Geçen mevsimin en iyi oyunları - I

Her tiyatro mevsiminin sonunda bir arşiv çalışması olarak sezon boyunca izlediğim oyunların arasında en beğendiklerime kısaca değindiğim yazılarda, geçen sezonun bana göre en iyi yapımlarına odaklanacağım. 29. İstanbul Tiyatro Festivali ile başlıyorum.

Erdoğan MİTRANİ Sanat
8 Temmuz 2026 Çarşamba

Scapino Ballet Rotterdam

‘Katedral, Arvo Pärt’le Bir Akşam’

Hollanda’nın köklü dans topluluklarından Scapino Ballet Rotterdam’ın sunduğu olağanüstü dans tiyatrosu ‘Katedral, Arvo Pärt’le Bir Akşam’, Estonyalı besteci Arvo Pärt’ın müzikleri eşliğinde sahnelendi.

Fotoğraf ve video sanatını, dansı, tiyatroyu ve modayı harmanlayarak sahne sanatlarının sınırlarını zorlayan, göz alıcı koreografileriyle dansa yeni bir soluk getiren 1982 Valencia doğumlu Marcos Morau, yönettiği ve koreografisini Lorena Nogal ile birlikte yaptığı büyüleyici ‘Katedral’de izleyiciyi 70 dakika boyunca retro-fütürist bir evrende gezdirdi.

Nasıl bu yıl doksanıncı yaşını kutlayan Arvo Pärt, mistik besteleriyle müziğe ve insana bakışımızı dönüştürdüyse, Morau da insanı huzura, içsel bir farkındalığa kavuşturacak yeni bir bedensel devinimin, bedenlerden inşa edilmiş sığınılacak yeni bir katedralin arayışına çıkmıştı. Sadece bir dans tekniği olarak değil, her türlü organik hareketten kaçınılması gereken bir ‘zihin hâli’ olarak geliştirdiği kişisel koreografik anlatımında, dansçıların bedenleri, bazen bir makinenin parçaları gibi uyumlu, bazen bireysel bir duygunun dışavurumu gibi kırılgandı. Bedenlerin her bir parçası kendi başına bir etken hâline geliyor ve her vücut parçası, diğerinin ne yaptığını bilmiyormuş izlenimi vererek dansa doğal olmayan bir yapaylık kazandırıyordu. Bozuk oyuncaklar gibi bir sarsak hareketten bir diğerine geçen on iki dansçı, insan yaşamının olmadığı bir dünyada sıkışıp kalmış, pilleri bitene kadar amaçsızca bir amaç aramaya devam edecek arızalı androidlere benziyorlardı.

Pek rastlamadığımız, hem soyut hem somut, hem gerçeküstücü hem gerçekçi, ayrıksı, usta işi, müthiş etkileyici ve heyecan verici bir gösteriydi.

Baró d'evel

‘Biz Kimiz / Qui som?’ 

 

Sahnede tüm sanat dallarını buluşturma hedefiyle yola çıkan Fransız-Katalan topluluk Baro d’evel, bütüncül sanat yapıtları üretmek için farklı disiplinlerden sanatçılar ve zanaatkârlarla çalışıyor. ‘Biz Kimiz / Qui som?’ sorusunun peşine düşerek dansçılarını, müzisyenlerini, oyuncularını, akrobatlarını, seramikçilerini ve ‘clown’larını, ekolojik bir ritüelde, sahnede bir araya getiriyor ve soruya şiir, sirk ve hareket dilleriyle, aynı zamanda büyük bir mizah anlayışı, akrobasi ve seramikle cevap veriyordu. Uyumla kaos, umutla karamsarlık, rüyayla gerçeklik arasında gidip gelmeler baş döndürücü bir hızla birbirini izliyor, en çelişkili duygular iç içe geçerek aynı yoğunlukta birleşiyordu. Yer ile gök arasında gidip gelen gösteriye ağırlıksızlık ve aşırılık hükmediyor, ‘Biz Kimiz’ yüksekliklere meydan okuyor, şaka gibi düşmelere neden oluyordu.

Anlatılması güç izlenmesi müthiş heyecan verici benzersiz gösteri bittiğinde bile bitmiyor, izleyicilerin coşkulu alkışlarının ardından, inanılmaz güzellikte etkileyici ve dokunaklı bir monolog başlıyordu. Monoloğun sonunda tüm sanatçılar, ellerinde bir müzik aleti, salona iniyor, oluşturdukları fanfar, tüm izleyicileri peşine takarak üst kattaki avluya götürüyor. Coşkuları onlara da bulaşan seyirciler sanatçılarla beraber hiçbir şeyin imkânsız olmadığına mutluluğa ulaşılabilmenin mümkün olduğuna inanıyor, inanmak istiyordu.

Ömür boyunca benzerine rastlanmayacak müthiş bir gösteriydi.

