“Hayatımdaki her şeyden vazgeçtim, tiyatrodan vazgeçmedim”

Kimi zaman bir mahallenin hafızasını, kimi zaman unutulmaya yüz tutmuş bir dili, kimi zaman da bir toplumun kültürel mirasını sahneye taşıdı. Çanakkale´de şehit düşen dedesinin izinden Kuledibi´nin renkli sokaklarına, Ladino tiyatrosundan yüzlerce oyuna, müzik arşivlerinden ´Kulüp´ dizisine uzanan eşsiz yolculuğunda İzzet Bana; tiyatro uğruna verdiği hayat kararlarının ve belleği geleceğe taşıma mücadelesinin bilinmeyen hikâyelerini Şalom´un Zamanın Tanıkları Yaşayan Efsaneler projesi için anlattı.

Zehra ÇENGİL Söyleşi
22 Temmuz 2026 Çarşamba

Dayak yediğim sopayı hala saklıyorum

Çocukluğunuz Kuledibi’nde geçti. Mahalle hayatı, evinizin bahçesinde kurduğunuz hayal dünyası ve komşu çocuklarıyla oynadığınız oyunlar sizi tiyatroya nasıl hazırladı?

Çok küçük yaşlarımı net hatırlamıyorum ama sonradan dinlediğim hikâyelerle hafızamda yer eden birçok anı var.

Ben bir şehit torunuyum. Anne tarafımdan dedem Çanakkale Harbi’ne gitti ve bir daha geri dönmedi. Anneannem ise annemi terzilik yaparak büyüttü. Bu hikâyeler ailemizin en önemli parçalarından biridir.

Babamın babası ise hokkabazdı. İnsanlar bunu duyunca “Demek tiyatro yeteneği oradan geliyor” diyor ama ben onu hiç tanımadım. Belki genetik bir etkisi vardır ama onun yaptıklarını görme fırsatım olmadı.

Çocukluğum bayramlarla da çok renkliydi. Roş Aşana’nın ardından kutlanan Simha Tora Bayramı’nda sinagogdan elimizde mumlu fenerlerle çıkar, şarkı ile dans eden adımlarla evlerimize dönerdik. O görüntüler bugün bile hafızamda capcanlı duruyor.

Biraz da afacan bir çocuktum. Örneğin bir gece annem yokken anneannem uyukluyor kanapede. Ben de annemin yattığı yatağın püsküllü pikesini gördüm. Gittim, kibriti aldım ve püskülleri teker teker yaktım. Sonra da anneannemi uyandırdım, “gel bak ne kadar güzel” dedim. Anneannem ne bulduysa üstüne attı ve ateşi söndürdü. Büyük yangından kurtardı evi. Ama annem döndüğünde, beni dayaktan kurtarmadı. Beni dövdükleri sopayı hala saklıyorum.

Dedenizin Çanakkale şehidi olduğunu söylediniz. Son yıllarda bununla ilgili bir mücadeleniz de var. Biraz anlatır mısınız?

Evet, dedeme şehitlik payesi verilebilir mi diye araştırdım. Bana çevremden gelen ilk yorumlarda  ‘Şehidin gayrimüslim olması sebebiyle’ mümkün olamayacağı söylendi. Bunu bir arkadaşımla konuştum ve bana mücadele etmem gerektiğini anlatarak beni yönlendirdi ve gereken yerlere başvurdum. Bakalım ne cevap gelecek?

Profesyonel iş hayatınızı sürdürürken tiyatro çalışmalarını nasıl yürüttünüz? Sizi motive eden neydi?

Çalışırken patronlarım hiçbir zaman benim bu işime, bu hobime karşı çıkmadı. Aslında sadece hafta sonları değil, neredeyse her gün tiyatroyla ilgileniyorduk. Çünkü bu bizim hobimizin ötesinde bir yaşam biçimiydi. Bir sorumluluk hissediyorduk. Provalara hazırlıklı gitmek, metinleri çalışmak, arkadaşlarımıza karşı görevimizi yerine getirmek zorundaydık. Bu disiplin beni sürekli üretmeye yönlendirdi. Çünkü yönetme olayını çocukken tattım. Oynarken bile “Sen kovboy olacaksın, ben iyi adam olacağım, öteki kötü adam arkadan gelecek sana vuracak” gibi senaryolar yaratırdım.

