Temmuz sıcağına yakışan çerezlik filmler ve keyifli gişe filmleri…
Bu ayki filmler, çok düşünmeden keyifle izleyebileceğiniz, hem görsel hem de hikâye olarak yarattığı dünyalarda kaybolup gideceğiniz, sıcak yaz akşamlarında hararet gideren bir derleme. İyi seyirler ve iyi yazlar dilerim!
DİJİTAL PLATFORMDA — HBO MAX
Furiosa: Mad Max Saga
Geçtiğimiz günlerde ilk defa Türkiye'de dijital platformlara düşen Furiosa, George Miller'ın asırlık vizyonunun ekrana yeniden yansımış hâli. 2015'in ses getiren Mad Max: Fury Road filminin ön hikâyesi olan eser, seyirciyi hiç zaman kaybetmeden egzoz sesinin hâkim olduğu kıyamet sonrası kuraklaşan çöllerin ortasına bırakıyor.
Miller'ın kendine has çekimleri, süratli montajları ve dinamik kamera hareketleri, hızı hiç azalmayan, gerçekten de aksiyon sinemasının gördüğü en havalı estetiklerden birini yaratıyor.
Toz toprak kaldıran, vahşi ve eğlenceli araba kovalamacaları, büyük riskler içeren nefes kesen aksiyon sahneleri ve filmin komik olduğu kadar abartılı doğası mükemmel bir izleme tecrübesi yaratıyor.
Sınırları baştan yazan bilim kurgu ögeleri, ciddi anlamda duygusal sahneler ve baş karakterin etki bırakan yolculuğu birleşiyor. Anya Taylor-Joy, inanılmaz zorluklar karşısında adapte olmayı, araçların ve maskülenitenin hüküm sürdüğü bu dünyayla baş edip evine dönmeye çalışıyor.
Thor karakteri ile tanınan Chris Hemsworth'ün ise güç zehirlenmesi yaşayan bir lider. Kendisinin son yıllardaki en özgün ve enigmatik performansı, dramatikliği ve şahsına münasır teatralliğiyle parlıyor.
Ekrandan gözlerinizi ayıramayacağınız, nasıl başlayıp bittiğini anlamadığınız, son senelerin en iyi blockbuster filmlerinden biri.
ARŞİVDEN
28 Years Later: Bone Temple

Şeytanın oğlu olduğuna inanan, başıboş çocukları kaçırıp onlara şiddeti ve hayatta kalmayı öğreten, aynı zamanda da hepsine kendi adını veren Jimmy, ruh hastası bir kült lider. Yakın civarlarda ise, kemiklerden yapılmış bir tapınağın ortasında yaşayan, kir ve kanla kaplı, deli sanılan fakat bu kaotik dünyada tek aklı başında olan bir doktor, imkânsızı iyileştirme arayışında.
İnsanları zombiye çeviren bir hastalığın İngiltere'ye yayılmasından otuz sene sonra, ülke hâlâ karantina altında ve kendi hâline terk edilmiş umutsuz bir vaka.
Sempatikliği ve uysallığıyla öne çıkan, sağ kalan insanlara yardım edip virüse bir çözüm bulmaya uğraşan doktor, Ralph Fiennes tarafından adeta Oscarlık bir performansla vücut buluyor. Kendisini 80'lerin en iyi albümlerini dinleyip üstüne deney yaptığı kocaman zombiyle el ele distopik bir mutlulukta görmek çok enteresan, ve bu sahneler filmin en keyifli bölümleri.
Karakterler arasındaki son yüzleşme ise uzun süre hafızalara kazınacak inanılmaz bir sahneyle tamamlanıyor.
Bu konu ne kadar absürt duyulsa da, hevesiniz kaçmasın. Filmin ele aldığı insani sorunlar, hayatta kalma savaşı ve merak uyandıran dingin tonu kendine özgü bir yapım çıkarıyor ortaya.
Bir zombi filmi olmasına rağmen, türün ana ögelerine zıt, umutlu bir macera ile ciddi bir gerilim filmi arasında gidip geliyor.
Biraz alışılmışın dışı bir tercih olsa da, sinemayı yarattığı aykırı dünyalar için seven seyircilere kesinlikle tavsiye ederim. Şahsen çok kaliteli olduğuna da imzamı atarım.
DİJİTAL PLATFORMDA — HBO MAX
Mickey 17

