•İsrail kamuoyu uzun yıllar uluslararası eleştirileri büyük ölçüde güvenlik perspektifinden değerlendirdi. Ancak Gazze savaşı sonrasında ortaya çıkan diplomatik yalnızlık, seçmenin bir bölümünün bakışını değiştirmeye başladı. Tartışma artık uluslararası kamuoyunun İsrail´i sevip sevmediği değil, ülkenin en önemli stratejik ortaklarıyla ilişkilerinin ulusal güvenliği nasıl etkilediği üzerinde yoğunlaşıyor. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri ile ilişkiler bu açıdan belirleyici önem taşıyor. DR. OSMAN GAZİ KANDEMİR - www.indyturk.com
Eisenkot, tarzı ve kamuoyundaki imajıyla, Netanyahu’nun yıllardır karşısına çıkan rakipler içinde en belirgin "zıt kutbunu" temsil ediyor. Analistler, bu tezatlığın aynı zamanda Eisenkot’a avantaj sağlayabileceğini düşünüyor.
76 yaşındaki Binyamin Netanyahu, siyasi tiyatro ve keskin mesajlar uzmanı. Bir tarihçinin oğlu olarak elit çevrelerde büyüdü ve ordunun Sayeret Matkal komando birliğinde görev yaptı.
66 yaşındaki Gadi Eisenkot ise Netanyahu'ya kıyasla daha yumuşak bir dil kullanan, gösterişten uzak, siyasi dramadan kaçınan, sürece odaklanan eski bir askeri figür. Faslı göçmen bir ailenin dokuz çocuğundan ikincisi olarak, İsrail’in geleneksel güç merkezlerinin dışındaki Taberiye ve Eilat şehirlerinde yetişti.
Bir asker olarak Golani Tugayı’nda yükselen Eisenkot, 2015-2019 yılları arasında İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF) Genelkurmay Başkanlığı görevini yürüttü. Bu göreve kendisini seçen isim ise Netanyahu’ydu.
Seçimin en önemli kırılma noktalarından biri ise Haredi askerlik muafiyeti tartışmasıdır.
Gazze savaşıyla birlikte İsrail ordusu ciddi personel açığı yaşamaya başladı.
Buna rağmen on binlerce ultra Ortodoks gencin askerlikten muaf tutulmaya devam edilmesi, toplumun geniş kesimlerinde adalet duygusunu zedeledi.
Yedek askerler aylarca cephede görev yaparken hükümetin Haredi partilerini koalisyonda tutabilmek için yeni muafiyet düzenlemeleri hazırlaması, savaşın yükünün eşit paylaşılmadığı yönündeki eleştirileri artırdı.
Bu tartışmanın siyasi etkisi iktidarı da etkiledi. Likud’un önemli isimlerinden Yuli Edelstein’ın parti yönetimine karşı çıkarak istifa etmesi, Netanyahu’nun geleneksel devletçi sağ seçmen üzerindeki hakimiyetinin de zayıflamaya başladığını gösteriyor.
Ekonomi de seçmen davranışını etkileyen ikinci büyük başlık olarak öne çıkıyor.
İsrail ekonomisi teknoloji sektöründeki dinamizmini korusa da savaşın maliyeti giderek büyüyor.
Savunma harcamalarının artması, konut fiyatlarının yükselmesi ve hayat pahalılığı geniş toplum kesimlerini doğrudan etkiliyor.
Yapısal sorunlar ise savaşın çok öncesine uzanıyor. Korumacı tarım politikaları, sınırlı rekabet ve yüksek ithalat maliyetleri İsrail’i benzer gelir düzeyindeki birçok Avrupa ülkesinden daha pahalı bir ülke haline getirmiş durumda.
Bu ekonomik tablo, güvenlik tartışmalarından bağımsız değil. Çünkü uzun süren savaşın maliyeti arttıkça kamu kaynaklarının nasıl kullanılacağı sorusu daha fazla önem kazanıyor.
Dış politika da geçmiş seçimlere kıyasla çok daha görünür bir başlık haline geliyor.
İsrail kamuoyu uzun yıllar uluslararası eleştirileri büyük ölçüde güvenlik perspektifinden değerlendirdi.
Ancak Gazze savaşı sonrasında ortaya çıkan diplomatik yalnızlık, seçmenin bir bölümünün bakışını değiştirmeye başladı.
Tartışma artık uluslararası kamuoyunun İsrail’i sevip sevmediği değil, ülkenin en önemli stratejik ortaklarıyla ilişkilerinin ulusal güvenliği nasıl etkilediği üzerinde yoğunlaşıyor.
Özellikle Amerika Birleşik Devletleri ile ilişkiler bu açıdan belirleyici önem taşıyor.
İsrail savaşın ilk aşamalarında önemli askeri başarılar elde etti. Ancak savaşın siyasi bilançosu onun açısından da daha karmaşık.
Eğer amaç İran rejimini zayıflatmak, bölgesel tehditleri kalıcı biçimde azaltmak ve füze kapasitesini ortadan kaldırmak idiyse, bu hedeflerin hiçbiri tam olarak gerçekleşmedi.
Üstelik müzakerelerin son aşamalarında karar verici konumun Washington'a geçmesi, İsrail'de rahatsızlık yarattı. ABD ile arası limonileşti. Avrupa'da anti-İsrail cephesi güçlendi.
Bu nedenle İsrail'in askeri düzeyde değilse bile stratejik düzeyde istediği sonucu alabildiğini söylemek zor.
…
ABD ve İsrail, İran'ın nükleer kapasitesini kalıcı biçimde yok etmek, bölgesel etkisini kırmak ve mümkünse rejimi dönüştürmek gibi somut hedeflerle hareket etti; yani sonlu bir oyun oynadı. İran rejimi ise öncelikle ayakta kalmaya, sistemi ve iktidar yapısını korumaya odaklandı; yani sonsuz oyunun mantığıyla hareket etti.
Bu nedenle savaşın sonunda kimin daha fazla füze attığından veya hangi hedefleri vurduğundan çok, kimin oyunda kalmayı başardığı önem kazanıyor. Bu açıdan bakıldığında, ağır bedeller ödemesine rağmen İran rejiminin varlığını koruması, savaşın siyasi bilançosunda neden göreli bir kazanan olarak görüldüğünü de açıklıyor.
Tamamı : https://www.ekonomim.com/kose-yazisi/iran-abd-israil-savasi-gercek-kazananlar-ve-kaybedenler/903574
Kaynak dil: İngilizce
Belki de İsrail’in barış özlemi, Rabin suikasta uğradığı gün öldü.
Rabin, Arafat’la Oslo sürecine naif olduğu için girmedi. Bunu yaptı, çünkü İsrail’in geleceğini kalıcı işgal, bitmeyen savaş ve Filistinlilerin siyasi varlığını inkâr yoluyla güvence altına alamayacağını anlamıştı.
Komşularıyla, Filistinliler de dahil olmak üzere, barışın İsrail’in güvenliğine bir tehdit olmadığını —aksine, bunun tek yol olduğunu— düşünüyordu.
Bu kalabalık o vizyonu altüst etti. Onlar için siyaset artık birlikte var olma ya da güvenlikle ilgili değil, tahakküm, yıkım ve bitmeyen öldürme ile ilgili.
Eğer Itamar Ben-Gvir, Ekim seçimlerinde Netanyahu’nun yerini alırsa, İsrail yeni bir sayfa açmayacak —mevcut dönemin en karanlık dürtülerini resmi devlet doktrini haline getirecek.
Ve ABD, dünyanın gözü önünde, savunmaya hazır olduğu düzenin ne tür bir şey olduğuna dair zorlu bir seçim yapmak zorunda kalacak.
https://x.com/TulinDaloglu/status/2073624210543435780
Remzi Çetin, sonuç olarak, “Bu karar, Türk-İsrail ilişkilerinde ‘psikolojik kopuş’ anlamına geliyor. Karar çıkarsa Türkiye-İsrail ilişkilerinin tarihsel duygudaşlığı da bozulacak. Bu, Türkiye’nin kaybı değil, İsrail bu kararla kendi ayaklarına sıkıyor” sözlerini sarf etti. Azerbaycan’ın konuya yaklaşımına da değinen Çetin, “İsrail’in kararı, Azerbaycan-İsrail ilişkilerini zedeleyecek bir karar. ‘Azerbaycan yüksek tonda tepki vermiyor’ gibi söylemler var ama Azerbaycan-İsrail ilişkilerini kendi potasında değerlendirmek lazım. Aliyev yönetimi tasarının Knesset’te geçmemesi yönünde kulis yapacaktır. Fakat bana göre bu karar, yalnızca Netanyahu, son anda ‘Bu karar şu an için çok erken’ derse engellenebilir. Bunu da çok olası görmüyorum” diye konuştu.
İsrail'in vicdan sahibi gazetecilerinden Gideon Levy - @gideonle, 3 Temmuz 2026 Cuma günü İtalyan La Repubblica - @repubblica gazetesinden Daniele Castellani Perelli’ye verdiği röportajda, İsrail toplumunun 7 Ekim’den sonra geçirdiği dönüşümü ve Gazze savaşının siyasi, ahlaki ve toplumsal sonuçlarını son derece karamsar bir tablo içinde değerlendirdi.
Haaretz’in uzun yıllardır en eleştirel kalemlerinden biri olan Levy’ye göre İsrail, Gazze savaşında yalnızca askeri ve siyasi bakımdan değil, ahlaki bakımdan da büyük bir çöküş yaşadı.
Levy, İsrail hükümetinin Hamas’ın 7 Ekim’de gerçekleştirdiği harekatın Gazze’ye karşı büyük bir saldırının gerekçesi olarak kullanacağını tahmin ettiğini, ancak ortaya çıkan şiddetin bu kadar zalim ve barbarca olacağını öngörmediğini söyledi.
Ayrıca ABD’nin bir noktada İsrail’i durduracağını düşündüğünü, fakat bunun gerçekleşmediğini belirten Levy'ye göre savaşın sonunda İsrail somut bir kazanım elde etmedi. Hamas askeri olarak zayıflatılmış olsa da tamamen ortadan kaldırılmadı; hatta siyasi olarak daha güçlü bir konuma gelmiş olabilir. Çünkü Filistin meselesi yeniden dünya gündeminin merkezine yerleşti.
Röportajda Levy’nin en dikkat çekici vurgularından biri, Gazze savaşının İsrail’in dünyadaki imajını geri dönülmez biçimde değiştirdiği yönünde. Ona göre artık yalnızca İsrail karşıtları ya da antisemitler değil, dünyadaki vicdan sahibi insanlar da İsrail’in Gazze’deki eylemlerine öfke duymakta. Levy, İsrail’in suçlarının antisemitler için bir “yakıt” işlevi gördüğünü kabul etmekle birlikte, asıl kaygı duyulması gereken şeyin antisemitlerin nefreti değil, ahlaki duyarlılığa sahip insanların tepkisi olduğunu ifade etti.
Levy’ye göre İsrail toplumundaki asıl kırılma Gazze savaşıyla değil, 7 Ekim’le yaşandı. Bu saldırı, İsrail’de barış kampının son kalıntılarını da yok etti. Sol çöktü, muhalefet savaş karşıtı bir tutum alamadı. İsrail toplumunda “Gazze’de masum yoktur, herkes Hamas’tır” düşüncesi yaygınlaştı. Bu da hukuki ve ahlaki sınırların ortadan kalkmasına yol açtı.
Medyanın rolünü de sert biçimde eleştiren Levy, İsrail medyasının halka Gazze’yi göstermeyerek büyük bir sorumluluk üstlendiğini söylüyor. Ona göre sıradan bir Avrupalı, ortalama bir İsrailliden daha fazla Gazze görüntüsü izlemiştir. Bu görünmezlik, İsrail toplumunun kendisini masum, eleştirenleri ise antisemit olarak görmesini kolaylaştırdı.
Levy, 7 Ekim’in İsrailliler için hâlâ açık bir yara olduğunu, medyanın da bu yaranın açık kalmasını sağladığını belirtiyor. Çünkü 7 Ekim ne kadar çok konuşulursa, İsrail’in Gazze’deki suçları o kadar az konuşulmakta. Netanyahu sonrasına dair de umutlu değil. Ona göre Netanyahu’nun yerine gelecek kişiler bazı açılardan daha iyi olabilir; ancak işgal, Gazze savaşı ve apartheid politikalarında köklü bir değişim vaat etmemekte. Levy’nin genel sonucu açıktır: İsrail, suçlarının sorumluluğunu üstlenmeye hazır değil ve bu yüzden nefret zincirini durduracak bir siyasi ya da ahlaki irade de ortada görünmemekte.
https://x.com/leventbasturk26/status/2073484938918154445
Sonuç olarak, savaş döneminde kazanç sağlayan sektörler tek başına savaşın ekonomiye yüklediği genel maliyeti ortadan kaldıramamaktadır. Kamu borcunun ve bütçe açığının artması, vergi artışı ihtimali ile bazı sivil harcamaların dondurulması veya azaltılması gibi gelişmelerin etkileri zaman içinde daha belirgin hâle gelebilir.
Taub Center da 2024 yılı İsrail ekonomisini “savaş hâlindeki bir ulusun ekonomisi” olarak tanımlamakta; güvenlik harcamalarının iş gücü piyasası, gelir düzeyi ve kamu hizmetleriyle iç içe geçtiğine dikkat çekmektedir. Ayrıca yedek askerlerin uzun süre seferber edilmesi veya çatışmaların tekrar tekrar tırmanması, büyük teknoloji şirketlerinden ziyade küçük ve orta ölçekli işletmeleri daha fazla zorlamaktadır. Çünkü bu işletmeler yerel istikrara, günlük iş gücüne ve kısa vadeli nakit akışına bağımlıyken; büyük teknoloji şirketleri faaliyetlerini uluslararası pazarlarda ve uzun vadeli küresel sözleşmeler üzerinden sürdürebilmektedir.
Bununla birlikte, teknoloji sektörünün de siyasi yalnızlaşmadan tamamen etkilenmediği söylenemez. Her ne kadar bu sektör ülkeye döviz kazandırmaya ve yatırımcıların ilgisini canlı tutmaya devam etse de, 2025’in ilk yarısında teknoloji istihdamındaki büyümenin yavaşladığı, araştırma-geliştirme faaliyetlerinin gerilediği ve yeni kurulan şirket sayısının on yıl öncesine kıyasla azaldığı görülmektedir.
Başka bir ifadeyle, teknoloji sektörü güçlüdür; ancak savaşın ve siyasi ortamın etkilerinden bütünüyle bağımsız değildir. Bu nedenle bugünkü dayanıklılık, gelecekte insan sermayesi, nitelikli iş gücünü çekme kapasitesi ve küresel şirketlerin güveni açısından ortaya çıkabilecek sorunları gizliyor olabilir.
Dolayısıyla tabloyu anlamak için yalnızca büyüme oranlarına ya da ihracat rakamlarına bakmak yeterli değildir. Aynı şekilde, boş oteller veya durmuş inşaat sahaları da tek başına ekonomik çöküşün kanıtı değildir. Savaş, ekonominin yapısını yeniden şekillendirmektedir: Kaynaklar sivil alanlardan savunmaya, tüketimden güvenliğe ve iç pazardan uluslararası savunma ile siber güvenlik talebine yönelmektedir. Bu süreçte bazı şirketler ve sektörler kazanç sağlarken, toplum, kamu maliyesi ve siyasal meşruiyet giderek ağırlaşan bir bedel ödemektedir.
Bu nedenle, “İsrail ekonomisi neden çökmüyor?” sorusunun tek bir cevabı yoktur. Asıl cevap şu paradoksta yatmaktadır: Çünkü bu ekonomi zarar görmüş olsa da çeşitlidir; kriz içindedir ama ihracat yapabilmektedir; yıpranmıştır ama küresel güvenlik kaygılarından beslenen sektörlere sahiptir.
Tamamı :https://vision-pd.org/tr/surekli-savaslara-ragmen-israil-ekonomisi-neden-cokmuyor/
Yunanistan-İsrail ilişkileri, toplumsal temelleri bakımından derinlemesine asimetrik bir ittifak görüntüsü vermektedir. Bu asimetri iki eksende işler. İlki, devlet-toplum ilişkisinin yönüdür: Yunanistan’da devletin jeopolitik gerekçelerle derinleştirdiği ortaklık kamuoyunun ezici çoğunluğunun direnciyle karşılaşırken, İsrail’de kamuoyu kendi hükümetlerine en düşük notu verirken bile Yunanistan’la ittifaka desteğini korumaktadır. İkincisi, ittifakın yaslandığı toplumsal zeminin sağlamlığıdır: İsrail’in Yunanistan’a yakınlığı stratejik hesap, kültürel aşinalık ve psikolojik güvenlik hissiyle beslenmektedir. Bu nedenle, İsrail halkının Yunanistan’a bakışı arızi sürtüşmelere karşı daha dayanıklı iken, Yunanistan’ın perspektifi neredeyse tek bir noktaya odaklanmaktadır. Yunanistan hükümetlerinin pragmatik tutumu Türkiye karşısında bir denge oluşturma kaygısına dayandığından, kamuoyu baskısı altında meşruiyetini kolayca yitirme riski taşır.
İlişki mimarisi her iki tarafta da Ankara’nın bölgesel ağırlığı üzerinden şekillenmektedir. Bu noktada İsrail’in Yunanistan’la kurduğu bağ çok-katmanlı iken, Yunanistan’ın İsrail’e bağının ağırlık merkezi Türkiye’dir. İttifakın hem yapısal dayanıklılığındaki hem de toplumsal kırılganlığındaki asimetri de buradan beslenir.
Yunanistan-İsrail savunma ortaklığının en büyük yapısal kırılganlığı, bu ilişkinin kurgulandığı stratejik zemin üzerindeki değişkenliktir. Türkiye-İsrail ilişkilerinin dalgalı seyri, iki ülkenin tam normalleşmeye ulaşmasını sürekli olarak sekteye uğratan yapısal sorunların varlığına işaret etmektedir. 2013-2016 yılları arasındaki kısmi yakınlaşma girişiminin ardından 2018 yılında büyükelçilerin yeniden geri çekilmesiyle gerileyen ilişkiler, 17 Ağustos 2022 tarihinde Lapid-Erdoğan telefon görüşmesinin akabinde büyükelçi teatisiyle tam normalleşme düzeyine taşınmıştır.
Bu yakınlaşmanın ardında İsrail’e yönelik gerçek bir stratejik dönüşümden ziyade Türkiye’nin Washington’daki F-16 satışına ilişkin lobi kaygıları ve Doğu Akdeniz’deki MEB’in uluslararası alanda tanınması çabası yatmaktadır. Bu bağlamda, İsrail’in Körfez ülkeleriyle gerçekleştirdiği normalleşme süreçleri çerçevesinde Müslüman dünyasına açılan bir pencere olarak Türkiye’ye olan bağımlılığının önemli ölçüde azaldığı göz önüne alındığında, Ankara ile ilişkilerin iyileşmesi İsrail açısından eskisine kıyasla daha az stratejik zorunluluk taşımaktadır.
Yunanistan’ın kendisini İsrail’e alternatifsiz bir ortak olarak konumlandırması bu nedenle stratejik bir risk barındırmaktadır. İsrail dış politikasının Türkiye’ye yönelik tarihsel tutumu incelendiğinde, söz konusu ilişkinin ciddi bir uyumsuzluk ve kısa süreli uzlaşma döngüleri arasında gidip geldiği görülmektedir. İsrail’in pragmatik dış politika geleneği, Ankara ile ilişkilerin iyileşmesi durumunda Atina’ya yönelik savunma taahhütlerini zayıflatabilecek bir esnekliği beraberinde getirmektedir. Bu durum Yunanistan-İsrail ortaklığının koşullara bağlı ve kırılgan yapısını teyit etmektedir.
Odatv'nin hikayesini yazdığı Jozef, 1897 doğumlu, evli ve üç çocuk babasıydı. Resmi kayıtlara göre isyancıları alkışladığı ve isyancıların Kubilay'ın kesik başını yeşil bayrağa asmakta kullandığı ipi sattığı iddiasıyla yargılandı. Jozef ise suçlamaları reddederek olayı görünce dükkanını kapatıp evine gittiğini, isyana destek vermediğini ve bunu tanıklarla kanıtlayabileceğini savundu.
Kız kardeşi Raşey Biton da Divan-ı Harp'e yazdığı mektupta kardeşinin masum olduğunu belirterek affını istedi. Buna rağmen Jozef idama mahkum edildi. Son sözlerinde "Ben alkışlamadım" derken, yabancı basına yansıyan ifadelerinde Yahudi olduğunu, şeriatla hiçbir ilgisi bulunmadığını ve Serbest Cumhuriyet Fırkası üyesi olduğu için hedef alındığını öne sürdü. The Jewish Chronicle'a göre idam edilirken son sözleri "Çok yaşa Türkiye Cumhuriyeti" oldu.
İstanbul’un en köklü kültürel miraslarından biri olan ve günümüzde de gömü işlemlerinin devam ettiği Ulus Sefarad Mezarlığı, köklü geçmişi ve tarihi belgeleriyle Türk Yahudileri tarihinin en önemli simgelerinden biri olmaya devam ediyor. Ortaköy ilçesi sınırlarında, Adnan Saygun Caddesi üzerinde yer alan mezarlık, resmi kayıtlarda "Ebedi İstirahat Meydanı" anlamına gelen "Menuhat Olamim" adıyla anılıyor.
Çanakkalede Sabatay Kohen ustanın Hamursuz fırını.

https://x.com/onderkayaistan1/status/2072745988880822472
Kaynak dil: İngilizce
Fransa, Yahudilerini ihanet etti. Peki neden hâlâ oraya vatan diyorlar? Fransa'daki Yahudileri bulmak için Fransa'ya uçtum. Ve bulduğum şey, şimdiye kadar karşılaştığım en karmaşık hikâyelerden biriydi. Bugün Fransa, Avrupa'daki en büyük Yahudi topluluğuna sahip. Yahudiler 2.000 yıldır Fransa'da. Ve 2.000 yıldır Fransa'dan defalarca kovuldular. Fransız Devrimi sırasında Fransa, dünyada Yahudilere vatandaşlık veren ilk ülke oldu. Bu yüzden Fransız Yahudileri çok minnettardı - asimile oldular, isimlerini değiştirdiler, dillerini ve hatta kilise gibi görünen sinagoglar inşa ettiler. Ama sonra Holokost sırasında Fransa, 76.000 Fransız Yahudisini sürgün etti. Yine de, Holokost'tan sonra Fransız Yahudileri geri döndü. Ve kaldılar. Geri döndüklerinde, Fransa'da kürtajı yasallaştırmak, idam cezasını kaldırmak ve Nobel Barış Ödülleri kazanmak gibi muazzam şeyler yapmaya devam ettiler. Konuştuğum her Fransız Yahudisine sordum: "Fransa'daki tarih ve bugünkü antisemitizm göz önüne alındığında, neden hâlâ Fransa'da kalıyorsunuz?" Ve her tek bir kişi bana aynı şeyi söyledi, "Burası bizim evimiz. Neden gidelim?"
https://x.com/aijamayrock/status/2071709814162370655
ATALARDAN KALAN BİR ALTIN: “HEBRÆERMØNT (İBRANİ SİKKESİ)”
Selanik kökenliler başta olmak üzere, Türkiye’deki Yahudiler de dahil, bazı Yahudi kökenli ailelerde bugün bile kuşaktan kuşağa geçen küçük bir altın sikke vardır. Üzerinde İbranice harfler taşıdığı için kimileri ona kutsal bir obje gözüyle bakar. Oysa bu paranın hikâyesi, sanılandan çok daha somut — ve aslında çok daha ilginç.
🔸Bu para nedir?
Bu sikke, Danimarka ve Norveç Kralı IV. Christian (1588-1648) döneminde basılmış bir altın dukattır. Numismatikte “Hebræermønt”, yani “İbrani sikkesi” olarak bilinir. İki boyutu vardır: tam dukat ve yarım dukat (½ dukat). Tam dukat yaklaşık 3,4 gram, yarım dukat ise onun yarısı ağırlığındadır; ikisi de yüksek ayarlı altındandır. 1644’ten itibaren, kralın baş hazinedarı Corfitz Ulfeldt’in denetiminde, Kopenhag darphanesinde basıldı. [Kullandığım ilk iki görsel tam dukatın ön ve arka yüzünü, sonraki ikisi ise yarım dukatın ön ve arka yüzünü gösteriyor.]
🔸Üzerinde ne yazıyor?
Ön yüzde kral ayakta, elinde asa ve küre ile betimlenir; çevresinde Latince “CHRISTIANUS IIII D:G DAN[IÆ] R[EX]” — yani “Tanrı’nın lütfuyla Danimarka Kralı IV. Christian” yazar. Arka yüzde ise üstte IUSTUS, altta IUDEX, tam ortada İbranice dört harf: יהוה. Bu dört harf, Yahudi geleneğinde Tanrı’nın adı olan Tetragrammaton’dur (YHWH; Latinceye “Jehova” diye geçmiştir). Yazının tümü “Jehova, adil yargıçtır” (Justus Judex) anlamına gelir.
🔸Neden basıldı?
Bunun somut bir sebebi vardı. 1643’te Danimarka yeniden İsveç’le savaşa girmişti ve ağır kayıplar veriyordu. Kral IV. Christian, İsveç’in barışı bozup ülkesini işgal etmesini bu sikkeyle protesto etti: “Rab adil bir yargıçtır” diyerek, davasının haklılığını Tanrı’ya havale ediyordu. Yani İbranice harfler bir mistisizm değil, dönemin Protestan Avrupa’sında Tanrı’nın adını sikkeye basma geleneğinin bir parçasıydı.
🔸Yalnızca Danimarka’ya mı özgü?
Hayır. Reform sonrası Protestan Avrupa’da Tanrı’nın adını taşıyan sikkeler yaygınlaştı; İsveç, İskoçya, Polonya, İsviçre ve Almanya’da da basıldılar. Özellikle 1618-1648 Otuz Yıl Savaşları sırasında — dinî bir savaş olarak başlayan bu çatışmada — bu tür paralar çoğaldı. Yalnızca IV. Christian döneminden 60’tan fazla farklı “Jehova sikkesi” bilinir; son birkaç yüzyılda Tanrı’nın adını taşıyan binden fazla farklı sikke, jeton ve madalya üretilmiştir.
🔸Bir Yahudi ailenin eline nasıl geçmiş olabilir?
En makul açıklama ticaret ve göç yollarıdır. Sefarad Yahudileri, İspanya’dan sürüldükten sonra Akdeniz ve Avrupa boyunca uzanan geniş bir ticaret ağının parçasıydı. Altın dukatlar dönemin uluslararası para birimiydi; sınır tanımadan elden ele dolaşırdı. Üzerinde İbranice harfler — hele Tanrı’nın adı — taşıyan bir altın, bir Yahudi ailenin gözünde sıradan bir paradan daha kıymetli görünmüş, saklanmış, kuşaktan kuşağa aktarılmış olabilir. Nitekim bu paraların pek çoğunda görülen delik(ler) de bunu gösteriyor: büyük kısmı takı olarak taşınmış.
🔸Dini bir anlamı var mı?
Bu sikkenin dinî ya da kutsal bir işlevi yoktur. Aslında Hristiyan bir kralın, Hristiyan bir savaşta bastırdığı bir Avrupa parasıdır; üzerindeki İbranice harfler de Yahudi ibadetinin değil, dönemin Protestan sikke geleneğinin ürünüdür. Bir Yahudi aile için taşıdığı anlam, paranın kendisinden değil, üzerinde Tanrı’nın adını görmenin verdiği yakınlıktan ve tabii atalarından kalmış olmasından gelir.
🔸Değeri nedir?
Bu sikkelerin saf altın değeri, güncel altın fiyatının biraz üzerindedir. Ancak bazılarında, kolyede kullanmak üzere açılmış delik(ler) bulunur; bu da koleksiyon değerini büyük ölçüde düşürür. Delikli bir sikke artık numismatik olarak değil, çoğunlukla külçe altın değeri üzerinden hesaplanır. Yani parasal değeri sınırlıdır.
Ama asıl değeri zaten orada değil. Elinde bu paradan olan biri varsa, onu satmak yerine saklamasını öneririm. Çünkü o küçük altının gerçek kıymeti gramında değil; bir ailenin, bir yolculuğun, yüzyıllar öncesinden bugüne uzanan bir hafızanın şahidi olmasında.

https://x.com/ulucozuyener/status/2073372679403339910
Yazar Arad Nir'in aktarımına ve Dr. Ben Aharon'un analizlerine göre, günümüz
parametrelerinde Türkiye, İsrail’in bölgedeki her kazanımını kendi stratejik kaybı olarak gören "sıfır toplamlı bir oyun" oynamaktadır. İsrail ise Türkiye’ye olan bağımlılığını İbrahim Anlaşmaları üzerinden BAE ve Bahreyn ile kurduğu ortaklıklarla ve Doğu Akdeniz’de Yunanistan, Kıbrıs Rum Kesimi ve Azerbaycan eksenini tahkim ederek dengelemektedir. Türk Hava Yolları’nın Ben Gurion Havalimanı uçuşlarını keserek alternatif rotalara yönelmesi, ticari ve diplomatik kopuşun sahadaki somut göstergesi kabul edilmektedir.
Arad Nir’in haberinde çizilen tabloya göre İsrail, Türkiye’yi artık eski stratejik ortak olarak değil; Suriye, Gazze ve Doğu Akdeniz’de karşı hamle geliştirilmesi gereken sert bir rakip olarak konumlandırmaktadır. Ben Aharon ise bu rekabetin henüz İran düzeyinde bir düşmanlık olmadığını, fakat tırmanma riskinin bulunduğunu vurgulamaktadır. Türkiye açısından ana sonuç şudur: İsrail medyasında Ankara’ya yönelik söylem yalnızca retorik tepki değil, güvenlik bürokrasisinin değişen tehdit önceliklerini yansıtan yapısal bir okuma
haline gelmektedir. Kısa vadede normalleşme beklentisi zayıftır. İlişkilerin iyileşmesi, haberde ancak her iki ülkedeki yönetim modellerinin veya hükümet yapılarının radikal biçimde değişmesi senaryosuna bağlanmaktadır.
30 Haz
Mordechay de Salomon Levy (Mordy) Maduro z'l: El sefaradí que puso al futbol de Curaçao en el mapa mundial -
Mordechay de Salomon Levy (Mordy) Maduro (nacido el 12 de septiembre de 1921 en Nueva York y fallecido el 23 de marzo de 1982 en Córcega) fue un empresario y líder deportivo antillano.
Fue presidente de la Curaçaose Voetbal Bond (CVB) y de la Nederlands Antilliaanse Voetbal Unie (NAVU), y también se desempeñó como vicepresidente de la FIFA.
Maduro desempeñó un papel...

https://x.com/eSefarad/status/2071959817447412202