Gençlerin çoğu, kendileri hakkında yıllar önce başkaları tarafından verilmiş bir etiketi taşıyor. O etiket kimin koyduğunu çoktan unutmuşlar; ama doğruluğundan hiç kuşku duymuyorlar.
Ağustos ayına girdik bile. Yazın tam ortasındayız. Birçok öğrencimin üniversite kabul ve mezuniyet haberleriyle geçti temmuz. Bolca kutlama…
Bugünün yazısı da bir kutlama yazısı aslında. Çiçeklenmeye başlayan meyve ağacını görmenin heyecanı benimkisi…
Gençlerle çalışırken en çok konuştuğumuz şeyin aslında akademi ya da kariyer olmadığından daha önceki yazılarımda da sıkça bahsettim. Bir gencin "Ne okusam?" ya da “Ne olsam?” sorusunun altından, neredeyse her seferinde çok daha temel bir soru çıkar:
Ben kimim ve bu dünyaya ne sunabilirim?
Dört yıl önce kariyer tasarımı kapsamında görüştüğüm bir öğrencim ile bu yıl tekrar bir araya geldik. Birkman analizini yapmış ve olasılıkları konuşmuştuk. Ancak okul yıllarının ondan alıp götürdükleri geleceğini inşa etmesine engel oluyordu. Kendisi hakkında umutlanmayı çoktan bırakmıştı. Ona okul tarafından takılan etiketleri sadece kendi değil ailesi de kabullenmişti: "Belli ki bu işler ona göre değildi." Tembel (miydi?) Kafası (mı) basmıyordu matematiğe, fiziğe? Haylazlık da vardı tabii!
Bu yorumları o kadar çok duymuştu ki, kabullenmişti. Benimle konuşurken bile kendisi için aynı kelimeleri kullanıyordu. Dış seslerin hepsi iç sese dönüşmüştü. Sanki kendi hayatını dışarıdan, hafif bir hayal kırıklığıyla izleyen biriydi.
En çok korktuğu ise yeniden denemekti. Çünkü denemek, tekrar başarısız olma ve hem ailesini hem kendini bir kez daha hayal kırıklığına uğratma ihtimali demekti. Hiç denememek ise, o eski ve tanıdık başarısızlıkta kalmak. Bu tanıdık ‘rahatsızlık hali’ tuhaf biçimde daha az acıtıyordu yeniden deneyip yapamama ihtimalinden.
Lisans eğitimi için de verdiği karar onun gerçeğine uygun olmamıştı. Tutturduğu puanla en akademik olmadığını düşündüğü bölümü seçmiş, orada da ister istemez kendini ve geleceğini sorgulamaya başlamıştı. Yine olmamıştı! Dört yıl bu bölümde nasıl olacaktı? Zaman kaybı değil de neydi bu bölümü okumaya devam etmek? Okula gitmek, ait hissetmediği bir yerde var olmaya çalışmak nefessiz bırakıyordu genç kızı. Sıkışmıştı. Değişime ihtiyacı vardı. Çıkış yolunu göremiyor, gördüğünde ise cesaret edemiyordu.
Görülmemiş çocuklar
Aslında şu okuduğunuz maalesef tek bir gencin hikâyesi değil. Birlikte çalıştığım gençlerin çoğu, kendileri hakkında yıllar önce başkaları tarafından verilmiş bir etiketi taşıyor. O etiket kimin koyduğunu çoktan unutmuşlar; ama doğruluğundan hiç kuşku duymuyorlar. Beni en çok etkileyen de bu: bir insanın, hele bir gencin, kendisi hakkındaki herhangi bir etiketi sorgusuz sualsiz sahiplenmesi.
Engin Geçtan'ın ‘İnsan Olmak’ adlı kitabında söylediği, yıllardır aklımdan çıkmayan bir cümle vardır: Bir insanı sevmek, ona ne kadar sevildiğini söylemek değil, onun gerçekliğini anlamaya çalışmaktır.
Bu cümle bana hep ‘görülmemiş’ çocukları hatırlatır. Çünkü bir çocuğa yıllarca ne olduğunu söyler ama kim olduğunu hiç sormazsanız, o çocuk kendini tanımak için elinde yalnızca sizin ve çevresinin verdiğiniz etiketlerle kalır.
Benim yaptığım da biraz o etiket(ler)i kenara koyup altındaki cevheri keşfe çıkmak.
İnsanın keyfi yerinde ve rahatken sergilediği davranışla, ihtiyaçları karşılanmadığında sergilediği davranış bambaşkadır. Yani çoğu zaman ‘tembellik’ dediğimiz şey tembellik değil; karşılanmamış bir ihtiyacın, yanlış bir ortamın, görülmemiş bir yönün sesi oluyor. Bir davranışı yargılamak yerine "Bu neyin işareti?" diye sormak çok şeyi değiştiriyor. Çünkü hiçbir genç sabah kalkıp "Bugün başarısız olayım" demiyor; sadece kendini var edebileceği koşulu bulamıyor. Cevher dediğimiz şey de gündelik rutinlerin ve diğer beklentilerin karşılanması sırasında kaynayıp gidiyor.
Kim bilir kaç kişi hiç temas edemeden yaşıyor şu hayatı?
Gelelim tekrar genç kızımıza. Her buluşmadan güçlenerek çıktığını söyleyebilirim. Öyledir zaten bu görüşlerin etkisi 24-48 saat. Sürdürülebilmesi için gencin emek koyması gerekiyor. Alışılagelmiş kalıplar, kaygı ve o yıllardır sahiplenilmiş aşağı çeken iç ses tabii ki peşini bırakmıyor. Burada istikrar ve kendine dürüst olmak önemli. Vazgeçmenin köşesine gelip tekrar yola dönmek hiç kolay değil. Ne demiştik o rahatsız konfor alanları tuhaf bir ‘konfor’ sunar. O bilindiktir ve kabul edilmiştir. Bu durumu değiştirmeye kalkmak çılgınlık değil de nedir? O da sona yaklaşırken defalarca düştü. Korktu. Vazgeçmek istedi. Sıkıştı. Tekrar kalktı. Şüphe duydu. Tekrar denemeye kalktı.
Hatırlaması gereken onun ‘başarısızlığı’ bir yetersizlik değil, koca bir uyumsuzluktu: kim olduğuyla, ondan istenen şey arasındaki uyumsuzluk.
Şimdi kaygılı ama umutlu bir biçimde yeni bir yola çıkıyor. Yurt dışında kendini geliştireceğine inandığı ve ilgi alanlarıyla örtüşen bir alanda eğitim almaya gidiyor. Ailesi de kendisi de heyecanlı; geleceğe umutla ve heyecanla bakabiliyorlar.
Bu ‘başarı’nın yirmi yılı aşkın süredir peşini bırakmayan bir güvensizlikle geldiğini aklımızda tutmamız gerek. Masalsı bir dönüşüm beklemek gerçekçi olmaz. Tek bir doğru karar yetmiyor insanın kendisiyle barışmasına. Bir süreç bekliyor onu bir an yeterli değil. Önümüzde iniş çıkışlı bir yol var; düşeceği günler de olacak. O günlerde önemli olan, ona uzanan bir el bulunduğunu görebilmesi ve o eli bırakmaması. Benim de ailesinin de işi artık biraz bu: elin hep orada olduğundan emin olmak.
Engin Geçtan haklı. Sevmek, bir insanın gerçekliğini bir kez görmek değil, görmeye devam etmek. Ve bazen bir gencin hayatını değiştiren şey yeni bir bölüm ya da yeni bir şehir değil; onu ilk kez olduğu gibi gören bir çift göz oluyor. Keşke her çocuğun etrafında öyle gören gözler olsa. İşte bu yüzden bu bir kutlama yazısı. Kendi vaktinde çiçeklenen meyve ağacı misali…