Geri dönüştürülebilir, çok amaçlı ve tamamen değersiz Mickey Barnes, dünyadan uzaya kaçarken milyarderlerin ve bilim adamlarının deney faresi oluveriyor. İşin ucunda bolca öleceğini öngörmeden, bilinmeze imzasını atıyor. Mickey, her harcandığında yeniden klonlanan, başına gelen olaylara karşı sözleşmesi gereği çaresiz ve üstünde yapılan tüm acı verici deneyleri hatırlayan bir hafızayla lanetlenmiş, insanlığından koparılmış bir ruh.
Ancak on yedinci versiyonu, özündeki ezik kişiliğe aykırı klonlanıp on altıncı versiyonu hayatta kalmayı başarınca, beraber dünyalarındaki bütün canlıların kaderini değiştirecek bir yolculuğa atılıyorlar.
Parasite'ın Oscar kazanan yönetmeni Bong Joon-ho, bu sefer oldukça sürükleyici ve ciddiyetsiz bir bilim kurgu filmini merceğine almış.
Sarkastik ve pes etmiş 16'yı ve asabi, başkaldıran 17'yi çok güzel dengeleyen Robert Pattinson, karakterin iki kişiliğini de benimseyerek canlandırıyor.
Mark Ruffalo ise modern politikacıların ahlaksız aşırılığını andıran, Trump vari bir figürü seyirciyi tiksindirerek canlandırıyor.
Hollywood ekranına yakışan fakat ustalıkla işlendiği her sahnesinden belli olan yapım, derin temalar işlemesine rağmen en çok eğlenceli unsurlarıyla akılda kalıyor.
Kesintisiz, aşırı yaratıcı ve her televizyona düştüğünde yeniden takılacağınız tarz filmlerden.
VİZYONDA
Disclosure Day

Son ayın vizyon takvimi, bu bitmeyen sıcaklarda sinemalara sığınmaya el vermeyen bir seçki.
Kurgu ve boyut konusunda vasat Supergirl, yönetmeninin gelecek vadeden kariyerine karşın seyirciyi ilk yarısında kaybeden Death of Robin Hood, suyu çekilmiş Scary Movie ve Toy Story gibi markaların devam filmleri; dijitalliğin arttığı film piyasasında seyirciyi sinemaya akın etmekten soğutuyor.
Beklentileri karşılamayan bu filmlere rağmen, usta yönetmen Steven Spielberg'in yeni bilim kurgu gerilimi Disclosure Day, aralarında çok aydınlık olmasa da parlayan bir inci.
Seyirciyi hikâyesiyle içine çeken; devlet sırları, dünya dışı hayat ve hayal gücünün sınırlarını inceleyen, bilinmezliğe kol geren bir yapım.
Emily Blunt, kariyerinin en iyi performanslarından biriyle taçlandırıyor yapımı. Karakteri, canlı yayında aniden uzaylı bir dilde konuşmaya başlayan bir meteorolog.
Devlet sırları, normal bir siber güvenlik çalışanı tarafından kaçırılınca, komplo teorilerinin ortasında, kendilerinden çok daha büyük güçler tarafından kovalanmaya başlıyor ikili.
Eski Spielberg klasiklerinin tadını vermese de, gene son zamanların büyük bütçeli filmlerine kıyasla çok başarılı bir yapım.
Filmin en büyük gizem unsurunun aslen o kadar da merak uyandırmaması, gerçeklik ve hayal gücünün iç içe geçtiği olay örgüsünün dağınık tutarsızlığı, kurgudan ve konudan biraz puan kaybettiriyor.
Buna rağmen, konuştuğum birçok sinemasever filmde kendilerine hitap eden nostaljik veya umutlu unsurların olduğundan, işlenen temaların ilginçliği ve filmin heyecanlı hızından bahsetti.
Ben de buna katılmadan edemeyeceğim, çünkü Spielberg'in yaşla gelişen idealist yaklaşımı ve tecrübeli sinemacılığı, bu eşsiz vizyonu aramızdan ayrılmadan takdir etmek gerektiğini hatırlatıyor.
YAKINDA
Odyssey

Christopher Nolan hakkında istediğinizi söyleyin, fakat ağırlıkla negatif bir argüman karşısında zevkinize olan inancım oldukça azalır.
21. yüzyılın en görkemli ve iddialı yönetmeni Nolan, bu sefer asırlık bir mitolojik hikâyeyi yeni izleyicilere sunuyor. Odyssey, tamamen IMAX kamerasıyla çekilmiş ilk film olarak tarih yazacak.
Matt Damon gene eve dönme peşinde ve ana karakteri ağırbaşlılık ve duygusal yükle canlandıracağa benziyor. Umuyorum ki karakterin bitmez yolculuğundaki psikolojik yükü, umutsuz askerleriyle ilişkisi ve mitolojik canavarlarla yüzleşmeleri dengeli bir şekilde işlenir.
Filmin Amerikanlaştırılmış tonu ve dili, orijinal mitik elemandan uzaklaşacak bir senaryonun işaretini veriyor. Aynı zamanda ünlü Hollywood yıldızlarının performanslarından şüpheliyim. Zamanın havasını yakalamadan, orijinal eserin parodisi olması gözü korkutuyor.
Bu yüzden diyalog ve oyunculuk olarak vasat, ama görüntü ve kurgu olarak mükemmel olacağını öngörüyorum.
Bu tahminlerin doğruluğunu, ağustostaki kapsamlı yazıda daha derinden inceleyeceğiz.
Bu devasa çaptaki fenomeni, 17 Temmuz'dan itibaren büyük ekranda kaçırmayın derim.