Güray Dinçol Devlet Tiyatrosunda ‘Gergedanlar’
Eugène Ionesco’nun faşizmin sinsice yükselişini ve Nazizm’in dehşetini simgeleyen ünlü oyunu ‘Rhinocéros/Gergedan’ın yeni ve çağcıl yorumunu Güray Dinçol, İDOB’da ‘Gergedanlar’ adıyla yönetti.
Bir taşra kentinin meydanından hızla geçen bir gergedan bir kediyi ezdiğinde kahvedekiler gergedanların üstüne giderek alevlenen tartışmalara girişir. Gergedanın korkunç böğürmesi, iğrenç yeşil rengi, çirkin zırhı önce insanların midesini bulandırsa da zamanla herkes tıpatıp birbirine benzeyen bu hayvanlara dönüşmeye başlar, bütün kurumlar gergedanlaşmadan paylarını alır. Bir süre sonra insan olarak sadece, düzene zaten karşı olan Bérenger kalır. Yapayalnız kalan Bérenger, tek başına kalsa dahi insan olmayı sürdüreceğini haykırır...
İonesco insanların gruplara, derneklere, çetelere, partilere katılmasını, başkalarının görüşlerini kendi görüşü gibi benimsemesini, hem sürü psikolojisiyle koyunluğa özenmesine hem de yalnız kalma korkusuna bağladığından, trajikle hınzır komiği ustaca harmanlayan avangart ve gerçeküstücü ‘Rhinocéros’ zamanla çağının ötesinde çarpıcı ve gerçekçi bir boyut kazanmış.
Dinçol, oyunu çoğunlukla yapılmış dramatik sahnelemelerin tersine, yazarın tematiğini, onun arzuladığı gibi, alışılmadık, tekinsiz, ama dur durak bilmez parlak ve hınzır bir görsel, işitsel ritüel olarak yönetirken yorumuna İonesco’nun tema ve alt metinlerini ustalıkla yansıtıyordu.
‘Gergedanlar’ın ekip oyunculuğu da dört dörtlük. Ana karakter olarak Béranger giysisinden oyunculuğuna doğal bir yorum sergilerken, ekibin oyun boyunca sahnede olan geri kalanı, müthiş derinlikle irdelenmiş yan karakterleri dozunda, abartısız bir yapaylıkla ayrıştırıyor, replikleri bitince de neredeyse tek bir kişiymiş gibi davranan benzersiz koroya katılıyordu.
Decollage Art Space’in sezon oyunu ‘Lucy’

Yıllara dağılmış gerçek bir bilimsel deney aracılığıyla, bir canlının davranışlarının doğasının mı yoksa yetiştirilmesinin ve eğitilmesinin sonucu mu olduğunu araştıran, ‘rıza gösterme’ yetisi ve bilinci olmayan bir varlığı onun iyiliği ve gelişmesi için bile olsa, yönlendirmenin etik boyutunu sorgulayan ‘Lucy’, Aslı Ceren Bozatlı, Aylin Alıveren, Çağıl Kaya, Gamze Güzel, Gizem Akdoğan, Tanıl Yöntem ve Salih Usta’dan oluşmuş bir ‘yaratıcı ekip’ tarafından ‘devised tiyatro’ olarak ortaklaşa geliştirilmiş başarılı bir belgesel tiyatro örneği.
Hayvanat bahçesinde dünyaya gelen bir dişi şempanzeyi, iki günlükken, profesör psikoterapist Maurice Temerlin ve eşi Jane evlerine alarak bir insan gibi yetiştirmişler. Lucy adını koydukları denek, kendi türünden biriyle karşılaşmadan, şempanze olduğunu öğrenmeden, sandalyede oturmayı, çatal bıçakla yemeyi, çay yapmayı, giyinmeyi, dergi karıştırmayı ve Amerikan İşaret Dili'nden 140 işaretle iletişim kurmayı öğrenmişti.
Decollage Art Space’in üç katında olayların üç ayrı evresini başarıyla yansıtan üç farklı zaman ve mekânda geçen ‘Lucy’nin ilk bölümünde sevimli bebek şempanzenin erişkin bir primata dönüşmeye başlamasıyla tetiklenen olaylar canlandırılıyor. Jane’le Maurice insan gibi yetiştirilmenin Lucy’nin doğasına aykırı olduğunu fark ediyor, mücadele sonuç vermeyince kafese koymak zorunda kaldıkları Lucy ile ilgilenmesi için profesyonel bir bakıcı buluyorlardı. İlk bakıcısına çok kötü davranan Lucy, yüksek lisans öğrencisi ikinci bakıcısı Janis’i kabullenmekle kalmıyor, giderek onu en yakın arkadaşı olarak görüyor.
Oyunun etik ve felsefi doruğunu oluşturan tamamen kurmaca ikinci bölüm, primat deneyleri ve testleri yapılan soğuk, beyaz bir laboratuvarda geçiyordu. Lucy’nin edindiği sözcük dağarcığından bilmediği kelimeleri de türetebildiğini fark eden üç araştırmacı, hayvanlar üzerinde yapılan deneylerle ilgili, herkesin hem haklı hem de haksız olduğu, giderek kavgaya dönüşmeye başlayan bir tartışmaya girişiyor.
Bilim için çalışmaya devam edilebileceği bir araştırma laboratuvarına hiç gitmemiş Lucy, bakıcısıyla birlikte ailenin Gambia’da bulduğu doğal bir ortamdaki rehabilitasyon projesine katılıyor. Üçüncü bölümde Gambia’da yaşananlar, Lucy’nin uyum sürecine yardımcı olmak için bir süreliğine gidip yıllarca orada kalan Janis’in dış sesi aracılığıyla aktarılıyor. Oyunun olağanüstü finalinde izleyiciler nihayet Lucy ile bizzat karşılaşıyor.
İntifada üzerine ilk oyun ‘Maskeliler’

Irak ve Fas kökenli 1964 doğumlu İsrailli llan Hatsor’un 1990’da yazdığı ‘Maskeliler’, Birinci İntifada sırasında üç erkek kardeşin hesaplaşması üzerinden, savaşın çocuklar, bireyler ve aileler üzerindeki yıkıcı etkilerini irdeliyor.
Hatsor, Filistinlilerin sorunlarına ışık tutarken, taraflı siyasi beyanlardan, ahlaki yargılardan uzak durarak, olaylara sadece insani açıdan ışık tutuyor. Savaşın, çatışmaların, katliamların atmosferinde, ideallerin, toplumsal değerlerin, aile ve vatan bağlarının, ihanetin çarpıştığı bir hesaplaşmanın kaçınılmaz olarak trajediye döneceğini gösteriyor.
Batı Şeria’da bir Filistin köyünde yaşayan Naim (Devrim Özder Akın), bir İsrail saldırısında yedi yaşındaki küçük kardeşleri vurularak neredeyse bitkisel hayata girdiğinde dağa çıkmış ve bir Filistinli militan gruba katılmıştı. Tel Aviv’de bulaşıkçı olarak düzenli bir işi olan büyük ağabey Davut (Sermet Yeşil) Tel Aviv ile Batı Şeria arasında gidip gelerek karısını, çocuğunu ve ebeveynleri dâhil, ailenin geri kalanını geçindirmeye çalışmaktaydı. Oyun köyde kalarak kardeşine bakan en küçükleri Halit’in (Taha Tegin Özdemir) çalıştığı kasap dükkânın deposuna katıldığı milislerin yükselen yıldızı Naim’in gelişiyle başlıyor. Birliği, muhbirleri ve işbirlikçileri öldürmek için köylerine baskın yapmak üzereydi ve İsrail hesabına çalıştığından şüphelendikleri Davut’un muhbir ve işbirlikçi olup olmadığını kesin olarak öğrenerek, mümkünse hayatını kurtarmak için Naim’in sadece bir saati vardı. İnanmak istemese de Davut’un işbirlikçilik yaptığından, hatta en küçük kardeşin yaralanmasına yol açan İsrail saldırısından bile haberdar olduğundan şüphelenen Naim ona hayran olan Halit’ten, bir bahane uydurarak Davut’u acilen çağırmasını istiyor. Gelen abinin sorgulanması giderek ısrarlı ve agresif hâle gelirken bahaneler ve açıklamalar sunmayı deneyen Davut’un konumu giderek zayıflıyor ve savunmaya çekiliyordu… Ta ki beklenmedik bir güç ve otorite değişimi her şeyi ters yüz edene kadar… Halit'in ailenin çözülmesini önlemek ve şiddete kan dökülmeden son vermek girişimiyse, klasik Yunan trajedisi geleneğinde bir çözüme doğru gidiyordu.
Sadece kardeşler arasındaki ilişkileri değil, savaşın bireyler üzerinde bıraktığı derin hasarı da gözler önüne seren ‘Maskeliler’ kışkırtıcı konusuyla yazıldığından 35 yıl sonra güncelliğini koruyan bir metindi. Oyun boyunca üç oyuncusuna sahnede birbirini sinsice izlercesine sürekli volta attıran yönetmen Mert Kırlak gerilimi adım adım tırmandırıyor. Ustalıkla yönlendirdiği başarılı ekibi yaşananların duygusallığını son derece kontrollü bir yorumla yansıtıyor.
‘Büyük Romulus’

Modern İsviçre edebiyatının özgün yazarlarından, oyun yazarı, dramaturg Friedrich Dürrenmatt'ın (1921-1990) ünlü absürt kara komedisi ‘Büyük Romulus’, kahramanlık, vatanseverlik, iktidar ve sorumluluk kavramlarını ironik bir şekilde tersyüz eden, devletlerin cinayet işlerken arkasına sığındığı ‘vatan’ kavramını güçlü bir şekilde eleştiren bir yapıt.
İDOB‘Büyük Romulus’u, Barış Erdenk’in yönettiği, geniş kadrolu etkileyici bir müzikal olarak sahneledi.
Batı Roma İmparatorluğu'nun çöküş döneminde geçen oyun başladığında, Germen orduları Roma'ya ilerlerken İmparator Romulus devlet işleriyle uğraşmak yerine sadece yetiştirdiği tavukların yumurtlamasıyla ilgilenmekteydi. Çevresindekiler sorumsuz, hatta deli olarak algılasa da Romulus, eylemsizliği bilinçli seçmişti. Dünyayı yozlaşan, adaletsiz güce dönüşen Roma’nın zulümden kurtarmayı amaçlayarak imparatorluğun yıkılışına zemin hazırlamaktaydı. Ancak beklediği Germen galibiyeti, beklenmedik traji-komik bir sürprizle sonuçlanacaktı.
Barış Erdenk absürdü fars ile harmanlayan, danslı, şarkılı, eğlenceli bir güldürü olarak yönettiği ‘Büyük Romulus’ta, Dürenmatt’ın keskin mizahını, sert ve ironik eleştirisini büyük başarıyla öne çıkarıyor; onun hınzır buz gibi alaycı gülüşünü her an hissettiriyordu.