Geçen mevsimin en iyi oyunları - III

Erdoğan MİTRANİ Sanat
22 Temmuz 2026 Çarşamba

TiyatroİN’in sezon oyunu: ‘Elma, Labrador, Çimen’  

TiyatroIN 12. yılına İngiliz yazar oyuncu, Matthew Seager’ın ilk oyunu ‘In Other Words’ ile girdi. Yapımın ‘Bir Başka Deyiş’ ya da ‘Bir Başka Anlatım’ olabilecek özgün adı yerine seçilen ‘Elma, Labrador, Çimen’, ilk bakışta anlamsız görülse de oyun geliştikçe derinlik ve anlam kazanan bir isim.

İki kişilik oyun neredeyse boş bir sahnede, izleyiciyi canlı ama tepkisiz, sadece nefes alan bir bitki, yaşayan bir ölü gibi koltuğa oturtulmuş bir adamla (Engin Hepileri) karşı karşıya bırakan uzun ve hareketsiz sekansla başlıyordu. Kadın (Nergis Öztürk) giriyor, adamın çığlık çığlığa tepkisiyle karşılaşıyor, koşturarak müziğin sesini açıyor, Bitki-adam rahatlıyor…

Zaman geriye sarılarak ikili, dinlememiz için can attıkları, Alzheimer hastalığıyla mücadeleye müziğe, anılara ve birbirlerine aşklarına dair, yarım yüzyıllık, her şeye rağmen umut dolu hikâyelerini anlatmaya başlıyor.

Yönetmen Onur Ünsal, en ufak ayrıntısına kadar Alzheimer felaketini yansıtır, kaybolan anılarla beraber benliğin de yitirilişini ustalıkla hissettirirken anlatıya özgün ismine layık ‘bir başka deyiş’ getiriyor. En baştaki sekansla nasıl sonuçlanacağını belleğimize kazımış da olsa, benzersiz bir aşk hikâyesi izlediğimizi, en umutsuz durumda bile umudun var olabileceğini hiç unutturmuyor, hep hatırlatıyor.

Oyunculuktan gelme yönetmenlerin çoğu gibi oyuncu yönetimi kusursuzdu. Üstelik bu kez elinde ‘Oda ve Adam’ın ve yıllarca sürdürdükleri ‘Akciğer’in ardından üçüncü kez bir araya gelen Engin Hepileri ve Nergis Öztürk birbirini müthiş tamamlayan emsalsiz ikilisi vardı.

Gerek oyunda gerek gerçek yaşamda demans ya da Alzheimer hastalarının müziğe beklenmedik tepkiler verdiği, neredeyse katatonik durumda bile bir ezgiyi bir şekilde anımsadığı görülmüş. Bu sebeple oyunun son derece başarılı müzik tasarımını Kenan Doğulu’nun üstlenmesinin, Ünsal’ın ‘başka deyişine’, ‘başka anlatımına’ katkısı büyüktü.

Başarılı bir ‘devised tiyatro’ örneği: ‘En Sevdiğinden Başla’

 

Türkçeye ‘Ortaklaşa Yaratım Tiyatrosu’ diye çevirebileceğimiz ‘Devised Theatre’, el birliğiyle yaratmak, iş birliğine dönüştürmek anlamına geliyor. Topluluğun her üyesinin kişisel deneyimlerinden yola çıkarak, doğaçlamalarla, uzun prova süreçleriyle ürettiği, tiyatrodaki her ögenin iç içe geçtiği, hiyerarşiyi yıkan, kolektif bir yaratım sürecini ifade ediyor,

Hakan Emre Ünal ile Nezaket Erden’in metin tasarımlarından yola çıkan beş kişilik üretim ekibi kişisel gerçek ve yaşadıklarından yola çıkarak karakterleri ve olay örgüsünü var etmeye başlamışlar. Ardından masa başına geçilerek Selen Örcan’ın dramaturgisine ve yazımına giriştiği ortak metin oluşturulmuş.

Ömer ile Leyla, birlikte yaşayan, birlikte üreten iki genç sanatçı, oyuncu, yazar, yönetmen. Neredeyse beraber büyümüşler, birbirlerine bağlılar, bağımlılar.

Maddi sorunları olmayan, ailesinin evinde kira ödemeden kalan, üst orta sınıf mensubu Ömer evden üretiyor, evden çıkmıyor ya da çıkamıyor. Yoklukta doğmuş savaşçı Leyla sanat için arzusu doğrultusunda her şeyin peşinden koşuyor, dizilerde oynuyor, seks konuşulan kadın programlarına katılıyor. Ortak bir hayat ama eksik bir şey var. Asıl mücadeleleri kendileriyle! Nasıl daha iyiye ulaşabilecekler? Beraber mi, ayrı ayrı mı?

Ömer’le Leyla’nın kişisel ve profesyonel çatışmaları, başarı ve başarısızlıkları aracılığıyla ilişkilerin günümüzdeki kırılganlığını, her an altüst olabilecek kararsız dengesi irdelenirken ikili bir de oyun yazmak zorunda kalıyor ve bu ‘oyun içinde oyun’ seyirciyi, kurgunun nerede bittiğini gerçekliğin nerede başladığını tam anlayamadığı belirsizlikte tutuyor…

Sezonun, belki de son birkaç yılın en sağlam, başarılı ve etkileyici metinlerinden birinin usta işi yorumuydu.

