Modern Zamanlarda Edebiyat (I)
Hermann Broch’tan Bugüne: Hakikat, Faşizm ve Sanat
Avusturyalı yazar Hermann Broch, tam da Hitler'in iktidara yürüdüğü 1935-38 yıllarında yazdığı metinlerde ve tam bizim bugün 2020'li yıllarda dile getirdiğimiz şu soruyu sorar: "Edebiyat bitti mi?" Hatta bunu biraz daha ileri götürerek "Sanat öldü mü?" sorusuna yaklaşır.
Broch'un sorusu şudur: "Edebiyat hala mümkün müdür?" Ve cevabı nettir: "Edebiyat artık mümkün değildir."
Broch'un bunu neden söylediğine tekrar bakalım: Henüz Shoah’ın eşiğindeğiz. Bunun yalnızca Yahudiliğin değil, insanlığın büyük felaketi olduğunu düşünüyorum. İşte Broch da tam burada şöyle soruyor: “Edebiyatın eski problemlerine ne oldu? Eskiden aşk problemleri, evlilik sorunları, kıskançlık, aldatma, cinayet vardı. Ama şimdi, asıl büyük cinayet yaşanırken, asıl büyük çöküş gerçekleşirken; bu büyük çöküş ve büyük cinayet insan varlığını bütünüyle tehdit ederken, artık bunların karşısında ağıttan ve yastan başka bir şey kalmamıştır.
O halde edebiyat bize nelerden bahsedecek? Broch diyor ki: Baharda başka, sonbaharda başka güzellik taşıyan, o aşıkların yürüdüğü idyllique yollar artık kaçışın ve yok edilişin yollarıdır. Böyle bir dünyada hangi sanattan söz edebiliriz? Sanat teknikten de yararlanarak öylesine soyutlaşmak istiyor ki insanın tekilliğini, hatta özel yaşamını sanatın alanından çıkarıp atıyor. Bu ise korkunç bir şey. Çünkü faşizmle birlikte insan artık yoktur, soyutlamadır. Onun yerine yaratılmak istenen bir mitin insanı vardır.
İşte bu yüzden Broch, "İnsanın özel sorunları artık neredeyse sağırlaştırıcı bir cinayetin, büyük bir yok edişin içinde kaybolmuştur," der. Artık bu, romantizmin son reddidir. Evrenin, bireysel yaşamın da reddidir.
Kendi kişisel serüvenimden izler bulduğum için Broch bana çok ilginç geliyor. Birazını da, tabii meraklısıyla paylaşmak istiyorum.
Broch’u anlamaya çalışırken yol ister istemez Adorno’ya da çıkıyor. Savaş sonrası dönemde Adorno, "Şiir bitmiştir," demişti Broch ise, "Edebiyat bitmiştir," diyor.
Bilinmeyen Değer romanının kahramanı büyük bir dram yaşamış, derin bir aşk deneyiminden geçmiştir. Aslında Broch bu romanda kendisinden söz etmektedir: Yaşadığı büyük dramdan sonra bu genç bilim insanının kuşku duyduğu şey bilim değildir; matematiksel mantığın ve matematiksel aklın tek başına yeterli olduğu düşüncesidir. Yani modern zamanların matematiksel aracından, dünyayı yalnızca matematiksel bir mantıkla örmeye çalışan anlayıştan kuşku duymaktadır.
Belki de faşizm hiçbir zaman bütünüyle ortadan kalkmadı. Onun için sanatın ne olduğunu çok iyi bilmeliyiz. Sanat bugün de niteliğin, zor olanın, indirgenemeyenin vurgulanmasıdır.
Romandaki kahraman şöyle der: "Ben gerçeğin bütününü arıyorum." Parçalanmış gerçekliği aramıyorum. Tam da filozofun dediği gibi, hakikati aramaya çıktım. Ve orada bir şey gördüm. Matematiksel ve mantıksal araçlar bana yeterli gelmedi. Olan biteni şiirsel bir sezgiyle kavramaya çalışmak istedim.”
Düşünsenize... Gerçeğin yakalanabileceğine dair umudunu o kadar yitirmiş ki, hakikatin yalnızca matematiksel akılla kavranabileceğine artık inanmıyor.
O zaman duruyorum ve tekrar soruyorum: Bugünün illüzyonlarla örülmüş dünyasında yaşamıyor muyuz? Özgürlükçü bir dünyada yaşadığımızı sanmıyor muyuz?
Oysa yaklaşık dört yüz yıl boyunca defalarca Spinoza'dan Lipovetsky'ye kadar çok sayıda filozof bizi yanılsamalar içinde yaşadığımıza dair uyardı. Marquis de Sade bizim özgürlüğümüze ne ad veriyor, biliyor musunuz: "Siz duyuların köleliğine özgürlük adını veriyorsunuz, oysa güdümlüsünüz."
Yanlış anlaşılmasın; ben mistisizmi övmüyorum. Ben, modern matematiksel mantığın karşısında genç bir bilim insanının yaşadığı çaresizliği anlatmaya çalışıyorum.
Ama Broch, bilimden sanata doğru dönmeye karar veriyor.
Monsieur Guez de Balzac’ın (Honoré de Balzac değil) 1628 yılında -biraz abartarak söylüyor ama- çok çarpıcı bir cümlesi var: “güzelliği ve zarafeti matematik için terk etmeyin.” Burada bugün science dure dediğimiz fizik bilimlerini kastediyor. Güzellik ve zarafetten kastettiği ise sanat ve edebiyat.
***
Bugüne baktığımızda ise edebiyatın neredeyse ölmek üzere olduğunu görüyoruz.
Broch'lardan, Adorno'lardan ve daha nicelerinden şunu öğrendik: Aslında bu süreç çok daha önce başlamıştı. Özellikle büyük faşizmden sonra edebiyat zaten tükenmeye yüz tutmuştu. Bunu hiç unutmamak gerekir.
Biliyorsunuz, hep aynı örneği veririm. Hitler döneminin önemli isimlerinden Eichmann yakalanıp Kudüs'e getirildiğinde kendisini şöyle savunur: "Ben bir şey yapmadım. Bir sistem vardı. Sistem benden neyi istediyse onu yaptım." Bunun üzerine Eichmann'a büyük tepki yağar. Hannah Arendt başka bir şey söyler: "İnsanlığı Eichmann'da temize mi çıkarmak istiyorsunuz? Eichmann'ı günah keçisi yapıp bütün suçu onun üzerine mi yıkacaksınız?" Arendt buna "kötülüğün sıradanlığı" adını verir. "Bu büyük soykırımı nasıl sıradanlaştırırsın? Nasıl savunursun?" diye tepki görür.
Oysa Arendt soykırımı savunmuyordu. Bambaşka bir şey söylüyordu.
Eğer faşizm bir sistemse ve özgürlük de büyük ölçüde bir illüzyonsa, o zaman sorumlu kim? Freud ne diyordu? "Kendi kendisinin sahibi olmayan insandan nasıl bir sorumluluk bekleyebilirsiniz?" Spinoza ise başka türlü söyler: "İnsan zaten çoğu zaman kendi yaptığını bile anlamayan bir varlıktır."
(devamı gelecek ay)