Neydi o eski dediğimiz ve bugün hasretle andığımız dünya?
Gündelik hayatın telaşı içinde adımlarımızı hızlandırırken kaçımız başını kaldırıp içinden geçtiği sokağın yüzüne bakıyor? Kaçımız bir zamanlar o sokaktaki o eski cumbalı evlerin penceresinden bakan gözlerin, taş kaldırımlarda yankılanan adımların ya da bir esnafın sabah siftahı yaparken komşusuna seslendiği o samimi tonun izini sürüyor? Şehirler, sadece betondan, demirden ve asfalt yığınlarından ibaret yapılar değildir. Onlar, üzerinde yaşayan insanların ruhuyla, anılarıyla ve yaşanmışlıklarıyla nefes alan canlı birer hafıza mekanıdır. Ancak bugün gelinen noktada, o hafızanın azar azar silindiğine, yerini ise ruhunu kaybetmiş bir tipleşmeye bıraktığına tanıklık ediyoruz.
Peki, neydi o ‘eski’ dediğimiz ve bugün hasretle andığımız dünya? Eski şehirlerde zaman başka türlü akardı. Mimariden insan ilişkilerine kadar her detayda bir özen, bir incelik ve her şeyden önemlisi derin bir ‘aidiyet’ duygusu vardı. Bir mahalle, sadece evlerin yan yana dizildiği coğrafi bir alan değil; neşenin de kederin de ortak paylaşıldığı, kapıların birbirine güvenle açıldığı büyük bir aileydi. Binalar insan boyunu aşmaz, gökyüzünün maviliğini ve güneşin ışığını kapatmazdı. Sokak aralarında yankılanan çocuk sesleri, bir dükkanın önünde çayını yudumlayan esnafın tanıdık selamı ve mahallenin kendine has kokusu şehrin ritmini belirlerdi.
Oysa bugün ‘yeni’ adı altında etrafımızı saran dünya, bize bütünüyle farklı bir yaşam vaat ediyor. Yüksek cam binalar, birbirinin kopyası alışveriş merkezleri, geniş ama ruhsuz bulvarlar... Şehirler büyüdükçe ve modernleştikçe; insanı özne olmaktan çıkarıp devasa bir çarkın küçük birer dişlisi haline getiriyor. Yeni mimari bize şüphesiz konfor ve hız sunuyor; ancak geçmişin o sıcaklığını, yaşanmışlık hissini ve benzersiz kimliğini sunmaktan oldukça uzak. Bir zamanlar her biri ayrı bir hikaye anlatan tarihi sokaklar, şimdilerde birbirine benzeyen, tabelaları dışında hiçbir özgünlüğü kalmamış steril ve soğuk mekanlara dönüşüyor. Bizi biz yapan detaylar, modernleşme adı verilen o devasa silindirin altında ezilip gidiyor.
Suçlu kim?
Tam da bu noktada zihnimizi kurcalayan ve bizi vicdanımızla baş başa bırakan o çetin soru beliriyor: Sahi, kim suçlu?
Bu durum, hayatın kaçınılmaz bir ritüeli, zamanın doğası gereği ilerleyen durdurulamaz bir çarkı mı? Yoksa geçmişin mirasına hak ettiği değeri veremeyen, kolaya kaçan ve hafızasını taze tutmayı başaramayan bizlerin ihmalkarlığı mı?
Aşırı basitleştirici bir yaklaşımla suçu sadece zamanın ruhuna ya da gelişime atmak bir kaçış yolu olabilir. "Devir değişti, ihtiyaçlar farklılaştı, nüfus arttı" deyip kenara çekilmek her zaman en kolayıdır. Elbette hayat durmaz, dönüşüm kaçınılmazdır. Şehirlerin de çağa ayak uydurması, ihtiyaçlara göre yenilenmesi doğaldır. Zamanın akışı kendi ritüelini yaratır ve eskiyen bazı şeylerin yerini yenilerinin alması hayatın kanunudur. Ancak dönüşmek ile yok etmek, yenilenmek ile geçmişi yağmalamak arasındaki o ince çizgiyi kaybettiğimizde problem başlar. Gelişimi, geçmişi kökünden yıkmak ve hafızayı sıfırlamak olarak algıladığımız an, kendi kimliğimizle olan bağımızı da koparmış oluruz.
Dolayısıyla suçun büyük bir kısmı ne yazık ki bizim omuzlarımızda. Sahip çıkmadığımız her taş, rant uğruna göz yumduğumuz her yıkım, koruyamadığımız her tarihi doku ve yenisine kolayca feda ettiğimiz her bir hatıra ile kendi hafızamızı eksiltiyoruz. Tüketim toplumunun birer parçası olarak sadece eşyayı değil, mekânı ve anıları da hızlıca tüketmeyi seçiyoruz. Eskiye sahip çıkmak; onu bir müze objesi gibi dondurup hayatın dışına itmek ya da kuru bir nostaljiden ibaret kılmak değildir. Aksine, eskiden kalan ruhu, zarafeti, estetiği ve insani boyutu bugünün yaşamına dahil edebilme becerisidir. Şehrin hafızasını korumak, aslında kendi kimliğimize ve geleceğimize sahip çıkmaktır.
Belki de ilk adımı durup bakmakla, fark etmekle atmalıyız. Yürürken kulaklarımızdaki kulaklığı bir anlığına çıkarıp, gözlerimizi ekranlardan kaldırıp şehrin yüzündeki derin çizgileri okumaya çalışmalıyız. Köşedeki o eski fırının kokusuna, asırlık çınarın gölgesine, taş duvarların fısıldadığı hikayelere kulak vermeliyiz. Çünkü bir şehri korumak, önce onu fark etmek ve ona sevgiyle bağlanmakla başlar. Eskinin o incelikli dünyasını tamamen geri getiremeyebiliriz; zamanın amansız çarkını tamamen durdurmamız da mümkün değil. Ancak en azından geride kalan detaylara sımsıkı sarılarak, ruhumuzu o cold ve yabancılaşmış beton bloklara teslim etmekten kendimizi kurtarabiliriz.
Günün sonunda cevabını vermemiz gereken asıl soru şudur: Biz bu şehirlerde sadece gelip geçen geçici birer yolcu gibi mi yaşayacağız, yoksa o hafızayı geleceğe taşıyan, sokakların dilinden anlayan sorumlu birer koruyucu mu olacağız? Sevgiyle kucaklıyorum.