Gırgırın halı temizleme makinası olduğu dönemlerde, Alaaddin gaz sobasının odamızı keyiflendirdiğinde, merdaneli Nurmetal çamaşır makinesine kolumuzu kaptırdığımızda, Orhan Boran’la Yuki’yi dinlediğimizde, ekmekleri sacın üzerinde kızarttığımızda, odunlu termosifonlarla banyo günleri yaptığımızda, Samsun sigarasından odun çıktığında bile keyifliydik, mutluyduk. Zorluklar bile o samimiyetin içinde kolaylaşıyordu. Şimdi ise kapıdan dışarı adımını attığında çivisi çıkmış bir dünya ile karşı karşıyayız; her şeyden öncesi bir umursamazlık, bir bencilliktir aldı başını gidiyor, hani "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" misali. Dünya sahnesinde koca koca egolar çarpışıp dururken, olan sessizce tükenen insanlığımıza oluyor; ister istemez soruyorsun kendi kendine nereye gidiyoruz diye. Oysa insanoğlu içindeki nefret, kavga, ego ve öfke dürtüsünden sıyrılmayı bir başarsa, her şey çözülecek. Ama nafile; herkes kendi haklılığının, kendi hırsının esiri olmuş ne yazık ki...
Peki, bizi bu noktaya getiren neydi? Teknolojinin hayatımızı kolaylaştırırken ruhumuzu çoraklaştırması mı, yoksa modern zamanların sunduğu o sahte bireysellik illüzyonu mu? Eskiden odunlu termosifonun ısınmasını beklerken sabretmeyi öğrenirdik. Ekmek sacın üzerinde kızarırken paylaşılan o sıcaklık, sadece midemizi değil, bir binanın, bir mahallenin içini ısıtırdı. Komşunun sızısı bizim sızımız, neşesi bizim neşemizdi. Yılanın kime dokunduğu önemliydi; çünkü bilirdik ki adalet ve huzur, ancak herkes güvende olduğunda mümkündür.
Bugün ise akıllı evlerde, kusursuz iklimlendirilmiş odalarda oturuyoruz ama içimiz üşüyor. Merdaneli çamaşır makinesine kolunu kaptırma tehlikesi geride kaldı belki ama insanlık olarak kalbimizi, vicdanımızı modern zamanların o acımasız dişlilerine kaptırmış durumdayız. Sokakta yürürken kafasını telefonundan kaldırmayan, yanındaki insanın yüzündeki gölgeyi fark etmeyen, binaların yüksekliğiyle kendi egosunun yüksekliğini yarıştıran bir insanlık panoraması var karşımızda. Herkes ‘en haklı’, herkes ‘en mağdur’ ve ne acıdır ki herkes kendi küçük adasının tek hükümdarı olmak derdinde.
Oysa dünya sahnesindeki bu devasa egoların savaşı, geride sadece kazananı olmayan enkazlar bırakıyor. Küresel ölçekteki çatışmalardan tutun, trafikteki küçük bir tartışmaya kadar her şey, içimizdeki o evrilmemiş, terbiye edilmemiş öfke canavarının birer yansıması. Kendi haklılığımızın esiri olduğumuz an, karşımızdakinin insan olma hakkını elinden alıyoruz. ‘Ben’ dediğimiz yer, ‘biz’i öldürdüğümüz yer oluyor.
Peki, nasıl olmalı? Bu gidişatı tersine çevirmek, o eski samimiyeti bugünün modern dünyasında yeniden yeşertmek mümkün mü?
Çözüm, yeniden odunlu termosifonlara dönmek ya da geçmişin teknolojisinde çakılı kalmak değil elbette. Zaman akıyor ve bizler bugünün dünyasında yaşamak zorundayız. Ancak modernitenin getirdiği imkanları kullanırken, ruhumuzu o eski zamanların kadim değerleriyle beslemeyi seçebiliriz.
İlk adım, ‘fark etmek’ ve ‘durmak’ olmalı. Hayatın bu baş döndürücü hızında, hırslarımızın bizi nereye sürüklediğini görmek için durup bir nefes almalıyız. İçimizdeki nefret ve öfke dürtüsünü beslemeyi bırakıp, onun yerine empatiyi koyabilmeliyiz. Karşımızdakini sadece ‘kendi doğrumuzun haklılığıyla’ yargılamak yerine, onun da bir hikayesi, bir acısı, bir yükü olduğunu kabul etmek zorundayız.
İkinci olarak, o çoktan unuttuğumuz ‘umursama’ refleksini geri kazanmalıyız. ‘Bana dokunmayan yılan’ felsefesi, o yılanın gün gelip bizi de sokacağı güne kadar süren tehlikeli bir uykudur. İyilik de kötülük de bulaşıcıdır. Sokaktaki bir kediye uzatılan bir kap su, bir yabancıya verilen içten bir selam, bir haksızlık karşısında çıkarılan ses; işte dünyayı güzelleştirecek olan o küçük ama devrimci adımlar bunlardır. Samimiyet, büyük bütçeli projelerde değil, insanın insanla kurduğu o aracısız, hesapsız bağda saklıdır.
Son olarak, egolarımızı küçültüp kalplerimizi büyütmeyi öğrenmeliyiz. Haklı olmak mı önemlidir, yoksa huzurlu ve adil olmak mı? Hırsın esiri olarak ulaştığımız zirveler, aslında ne kadar yalnız ve çoraktır. İnsanoğlunun en büyük zaferi, dış dünyayı fethetmesi değil, kendi içindeki o karanlık dürtüleri, öfkeyi ve kibri yenebilmesidir.
Aslında bunun ilacı kendimizde başlıyor. Yani kendi kendimizle hesaplaşabilsek, egomuzla, yanlışlarımızla yüzleşebilsek, sorabilsek kendi kendimize ‘neden’ diye, belki güzel bir başlangıç olabilir. Ama nerede bizde o cesaret... Tek sevdiğimiz artık sadece eleştirmek oldu. Kimse durup aynaya bakmıyor, kimse o şarkının gerçeğini fısıldamıyor kendine: “Yarın belki yok” diye.
Şairin dediği gibi:
Çıplak geldik, çıplak gideceğiz, Parasız geldik, parasız gideceğiz. İlk banyomuzu başkası yaptırdı, Son banyomuzu da başkası yaptıracak. Doğarken ağlayarak geldik, Giderken arkamızda ağlayanlar bırakacağız. İki banyo arası bir ömürdür, Öyleyse bu kibir, bu hırs niye? İyi insan ol yeter…
Alaaddin’in gaz sobası odamızı keyiflendirirken, asıl parlayan şey o sobanın ışığı değil, etrafında toplanan insanların birbirine yaydığı o saf sevgiydi. Bugünün çivisi çıkmış dünyasını tamir edecek olan şey de yeni bir teknoloji veya yeni bir ideoloji değil; o sobanın etrafındaki samimiyeti, o hesapsız "biz" olma bilincini yeniden hatırlamaktır.
Yola çıkmak için hâlâ geç değil. Kapıdan dışarı adımımızı attığımızda karşılaştığımız dünyaya benzemek zorunda değiliz; tam aksine, o dünyanın çok özlediği o eski, güzel insanlar olmayı yeniden seçebiliriz. Çünkü insanlık sessizce tükenirken, onu kurtaracak olan yine insanın kendi içindeki o bitmeyen ışık olacaktır.
Hepinizi sevgi ile kucaklıyorum…