1972'den itibaren yönettiğiniz yüzü aşkın oyun var. Bunların içinde okul tiyatroları da bulunuyor. Geriye dönüp baktığınızda bu uzun yolculuğu nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizin için dönüm noktası oyunlar hangileriydi?

Yıllarca yapmak istediğim oyunların listesini tuttum. Hâlâ saklıyorum. Aklıma gelen her oyunu yazardım. Gerçekleştirdiğim zaman üzerini çizerdim. Yapamadıklarım ise hâlâ listede duruyor. Bu oyunları seçerken sadece hoşuma gitmelerine bakmadım. Toplumumuza kültürel katkı sağlayacak eserler olmasına da dikkat ettim. Bugün geriye baktığımda en gurur duyduğum iki çalışma var. Bunlardan biri tamamen kendim kurgulayıp sonrasında üç arkadaşımla kaleme aldığım ve yönettiğim ‘Kula Müzikali. 100’ün üzerinde sahnelendi. Diğeri ise gençlerle hazırladığımız ‘Yosef’in Renkli Rüyaları. Gençlerle çalışmak kolay değildir. Onlara bir oyunu sevdirmek ve birlikte aynı heyecanı yakalamak büyük emek ister. Bu oyunun ortaya çıkışından hâlâ büyük mutluluk duyuyorum.

Gençlerle yaptığınız çalışmaların sizin için ayrı bir yeri olduğunu söylediniz. Daha önce de “Tiyatro virüs gibidir; bir kez içinize girdikten sonra bir daha çıkmaz” demiştiniz. Bugün hâlâ aynı heyecanı hissetmenizi sağlayan nedir?

Tiyatroda alaylı olduğumu biliyorsunuz. Ama bu hiçbir zaman öğrenmeme engel olmadı. Bir yandan öğreniyor, bir yandan da öğrendiğimi aktarıyordum ve bunda da muvaffak oluyordum. Bugün bile profesyonel oyunlar izlediğimde yeni şeyler öğreniyorum. Öğrenmenin yaşı yok. Okumadığım için pişman değilim. Belki konservatuvar eğitimi alsaydım bugün yaptığım birçok kültürel çalışmaya hiç zaman ayıramayacaktım.

Ladino’yu güldüren değil, yaşatan bir dil olarak sahneye taşımak!

Judeo-Espanyol (Ladino) dilinde sahnelediğiniz oyunlar bu dilin yaşatılmasına önemli katkılar sağladı. Sanatın kültürel mirası korumadaki rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Konuyla ilgili bir anım hâlâ aklımdadır. Bir gün annem bana Ladino dilinde, dedi ki “Hadi git paşam manavdan bana bir pirişil al.” Ben de manava gidip “Bir pirişil verir misiniz?” dedim. Manav ne istediğimi anlamadı. Oradaki Yahudi bir hanım bunun maydanoz olduğunu söyledi. O gün iki farklı dili konuştuğumuzun ilk kez farkına vardım. Biri Türkçeydi, diğeri Ladino.

Ladino denildiğinde insanların aklına çoğu zaman sadece komedi geliyor. Oysa bu dil yalnızca güldürmek için kullanılan bir dil değil. Rahmetli Beki Bahar, Feride Arditi ve hâlâ aramızda olan Forti Barokas gibi çok değerli isimler Ladino edebiyatına önemli eserler kazandırdılar.

Seyirci hep gülmek ister. Gülme olmayan oyunları da öf aman ne kadar sıkıcıydı diye biçimlendirir. Bizim seyircimiz sanki alaylı değil de konservatuar okumuş kadar bilinçli. Aynı zamanda kritikte üstüne yoktur bizim seyircimizin. Benim amacım Ladino’nun sadece güldüren bir dil olmadığını göstermekti.

Eski devlet başkanından ilginç telefon

1930’lu yılların Kuledibi Yahudi yaşamını anlattığınız ‘Kula 930 Müzikali’ bugün hâlâ çok konuşulan eserlerinizden biri. Bu oyun nasıl ortaya çıktı?