‘Dünyada /Title and Deed’               

Mehmet Ali Nuroğlu, İstanbul’a dönüş oyunu olarak, alçakgönüllülüğü, absürde yatkın tematiği, yaratıcılığı ve insancıllığıyla Beckett’ten esinlendiği söylenen Amerikalı ödüllü oyun yazarı Will Eno’nun ‘Biraz yabancı bir adam için monolog’ alt başlıklı ‘Title and Deed’ini ‘Dünyada’ adıyla hem yönetmiş hem oynamış.

Eno’nun her izleyicinin içeriğinde yaşadığı, düşündüğü ya da hissettiği sayısız öğe bulacağı güçlü ve çok katmanlı monoloğu, her doğan ve ölenin yaşam yolunda deneyimlediği, kederle neşeye, aidiyetle yabancılığa, bilmeyle bilmemeye odaklanan bir anlatı. Ev özlemi ve ev arayışı öne çıkıyor; evde olmamayı, evden uzakta ve hep uzakta olmayı aidiyetsizlikle özdeşleştiriyor.  Tabii ki ev sadece geçmiş bir yaşamın değil tüm geride bırakılanların, başta anne ve baba olmak üzere tüm yitirilenlerin anıları…

Nuroğlu oyunu, seyirci ile oyuncu arasında interaktif bir diyaloğa dönüştüren etkileyici ve deneysel bir biçemde sahneliyor. Bazı üst üste kaydedilmiş replikleri, değişik ses ve gürültüleri, Çağrı Sinci’nin şarkısını ustalıkla harmanlayan ses-efekt tasarımı gösteriye farklı bir müzikal altyapı oluşturuyordu. Canlı çekimlerin oyuncunun hemen arkasındaki büyük ekrana yansıtılmasıyla anlatıcı ile seyirci sahnelemenin içine alınıyor. Eno’nun oyuncu ve seyirci arasındaki gelgitli monoloğu, seyircinin hem duygusal hem düşünsel hem de görsel olarak katılımcı olduğu, sinemasal görüntülerden, seslerden, aktörün oyunculuğundan ve tüm beden dilinden oluşan ortak bir performansa dönüşüyordu. Yılın en ilginç yapımlarındandı.

Yaşar Kemal CAS’ta: ‘Filler ve Karıncalar’

Yaşar Kemal, bir halk söylencesinden yola çıkarak yazdığı romanında iri gövdeli filleri sömürü düzeninin simgesi olarak ele alırken, sömürülenler olarak kalabalık, çalışkan ve yaratıcı karıncaları seçmişti.

Filler Sultanı, çalışkan karıncaları boyunduruğu altına almak için savaş açmış ve filler kısa zamanda savaşı kazanmıştı. Ancak, karıncaların önderi demirciler ustası Kırmızı Sakallı Topal Karınca teslim olmayarak Filler Sultanı’nı yenmek için plan yapıp karıncaları gizlice örgütlüyor. Gündüzleri Filler Sultanı, geceleri de mücadeleleri için çalışan karıncalar, düşmanlarının sınırsız gücüne karşın yaratıcı zekâlarını kullanarak filleri alt ediyorlar, kardeşlik ve dostluk dolu bir yaşama doğru yol alıyorlardı…

Romanı sahneye uyarlayan ve yöneten Arzu Gamze Kılınç, Kemal’in gözde temalarını ve benzersiz dilini birebir korurken, romanın teatral karşılığını büyük başarıyla yaratıyor. Politik, neredeyse slogancı metni didaktik olmayan şiirsel bir tonlamayla aktaran sahnelemesi, minimal dekoruna karşın, fillerin plastik hortumlarla, karıncaların sadece ellerin parmaklarıyla müthiş başarıyla var edilişi, müziği, koreografisi, ışık tasarımıyla sahnelemeye heyecan verici bir görsel işitsel boyut katıyordu.

11 oyuncudan oluşan müthiş uyumlu ekip, sanki çok bedenli tek bir organizmaydı. Kimi zaman fillere, kimi zaman karıncalara dönüşüyor, bazen bir koro, bazen değişe değişe karakterleri yorumlayan solistlerden oluşan benzersiz bir varlık oluyordu. Sezonun en ustalıklı, etkileyici işlerinden biriydi. 

‘Sesler’

 

İzleyicinin içine işleyen usta işi derinlikli ve dokunaklı ‘Sesler’, İstanbul’un seslerini toplayan ayrıksı bir koleksiyoncunun anılarına odaklanıyor.

Kerem Kurdoğlu’nun yazdığı, Salih Bademci'nin oynadığı, Mehmet Birkiye’nin yönettiği, ‘Sesler’de, oyun alanına giren genç bir adam, izleyiciyle anında birebir iletişim kurarak özel ilgi alanından söz etmeye başlıyor. Çocukluğundan başlayarak seslerle ilgisinin geliştiğini, İstanbul’un seslerinin peşine düştüğünü anlatıyor, yolculuğa izleyicileri dâhil ediyor, var ettiği sesleri seyircilerle paylaşıyordu.

Giderek tüm sesleri, kendi geçmişimizdeki, kentin geçmişindeki sesleri ve sessizliği duygularımız ve belleğimizle işitmeye başlıyorduk. Daha önce hiç duymadığımız sesleri bile ‘hatırlıyor’, unuttuklarımızla yüzleşiyor, kanıksadıklarımızı fark ediyor, yanından geçip gittiklerimizi dinliyorduk…

Kişisel bir anlatı olarak başlayıp ortak belleğimizi öyküye dâhil ederek evrensele açılan, kendimizi ortak tarihe iyice bıraktığımızda, büyük ustalıkla kişisele dönebilen ‘Sesler’ anlatılması zor, izlenmesi müthiş heyecan verici bir oyun.

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün