Söz konusu yasak, bölgede bulunan ve Yahudiler ile Hristiyanlar için kutsal olan bazı mezar yerlerini ziyaret etmek isteyenler için de geçerlidir.
A Bölgesi'ne çıkan yolların üstünde bulunan İbranice, Arapça ve İngilizce levhalarda, bölgeye İsrail vatandaşlarının giremeyeceği uyarısı vardır.
Batı Şeria’nın farklı noktalarındaki Filistinlilerin, akraba ziyareti başta olmak üzere farklı nedenlerle A Bölgesi’ne girişi serbesttir.
Ama ne levhaları ne de İsrail ordusunun uyarılarını dikkate almayan İsrailliler A Bölgesi’ne giriyorlar.
İsrailli yetkililer ise bu duruma bazı ekonomik nedenlerden ötürü göz yumuyor.
Çünkü İsraillilerin önemli bir bölümü A Bölgesi’ne araba tamiri, market alışverişi ve diş tedavisi başta olmak üzere daha ucuz mal ve hizmet alımı için girmektedir.
Bölgedeki Arap otomobil tamircilerinin, İsrail’deki tamircilerin aldığı ücretin yarısından daha azını istemesi, daha ucuza ikinci el de olsa yedek parça temin etmesi, İsraillilerin A Bölgesi’ne gelmesine yol açıyor.
İsrailliler, marketlerden daha ucuza sigara, içki, ekmek, yumurta, gıda maddeleri, tüp gaz vb. ürünler almak için de A Bölgesi’ne geliyorlar.
Obama’nın Beyaz Saray Genel Sekreteri ve 2028’de Demokrat Parti’nin başkan aday adaylarından Rahm Emanuel, New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani ile yaptığı görüşmeyi anlattı:
“Ona dedim ki: ‘Bak, sen babanın oğlusun. Ben de babamın oğluyum. Sen “Nehirden denize” diye slogan atıyorsun.
Bunun anlamı, Holokost’u yaşamış Yahudiler için bir Yahudi yurdu olmaması demektir.’
Bunu iyi dinle: Bunun olması için önce benim cesedimi çiğnemen gerekir.”
🔺Rahm Emanuel’in babası; 1946’da Kudüs’te King David Oteli bombalayıp 71 kişiyi öldüren, 1948’de Der Yasin Köyü’nde yüzlerce Filistinli’yi katleden Yahudi terör örgütü Irgun’un militanıydı.
https://x.com/serbestiyetweb/status/2082809804746027404
Planın işe yaramayacağına dair pek çok neden olduğu gibi, herkesin bunun bir şekilde işe yaramasını umması için de birçok neden var.
Gazze'deki iki milyondan fazla Filistinli, en kötü koşullarda yaşıyor: yaygın hastalıklar, korkunç sefalet; aynı şekilde İsraillilerin de 7 Ekim'de yaşananlar nedeniyle Hamas konusunda endişelenmek için meşru nedenleri var.
Ancak bu konuda birçok koşul sözkonusu.
Bu, İsrail'in de Gazze topraklarından çekilmeyi kabul etmesine bağlı; oysa aslında İsrail, bu bölgedeki kontrolünü daha da derinleştiriyor.
İsrail hükümetinden bu konuda resmi bir yanıt gelmemiş olsa da, dün Kahire'deki müzakerelerde önemli ilerlemeler kaydedildiğine dair haberler çıktığında, Netanyahu'nun ofisi başbakanlık adına bir açıklama yayımlayarak tüm sürece soğuk duş etkisi yarattı.
İsrail'de ekim ayında seçimler yapılacak ve tüm siyasi yelpaze oldukça sağda; başka bir deyişle, Filistinlilere taviz verilmesine karşı.
Dolayısıyla, bu planın işe yaramamasının pek çok nedeni var.
Tamamı :https://www.bbc.com/turkce/articles/c70gx2gke5ro
https://www.youtube.com/watch?v=iJTi2sX2pkc
Bu çalışma kapsamında incelenen gelişmeler göstermektedir ki Trump döneminde ABD-İsrail ilişkilerinde tamamen yeni bir ittifak kurulmamış, ancak uzun yıllardır devam eden stratejik ortaklık daha açık, daha kararlı ve daha görünür bir şekilde uygulanmıştır. Bu durum İsrail'in güvenlik algısını güçlendirirken, Filistin sorununun çözümüne ilişkin diplomatik süreci zorlaştırmış ve İran ile yaşanan rekabeti daha da derinleştirmiştir. Dolayısıyla Trump'ın İsrail politikası, kısa vadede iki ülke arasındaki ilişkileri güçlendirmiş olsa da uzun vadede Orta Doğu'daki istikrar açısından hem fırsatlar hem de yeni riskler ortaya çıkarmıştır.
Sonuç olarak Trump dönemi, yalnızca ABD ile İsrail arasındaki ikili ilişkiler açısından değil, Orta Doğu'nun siyasi dengeleri ve uluslararası güvenlik açısından da önemli sonuçlar doğuran bir dönem olmuştur. Önümüzdeki yıllarda ABD yönetimlerinin İsrail'e yönelik politikalarının nasıl şekilleneceği, Filistin sorununun geleceği, İran ile ilişkiler ve bölgesel güvenlik ortamı üzerinde belirleyici olmaya devam edecektir.

https://teyit.org/analiz/cin-haritalardan-israil-ismini-kaldirdi-mi
Çalışmanın temel iddiası, Yahudilikte kipanın özellikle Ortodoks gelenekte zamanla normatif bir sembole ve kamusal alanda vazgeçilmez bir dinî kimlik göstergesine dönüşmesine karşın İslam’da sarık ve takkenin hiçbir dönemde bağlayıcı bir ibadet normu haline gelmediği, aksine sünnet, örf ve kültürel pratikler çerçevesinde değerlendirildiğidir. Yahudi hukukunda kipa, Tanrı’nın mutlak hâkimiyetinin sürekli bir hatırlatıcısı olarak halahik bir derinlik kazanmış ve minhag (yerleşik gelenek) üzerinden bağlayıcılık kazanmıştır. Buna mukabil İslam geleneğinde sarık ve takke,Kur’an’da bağlayıcı bir hükme konu olmamış, fıkıh literatüründe ise ibadetin geçerlilik şartı olarak değil,daha çok takva, huşu ve vakar gibi ahlâkî tutumlarla ilişkilendirilen İslamileşmiş kültürel unsurlar olarak varlık göstermiştir.
Tamamı : https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/5799028
Gayrimüslimlerin zorunlu askerlik kapsamına alınması ancak II. Meşrutiyet’in ilanından sonra mümkün olmuş ve 7 Ağustos 1909 tarihli düzenlemeyle askerlik yükümlülüğü tüm Osmanlı tebaasını kapsayacak şekilde genişletilmiştir. İmparatorluktaki gayrimüslim cemaatler arasında askerlik hizmetine en olumlu yaklaşan kesim Osmanlı Yahudileri olmuştur. Yahudi basını ve aydınları askerliği vatandaşlık kimliğinin bir gereği olarak sunmuş; cemaat kura törenlerine coşkuyla katılırken gönüllü askerlik başvuruları basında geniş yer bulmuştur.
Hahambaşı Hayim Nahum, askeri düzenleme henüz resmiyet kazanmadan önce harekete geçerek hükümete Yahudi askerlerin dinî ihtiyaçlarına yönelik talepleri içeren bir muhtıra sunmuştur. Fakat askeri alımların resmi olarak başlamasıyla Yahudi cemaatinin de diğer gayrimüslim cemaatler gibi çeşitli yollarla askerlikten kaçınmaya çalıştığı görülmüştür.
Tamamı : https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/6066105
Bugün hâlâ cevabı bilinmeyen birçok soru var. Van Yahudileri resmî bir tehcir emrine tabi tutuldu mu? Malları nasıl kayboldu? Hangi aileler aşiretlerinin himayesine sığındı? Kimler geri dönebildi, kimler bir daha Van’ı hiç göremedi? Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşlık politikaları bu insanları nasıl etkiledi?
Demek istediğim şey, Van Yahudilerinin hikâyesi, yalnızca 1948’de İsrail’e göç eden bir cemaatin öyküsü değildir. Asıl kırılma çok daha önce başladı. 1890’lardan itibaren artan şiddet, Birinci Dünya Savaşı, 1915 felaketi, Bolşevik Devrimi, Urmiye havzasındaki çatışmalar ve Türkiye-İran sınırının yeniden çizilmesi yaklaşık kırk yıl süren bir çözülme yarattı. Yani popüler anlatının aksine bu cemaat bir gecede değil, onlarca yıl boyunca dağıldı.
Tamamı : https://www.numedya24.tv/van-yahudileri-unutulan-bir-sinir-halki/
Tartışmanın merkezindeki “We Will Dance Again” adlı şarkı, 7 Ekim 2023’te İsrail’deki Nova Müzik Festivali’ne düzenlenen Hamas saldırısına gönderme yapıyor. Şarkıda, İsrail’in Gazze’deki askeri operasyonları savunulurken, uluslararası kamuoyunda sıkça dile getirilen “soykırım” nitelemesine açıkça karşı çıkılıyor. Boy George ayrıca bazı Filistin yanlısı sanatçıları da eleştiren sözlere yer veriyor. Şarkının yapay zekâ desteğiyle hazırlandığını açıklayan sanatçı, bunu “iyilik için yapay zekâ” olarak tanımladı.
Boy George, tartışmaların ardından yaptığı açıklamada şarkının nefret değil, barış çağrısı taşıdığını savundu. Nova Festivali’ni ziyaret ettiğini, saldırıdan kurtulanlarla ve kurban yakınlarıyla görüştüğünü belirten sanatçı, eserinin bu deneyimlerden doğduğunu söyledi. Buna karşın eleştirmenler, şarkının Gazze’de yaşanan insani krizi görmezden geldiğini ve tek taraflı bir söylem benimsediğini ileri sürdü.
Tartışma yaratan sözlerde ne deniyor?
Boy George’un “We Will Dance Again” adlı şarkısında en çok tartışılan bölüm, İsrail’in Gazze’deki askeri operasyonlarını savunduğu ve 7 Ekim 2023 saldırılarına vurgu yaptığı dizeler oldu.
Şarkının ilgili bölümünde şu ifadeler yer alıyor:
“You say genocide, I say war
When you’re attacked, that’s what the army’s for.”
Türkçesi:
“Siz buna soykırım diyorsunuz, ben savaş diyorum.
Saldırıya uğradığınızda ordular bunun içindir.”
Şarkının devamında Boy George, kamuoyunun 7 Ekim saldırılarını yeterince hatırlamadığını savunuyor:
“You never mention October 7
Young girls raped against trees
Murdered brutally
For the crime of dancing.”
Türkçesi:
“7Ekim’den hiç söz etmiyorsunuz.
Ağaçlara bağlanarak tecavüze uğrayan genç kızlardan,
Acımasızca öldürülenlerden,
Sadece dans ettikleri için hedef alınanlardan…”
Nakaratta ise sanatçı tutumunu açık biçimde ifade ediyor:
“But if you’re ever confused
I stand with the Jews.”
Türkçesi:
“Eğer bir gün kafanız karışırsa bilin ki,
Ben Yahudilerin yanındayım.”
İşte tartışmanın odağını da bu sözler oluşturuyor. Destekleyenler, şarkının 7 Ekim’de öldürülen ve kaçırılan sivilleri hatırlattığını savunurken; eleştirenler ise Gazze’de yaşanan insani yıkımı göz ardı ettiğini ve çatışmayı tek taraflı bir bakışla ele aldığını öne sürüyor. Bu nedenle tartışma yalnızca müzikal bir mesele olmaktan çıkıp, sanatçıların İsrail-Filistin savaşına ilişkin kamusal tutumları üzerine daha geniş bir tartışmanın parçası hâline gelmiş durumda.