Her şey İsrail’den getirilen bir plakla başladı. Yehoram Gaon'dan Ladino şarkılar. İlk kez kendi evimde konuşulan, konuştuğum dilde söylenen Ladino şarkıları dinledim. Çok etkilendim. Bu şarkıları öğrenmeye başladım ve arkadaşlarımla birlikte çeşitli derneklerde söylemeye başladık. Daha sonra küçük tiyatro denemeleri yaptık. Bunlardan biri ‘Fikso’ adlı kısa bir skeçti. Skeçte dört erkek oyuncu kadın kılığına girerek mahallede sabah kahvesinde buluşan kadınları canlandırıyorduk. Dedikodular, komşuluk ilişkileri, gündelik hayat… İnsanlar aynı gösteriyi birkaç kez izlemeye gelmeye başladı. O zaman şunu düşündüm: “Demek ki insanlar kendi dillerini, kendi kültürlerini sahnede görmek istiyor.” Bu bana cesaret verdi. Dinlediğim Ladino şarkılarını karakterlerle eşleştirmeye başladım. Bir ninniyi söyleyen kişinin kim olması gerektiğini, bir aşk şarkısını hangi karakterin söyleyebileceğini tek tek düşündüm. Şarkılar hikâyeyi anlatmaya başladı. Böylece Kula 930 Müzikali doğdu.

İstanbul'da yaşayan bir Sefarad ailesinin mahallede geçen maceralarını konu aldım ve oynandıktan bir süre sonra beni İsrail’in eski Devlet Başkanı İzak Navon aradı; “Sen nasıl benim oyunumu çalarsın?” diye. “Hayır, yanılıyorsunuz. Hiç alakası yok. Sizin oyununuz ‘Boustan Sefaradi’ Yeruşalem'e ait olan bir oyun, benimkisi İstanbul'a ait olan bir oyun. Yanlış değerlendiriyorsunuz” dedim. Sonra kendisini ikna ettiler benim haklılığıma. Çok ilginç bir deneyim olmuştu.

Los Paşaros Sefaradis topluluğu Türkiye’de ve yurt dışında yaklaşık iki yüz konser verdi. Bu yolculuk size neler kattı?

Grubumuzda herkesin ayrı bir görevi vardı. Karen Şarhon konser organizasyonlarını yürütüyor, sunumları yapıyordu. Yavuz Hubeş kanun çalmayı öğrendi. Çünkü Türk müziğiyle Ladino müziğini buluşturmak istiyorduk. Merhum Selim Hubeş düzenlemeler yapıyor, besteler üretiyordu. Ben ise sürekli araştırıyordum. Dünyanın dört bir yanından kasetler, CD’ler topluyor, aynı şarkının farklı yorumlarını dinliyordum. Yıllar içinde büyük bir arşiv oluştu. Bugün bilgisayarımda binlerce kayıt bulunuyor. Bir şarkının adını yazdığımda, kimlerin söylediğini, hangi ülkede nasıl yorumlandığını görebiliyorum. Bu benim için yalnızca bir müzik arşivi değil; kültürel hafızanın da bir parçası. İsrail’de araştırmacı Rahmetli Moshe Shaul’un bana açtığı arşivler de bu çalışmalarda çok önemli rol oynadı. O dönem kasetlere kaydettiğimiz birçok eser bugün dijital ortama aktarıldı ve gelecek kuşaklara ulaştı.

 

Geçmişin kaybolmasını istemiyorum, teknoloji bu değerlerin yerini alamaz

Evinizdeki arşiv de oldukça dikkat çekiyor. Şalom Gazetesi arşivini düzenleme çalışmalarınız nasıl başladı?

Bu çalışmaların temelinde biraz da endişe var.  Teknolojinin gelişmiş olması, bir yerde çok sevindirici ama diğer yandan da bu değerlerin yerini almayacağı kanaatindeyim. Ben geçmişin kaybolmasını istemiyorum. Bir araştırma yaparken bazen saatlerin nasıl geçtiğini anlamıyorum. Yemek yemeyi bile unuttuğum oluyor. Şalom Gazetesi’nde çalışırken de aynı titizlikle hareket ettim.

Düğünlerde hem maneviyatı koruyoruz hem de mutlu bir atmosfer oluşturuyoruz

Neve Şalom Sinagogu’ndaki düğün korosundan dijital müzik arşivlerine uzanan uzun bir yolculuğunuz var. Toplumun düğün müziklerini hazırlarken nelere dikkat ettiniz?