Teatro La Plaza

‘Hamlet’                   

 

Down sendromlu Jaime Cruz, bir ekip toplantısında ayağa kalkarak, Lima'da Teatro La Plaza’yı kurmuş Perulu yazar yönetmen Chela De Ferrari’ye, üç yıldır tiyatroda yer gösterici olarak çalıştığını ve hayalinin oyunculuk yapmak olduğunu söylemiş. Cruz, sahneye çıkma arzusunu tutkuyla anlatırken De Ferrari, kamusal ve sanatsal alanda olma hakkı sık sık sorgulanan böyle bir bireyin sahnede ‘olmak ya da olmamak’ dediğini hayal etmiş. Yıllardır yapmayı düşlediği ‘Hamlet’i, yeni bir yorum olarak değil, karakterin yeni bir beden, yeni bir ses, yeni bir varoluş biçimiyle dönüşmesine izin vererek sahnelemeyi düşünmüş. ‘Hamlet’i ‘to be or not to be’ sorusunun kendisinin de yeniden tanımlanacağı, sorunun yalnızca Hamlet tarafından değil, günümüz dünyasında engelli olmanın ne anlama geldiğini tartışan oyuncular tarafından da sorulacağı bir yapım olarak, tamamı Down sendromlularla sahnelemeye karar vermiş. Shakespeare’in varlık, kimlik, güç ve aşk hakkındaki varoluşsal sorularının onların deneyimlerinde nasıl yankı bulabileceğini, metnin hangi parçalarının Shakespeare’in dünyasıyla oyuncuların dünyası arasında köprü görevi görebileceğini oyuncularıyla birlikte tartışarak araştırırken, sekiz Down sendromlunun kendi yaşamlarının tanıklığını ellerine aldıklarında Hamlet’i de, sadece acı çeken değil, sorgulayan, direnç gösteren, mücadele ederek kendi sesini arayan ve bulan, var olmakta ısrar eden, kendileri gibi toplum dışına itilmiş bir karakter olarak yeniden keşfettikleri bir metin ortaya çıkmış. Chela De Ferrari’nin uyarlamasında her repliği oyuncuların kişisel deneyimleri ve bakış açıları şekillendirmiş.

Teatro La Plaza’nın kesintisiz 95 dakika süren düşünceli, güçlü, samimi, hem neşeli, hem dramatik, hem komik hem küstah ‘Hamlet’inde müthiş karizmatik ve Down sendromlu kadınlı erkekli sekiz olağanüstü oyuncu, kendi kimliklerini reddetmeden, herkesi kendi farklılığını ve benliğini onurla sahiplenmeye davet etti. Down sendromlu olduklarını göz ardı etmediler, aksine dile getirdiler, benimsediler, ayrıntılı olarak tartıştılar. İzleyicilere doğrudan seslenerek oyuncuların da insan olduğunu hatırlattılar, unutkanlıkları, kekelemeleri, olası yanlış başlangıçları için hoşgörülü olmaları gerektiğini belirttiler.  

Dur durak bilmeyen ateşli enerjisi, düşünceli anlarda bile tükenmeyen neşesiyle süren oyunda Shakespeare’in finalindeki kan gölünden vazgeçilerek tüm seyirciler oyuncularla dans etmek için sahneye davet ettiler ve ‘Hamlet’ herkesin bireyselliğini, kendini ifade etme hakkını kutlamak amacıyla, muhteşem bir dans partisiyle sona erdi.

Tiyatroya dair geleneksel beklentileri bir kenara bırakıp, benzersiz ve son derece yetenekli bir ekibin izleyiciyi şaşırttığı, eğlendirdiği ve müthiş etkilediği bu ayrıksı ‘Hamlet’, bugüne dek hiç böylesini yaşamamış olduğum bir olaydı.

Flaman Kraliyet Tiyatrosu KVS

‘Bovary’

 

Fransız romancı Gustave Flaubert ‘Madame Bovary’yi 1856’da yayımladığında edebiyat sahnesinde bomba etkisi yaratmış, dönemin bağnaz Fransız toplumuna saldırı sayılan roman beraat ile sonuçlanan çalkantılı bir davanın da konusu olmuştu.

Öyküyü özetlersek, babasının doktoru Charles Bovary ile evlenen romantik genç kız Emma Rouault için sıkıcı gündelik hayat çok geçmeden bunaltıcı gelmeye başlamıştır. Emma, kasvetli kocasının tekdüze hayatından ve yalnızlığın sessiz acısından kurtulmak için ilgi, sevgililer, varoluşun boşluğunu dolduracak yeni heyecanlar peşinde bir dizi geçici ilişki yaşamış ve içinden çıkılmaz bir batağa doğru yol aldığında arsenik içerek intihar etmiştir.

Katalan kadın yönetmen Carme Portaceli ile KVS’nin Genel Sanat Yönetmeni Michael De Cock ikilisi ‘Bovary’ ile izleyiciyi bu trajik kahramanın motivasyonlarını yeniden değerlendirmeye davet etti. De Cock’un yazdığı, Portaceli’nin yönettiği uyarlamada Emma Bovary, hayalperest bir trajedi kahramanı değil, ‘21. yüzyılın feminist sesi’ olarak yorumlandı. ‘Bovary’de genç kadın artık talihsiz bir kurban değil, bir asi, kendi felaket dolu kaderinin küstah mimarı bir aktivistti. Sarsılmaz bir kararlılıkla sıradanlığa meydan okuyor, aşkı deneyimlemek, gerçek benliğini özgürlükle bulabilmek amacıyla, ideal hayata, bitmek bilmeyen bir arzunun peşinde amansızca koşuyordu. Arzularını eyleme dönüştüren Emma, gerçekçi olmasalar da hayallerinin peşine takıldı, seçimleri onu mahvolmaya götürse bile, kendisine dayatılan imajı yok etmeyi seçti.

Bildik sandığımız bir hikâyeyi tersyüz ederek karşımıza çıkaran bu son derece inandırıcı ve olağanüstü başarılı yorum, De Cock ile Portacelli’nin ‘Madame Bovary’yi çok doğru okuduklarını, hatta Gustave Flaubert’in bile böyle bir Emma hayal etmiş olabileceğini düşündürdü. Her halükârda eminim ki izlemiş olsaydı ayakta alkışlardı.

 

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün