´NDS Lizi Behmoaras Çeviri Ödülü´nü, ´Taşların Anlattığı´ çevirisiyle kazanan Bahadırhan Bozkurt, çevirinin yalnızca sözcükleri değil, yazarın üslubunu, duygusunu ve okurda bıraktığı etkiyi de taşımak olduğunu belirtiyor. "Sadakat sadece içeriğe değil, metnin ruhuna da olmalıdır" diyen Bozkurt ile mesleğinin görünmeyen emeğini ve edebiyat çevirisinin inceliklerini konuştuk.
Öncelikle sizi tekrar tebrik ederim. NDS Lizi Behmoaras Çeviri Ödülü size neler hissettirdi? Daha önceden Behmoaras’ı bir yazar olarak tanır mıydınız?
Teşekkür ederim. Çevirmenlik gibi yalnız ve sessiz bir mesleğin ödüllendirilmesi bu zor işi icra edenler adına harika. Elbette çok mutlu oldum. Lizi Behmoaras’ı ‘Lale Puding Shop’ adlı eserinden biliyordum. Böylesine kıymetli birinin adına verilen ödüle layık görülmek de ayrıca çok güzel. Lizi Hanım’ın oğlunun elinden ödülü almak çok onur vericiydi.
‘Taşların Anlattığı’ ile ilk karşılaşmanız nasıl oldu? Bu metin, sizi ilk okumada en çok hangi yönüyle etkiledi?
Yayınevi bir kitap teklif ettiğinde küçük bir ön araştırma yapıyorum. Doğrusunu söylemek gerekirse bu metne de biraz temkinli yaklaşmıştım. Zor bir konuyu ele aldığı için duygusal olarak zorlanacağımı düşünmüştüm. Ancak yazarın konuyu işleyişi o kadar doğaldı ki hiç korktuğum gibi olmadı, çeviri öncesi okuma sürecim sırasında da ve çeviriyi yaparken de roman hiç bitmesin istedim.

Romanın dili ilk bakışta sade görünse de oldukça katmanlı. Çeviri sürecinde sizi en çok zorlayan ne oldu?
Metnin büyüsü bence bu hassas konuyu hiç eğip bükmeden, olabildiğince insani bir taraftan ele almasından ileri geliyor. Karakterlerin duyguları son derece güçlü. Bu duyguları okuyucuya aynı frekansta aktarmak konusunda titizlik gösterdiğimi söylemek isterim. Umarım başarılı olmuşumdur.
Bir eseri farklı bir dilde, aynı duyguyu vererek ifade etmek, onu adeta yeniden yazmak gibi olduğunu düşünüyorum. Bu konuda bazen ‘yazara sadakat’ ile ‘akıcılık’ arasında seçim yapmak zorunda kaldığınız anlar oluyor mu? Buna nasıl karar veriyorsunuz?
Sizin de bildiğiniz üzere, çeviride sadakat ve estetik arasında süregelen bir tartışma her zaman var olmuştur. Bence çevirmenin hüneri aslına sadık kalarak akıcı bir metnin yaratmasında gizli. Sorunuza tam olarak cevap vermem gerekirse önceliğim her zaman sadakat. Ben çevirmenin estetik kaygılarla birtakım seçimler ya da vazgeçişler gerçekleştirecek kadar özgür olduğu düşüncesinde değilim. Ancak sadakat kavramını biraz daha katmanlı düşünmek gerektiğine de inanıyorum. Metne sadakat dendiğinde çoğu insan bunu sadece iletiye, bir başka deyişle içeriğe sadakatle sınırlandırıyor, halbuki üsluba ya da alıcıda yaratılan etkiye sadakat de bir çevirmenin sorumluluğunda, karşı kültürde aynı etkiyi yaratmak, aynı kodlara dokunmak ve bunu yaparken yazarın üslubuna ve elbette içeriğe de sadık olmak için metinle sürekli dans halinde oluyor bir çevirmen. Dolayısıyla her zaman metne sadakat benim önceliğim ama ‘metne sadakat’ kavramını sadece içerikle sınırlamıyorum, dolayısıyla yazıldığı dilde akıcı olan metnin akıcılığını korumak da metne sadakatin bir parçası.
"Her çeviri aslında iki dil arasında değil, iki kültür arasında yapılan bir yolculuktur" denir. Siz bu tanıma katılıyor musunuz? Neden?
Çevirmenin temel işlevi bir kültürün ürettiği metni başka bir kültürün dilinde okunur ve anlaşılır kılmak. Bir çevirmen her defasında bu yolculuğa gönüllü olarak çıkan, varılan noktadan ziyade yolculuğun kendisine tutkun biridir. Ancak kişi sadece ikinci dilinde değil bazen anadilinde bile eksik kalabilir, bir çevirmenden işinin doğası gereği biraz daha bilgili ve bilinçli olması beklense de günün sonunda onun da eksikleri olabilir, neyse ki eksik kalması muhtemel noktaları da bilinçli okuyucu tamamlar. Dolayısıyla o yolculuğa çıkan kişi çevirmen kadar okuyucunun kendisidir de. Çeviri edebiyat okuyan bilinçli okurların da bu bahsettiğiniz yolculuğun keyfini sürdüğüne inanıyorum.
İyi bir çevirmen olmak için sadece söz konusu iki lisana vakıf olmak yeterli midir? Bu mesleği yapanların ne gibi vasıfları olmalıdır?
İyi bir dil bilgisi çeviri yapmak için yeterli midir? Genelde sıklıkla söylenen klişe bir cümle, iyi çeviri yapabilmek için sadece dil bilgisinin yeterli olmadığıdır. Bu noktada dil bilmekle neyi kast ettiğimizi bir durup düşünmek gerekir, zaten bir dili biliyorum demek o dilde sevmeyi, kavga etmeyi, bilimsel makaleler okumayı, espri yapmayı, ne bileyim bir çocuğa masal anlatmayı bilmek demektir. Dil bilmenin sınırlarını böyle genişlettiğinizde, bir dil bilmenin aslında o kültüre de hakim olmak demek olduğunu anlarsınız. Elbette iyi bir çevirmen her iki dildeki yetkinliğinin yanı sıra tüm kültür kodlarına da hakim olmak durumundadır. Aynı zamanda o toplumların ve dillerinin tarihine, kültürüne, sokak diline, gündemine, hassasiyetlerine, önceliklerine derken liste böyle uzar gider. Ama iyi bir çevirmende, özellikle de iyi bir edebiyat çevirmenin de olması gereken en önemli vasıf nedir diye sorarsanız, çevirinin olmazsa olmazı anadile hakimiyettir derim.
Şimdiye kadar onlarca kitabı Türkçeye kazandırdığınızı düşünüyorum. Birkaç örnek verir misiniz? Bu konuda seçici misinizdir?
Eric-Emmanuel Schmitt’in pek çok kitabını çevirdim. Amélie Nothomb, Jean Teulé gibi popüler yazarların eserlerinin yanı sıra ‘Madame Bovary’ gibi klasik eserleri de çevirdim. Özellikle son dönemde sadece kurgu metinler çeviriyorum ve edebiyat çevirisini çok seviyorum. Keyif için çeviri yaptığımdan dilediğimce seçici davranabiliyorum.
Şu sıralar üzerinde çalıştığınız yeni çeviriler veya yazarlık projeleri var mı?
Şu sıra üzerinde çalıştığım bir çeviri yok. Yoğun bir kışın ardından biraz dinlenme zamanı. Yazarlık ise her çevirmenin gönlünde yatan aslan bana göre. Kim bilir, belki bir gün.