Geleneksel diyorsunuz da bizim maalesef Sefaradlarda böyle bir beste yapan kişi çıkmadı. Sefarad toplumunda özgün düğün besteleri aslında çok az. Günümüze ulaşan eserlerin önemli bir bölümü eski hazanlardan ve sözlü gelenekten geliyor. Benim yaptığım dünyanın farklı yerlerinde kullanılan müzikleri araştırıp, toplumumuza yakışabilecek bir repertuvar oluşturmaktı. Bir düğünde hem maneviyatı korumanız hem de insanların mutlu gününe yakışan bir atmosfer oluşturmanız gerekir. Avrupa’daki birçok Yahudi düğününde çok duygusal eserler çalınır. İnsanlar sinagogda ağlar, ardından eğlence bölümüne geçerler. Bizde düğün denince insanlar daha neşeli bir atmosfer bekliyor. Kimi zaman “Sinagogu diskoya çevirdiniz” diyenler de oldu. O cevabı ben vermezdim, yöneticiler verirdi. Eleştirileri her zaman dinledim. Her yıl repertuvarımı yeniledim, eksiklerimi görmeye çalıştım ve zamanla daha doğru seçimler yaptım.

1946’dan günümüze Türk Yahudi Toplumunda sahnelenen yaklaşık 400 oyunu araştırarak önemli bir tiyatro arşivi oluşturdunuz. Bunun yanında Kulüp dizisi, Damdaki Kemancı, 1923 Müzikali ve Lefter filminde oyunculuk ve danışmanlık yaptınız. Tüm bu çalışmalara birlikte baktığınızda geride nasıl bir miras bıraktığınızı düşünüyorsunuz?

Bu kültür meselesinde insanların düzenli takip ettiğine pek inanmıyorum. Bu saydıklarınızdan Kulüp çok bahsediliyordur etrafta. Aynı zamanda danışmanlık  yaptım o proje için. Yani, misafir sanatçı olarak girecek olan kişileri de tespit ettim.  

Yıllar boyunca tiyatro oyunlarını, afişleri, programları, fotoğrafları ve belgeleri tek tek topladım. Bunların hepsini dijital ortama aktardım. Çünkü bir gün birilerinin bunlara ihtiyaç duyacağına inanıyorum. “Acaba yıllar sonra biri çıkıp da ‘Bizden önce hangi oyunlar sahnelenmiş?’ diye bu arşivleri açacak mı?” Umarım açar. Belki benim gibi meraklı biri çıkar.

Kulüp dizisi Türkiye’de çok geniş bir izleyici kitlesine ulaştı. Sizce bunun en önemli nedeni neydi?

Hep meraktan. Her sene Avrupa Yahudi Kültürü Günü yapardık. Yoğun bir katılım olurdu. Kulüp dizisi de bu merakı daha geniş kitlelere taşıdı. İnsanlar daha önce bilmedikleri bir dünyanın kapısını araladı. Şimdi o gelen halktan, kulağa hoş gelmeyen çok şeyler duyuyorum ve bu beni inanılmaz üzüyor. Anlatabiliyor muyum? Yani duyabileceğim şeyler değildi bunlar diyorum kendi kendime. Bunlar benim yaşadığım değer verdiğim, askerliğini yaptığım bir yerden gelecek yorumlar olmamalıydı.

 

Tiyatro bütün aşklardan daha büyük bir aşktır

Röportaj öncesinde yaptığımız kısa sohbette hayatınızdaki insanların hep sizi tiyatro ile kendi arasında seçim yapmak durumunda bıraktığını ve sizin de tiyatroyu seçtiğinizi söylediniz. Sizin için tiyatro gerçekten bütün aşklardan büyük bir aşk mı?

Evet. Şöyle ki, evliliğe yakın olduğumuz bir zamanda bana sordukları soru buydu. Bu benim işimdi ve bundan para kazanıyordum. Tiyatroyu benimle beraber yaşayabilecek olan kişiyle devam edecektim. Bu soru bana sorulmamalıydı. Bir de başka türlüsü oldu. Böylece de öğrenmiş oluyorsunuz benim bugüne kadar neden evlenmemiş olduğumu. Bir ilişkim de yurt dışındaydı; oraya gitmem gerektiğini söyledi. Ama burada bir ailem olduğundan bunu da reddettim. Hayatımdaki her şeyden vazgeçtim, tiyatrodan vazgeçmedim. Bunların sonucunda da yeni çalışmamın ismini ‘Cesaretin Bedeli koydum. İyi mi kötü mü buna siz karar verin. Ben geriye dönüp baktığımda “İyi ki yapmışım” diyorum. 

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün