Kutlayacağımız her bayram yaklaştıkça o bayram ile ilgili belirgin renkler sıkça aklıma düşer. Bu renk çağrışımları nereden geliyor? Bu renkler ile bayram geleneklerimiz arasında neden bu kadar güçlü bağlantılar var?
Antik kültürler, rengi duyguları etkileyen, manevi uygulamalara rehberlik eden ve kutsal ortamları şekillendiren canlı bir güç olarak ele almışlardır.
Antik Mısır'da renk, doğrudan manevi bir anlam taşıyordu. Yeşil, yenilenmeyi (bitki örtüsünü), siyah, yaratılışın kaynağını (Nil toprakları) simgeliyordu.
Yunan felsefesi (Aristotales) daha analitik bir bakış açısı sunuyordu. Rengi ateş, su, hava ve toprak gibi elementlerin bir ifadesi olarak ele aldılar.
Kabala, başka bir boyut daha ortaya koydu. Merkava geleneğiyle ilişkili yazılar, melek varlıkları ve göksel arabaları çevreleyen göz kamaştırıcı renkleri tanımlıyordu. Bu metinler rengi, ruhani rütbenin, ilahi varlığın ve göksel düzenin bir işareti olarak ele alıyordu. Kadim Yahudi Bilgeliği, sefirot ve ilahi ışığın açığa çıkışının açıklamalarında bu sembolik renk kullanımını sürdürdü.

Kültürlerin tamamında renk, görünür dünya ile görünmez âlem arasında bir köprü görevi görmüştür.
Eski Semitik dillerde de dünyayı renklerle haritalama geleneği vardı. Kuzey siyah, güney kırmızı, batı beyaz, doğu ise bazen mavi, bazen yeşildir.
Arapçada Akdeniz'e hâlâ ‘beyaz-deniz’ denmektedir. Güneyde ‘kızıl-deniz’, kuzeyde ise ‘kara-deniz’ bulunur.
Bu renklerin neden bu yönlere atandığını tam olarak bilmiyoruz, ancak bazı bilim insanları güneşin yolunun bir ipucu sunabileceğini öne sürdü.
Güneş güney gökyüzünde hareket ettiğinden, güney sıcaklıkla ve dolayısıyla kırmızıyla ilişkilendirildi. Daha sönük olan kuzey ise gölge ve soğukla, dolayısıyla siyahla ilişkilendirildi. Güneşin muhteşem bir ışıkla battığı batı beyaz olarak görüldü. Ve güneşin doğduğu ve şafaktan önce gökyüzünün serinlediği doğu ise mavi veya yeşil oldu.
Yahudi zaman sisteminin de kendine özgü bir renk paleti vardır
Zohar şöyle der: “Bu renkler birbirleriyle karışarak yeni renkler oluştururlar” — “Beyaz hariç, çünkü beyaz bunların hepsini içinde barındırır” (Zohar III, 293b, Idra Zuta).
Zohar tüm renklerin diğer üçünün karışımıyla üretilebileceğini ortaya koymaktadır. Bugün elbette, ana renklerin (boya değil, ışığın) kırmızı, yeşil ve mavi (genellikle RGB olarak kısaltılır) olduğunu ve bunların bir dizi renk ürettiğini biliyoruz.
Bunlar elektronik cihazlarımızda kullanılır. Örneğin, LCD ekranınızda muhtemelen gördüğünüz karmaşık görüntüyü oluşturmak için birleşen kırmızı, yeşil ve mavi kristaller vardır.
Gözleriniz de aynı şekilde çalışır. Gözün arkasındaki, ışığı alan retinada dört tür fotoreseptör bulunur. Beyaz ışığı algılayan çubuk hücreler ve üç tür konik hücre (kırmızı, yeşil ve mavi).
Gördüğünüz muhteşem görüntü, her gözde 125 milyon çubuk ve konik hücrenin birlikte çalışması ve daha fazla görsel işleme için beyne sinyaller göndermesiyle oluşturulur. İnanılmaz bir şekilde, Zohar bunu çok uzun yıllar öncesinden biliyordu. (Bu kavramı başka bir yazımın konusu olarak işleyeceğim.)

Bu renkler betimleyici olarak kullanılmıyor, ancak rastgele de değiller. Daha eski bir görme biçimini yansıtıyorlar. Sembolik bir pusula, pigmentle değil anlamla haritalandırılmış bir dünya. Renk, şeylerin yüzeyini tanımlamazdı; size nasıl yön bulmanız gerektiğini söylerdi.
Tanrı Moşe’ye konuşarak (şöyle) dedi: Bene-YisraEL’e konuş. Benim Adıma bağış alsınlar. Bağışımı, kalbi kendisini cömertçe vermeye sevk eden her kişiden alın. ‘Onlardan’ (‘מֵאִתָּם’), alacağınız bağış şunlardan oluşacaktır: Altın, gümüş ve bakır (Şemot 15:1-3).
Altın, Roş Aşana gününün sırrındadır; bu gün altın günüdür, yani Yargı Günü'dür ve sol taraf egemendir. Denildiği gibi ‘Altın kuzeyden gelir’ (İyov 37:22). Ve kuzey soldur.
Gümüş, Yom Kipur günüdür; İsrail'in günahları kar gibi beyazlaşacaktır. Şöyle denildiği gibi: “Günahlarınız kızıl olsa da, kar gibi bembeyaz olacak” (Yeşaya 1:18). Ayrıca gümüşün rengi de yazıldığı gibi beyazdır (Vayikra 16:30). “Çünkü o gün, Kohen sizin için kefaret edecek, sizi temizleyecek ve Tanrı’nın önünde bütün günahlarınızdan arınmış olacaksınız.”
Bakır, Sukot Bayramı’nın kurban günüdür; bunlar, diğer milletlerin arabalarıdır ve biz onların adına boğa kurban ederiz. Bunlara Bakır Dağlarının sırrı denir ve bu nedenle bayramlardaki boğa kurbanları her geçen gün azalır.
Yahudi geleneğinde beyaz renk, özellikle de bu ay pusula işlevi görmeye devam ediyor.
Tişa BeAv'ın siyahı
Bu kadim anlam haritası sadece bir merak konusu değil. Hâlâ nasıl yaşadığımızı, hissettiğimizi ve hatırladığımızı şekillendiriyor.
Yahudi zaman sisteminde yılın bu ayı en karanlık tona doğru yönelir.
Talmud, günah işlemekte ısrar eden kişinin tanınmadığı bir yere gitmesi, siyah giysiler giymesi ve kendini siyaha sarması gerektiğini öğretir; böylece Tanrı'nın adını alenen kirletmemiş olur (Moed Katan 17a).
Metin siyah giysilerin nedenini belirtmese de sembolizmi açıktır. Rabanik kültüründe siyah, genellikle üzüntüyü, ciddiyeti ve ayrılığı simgeler. Burada ise, günah işleme eylemini gösterişten veya gururdan arındırıp, bunun yerine gölge ve kısıtlama ile örtmüş gibi görünüyor.
Siyah aynı zamanda yas rengidir. Bu gölgede görünür hale gelen keder. Acı çektiğimizde, bir ışık söndüğünde siyah giyeriz. Ama belki de siyah aynı zamanda dürüstlüğün de rengidir, çünkü rol yapmayı bıraktığımız anları işaret eder.
Yom Kipur'un beyazı
Ancak tüm oruçlar gölgeyle örtülü değildir. Bazıları ışıkla sarılmıştır.
Farkı anlamak için, kederin siyahından dönüşün beyazına geçmeliyiz. Yom Kipur'da beyaz giyeriz; cübbe, tallet, kipa. Oruç tutmamızın nedeni kırılmış olmamız değil, çabalıyor olmamızdır.
Beyaz, özlemin rengidir. Yalınayak, beyaza sarınmış, bedenin yüklerinden arınmışızdır tıpkı bir melek gibi…
Bu yüzden Tişa BeAv'da siyah giyerek, Yom Kipur'da ise beyaz giyerek oruç tutarız. Her iki gün de bizi çıplak bırakır; ama biri bizi alçaltır, diğeri ise yükseltir.
Mişna Ta'anit'in son bölümü (4:8) güzel bir sahneyi anlatır. “YisraEL için Av ayının on beşinci günü (Tişa BeAv) ve Yom Kipur kadar sevinçli günler yoktu. Bu günlerde Kudüs kızları beyaz giysiler giyerek dışarı çıkar ve bağlarda dans ederlerdi.”
Mişna, bu giysilerin ödünç alındığını, böylece kimsenin utanmaması gerektiğini vurgular. Zengin de fakir de herkes ödünç alınmış beyaz giysiler içindeydi.
Kadınlar genç erkeklere kibirle değil, dürüstlükle seslenirlerdi. Şöyle derlerdi: “Gözlerinizi kaldırın ve kendinize kimi seçeceğinize bakın… Ama unutmayın ki çekicilik sahtedir, güzellik geçicidir; övülecek olan Tanrı'dan korkan kadındır.”
Neden beyaz? Çünkü eşitlik sağlar. Çünkü arındırır. Çünkü bizi basit ve paylaşılan bir şeye geri döndürür.
Yeşaya'nın feryadı
Yine de beyazın verdiği sevinç, karanlıkla ilişkilendirdiğimiz ahlaki ağırlığı ortadan kaldırmaz.
Tora’nın son kitabı olan Devarim, Moşe'nin İsrail'in göçünü anlattığı hikayeyle başlar. Ancak tarihle başlamaz; garip bir coğrafyayla başlar.
“Ürdün'ün öte tarafında, çölde, Suf'un karşısındaki ovada, Paran, Tofel, Lavan, Hatserot ve Di-Zaav arasında.”
Bu isimler sadece yer adları değil. Başarısızlığı, şikâyeti, itaatsizliği çağrıştırıyorlar. Lavan (beyaz) ve Di-Zahav (yeterince altın), ruhsal bir bozulmaya işaret edebilir; saflığın kırılganlaşması, zenginliğin putperestliğe dönüşmesi.
Talmud'a göre, Moşe onları maddi bolluğun manevi tehlikeleri nedeniyle azarlamıştır. Her durumda, isim bir günahı hatırlatır. Ancak her günahın bir rengi de vardır; ’beyaz manna’, ‘soluk ten’, ‘altın parıltısı’. Başarısızlıkta bile, manzara renkle lekelenmiştir.
Yeşaya, MÖ sekizinci yüzyılda yazdı. Refah içinde bir topluma bakıyor,yolsuzluk, ikiyüzlülük ve adaletsizlik görüyor. Tapınak hâlâ ayakta, ancak insanlar onu anlamından arındırmış durumda. Fakirleri ezerken kurbanlar sunuyorlar.
“Ellerinizi açıp bana yakardığınızda Gözlerimi sizden kaçıracağım. Elleriniz kan dolu. Kendinizi arındırın. İyilik yapmayı öğrenin, adaleti arayın, zorbayı yola getirin, öksüzün hakkını verin. Dul kadını savunun” (Yeşaya 1:15-17).
Yeşaya da tonlardan bahseder. Işık ve karanlık, kızıl gibi kırmızı, kar gibi beyaz. Fiziksel renk değil, ahlaki renk tonu. Dünyayı renkli görmemizi ister; elbiselerin veya duvarların rengi değil, eylemlerin ve sonuçların rengi.
Ne görüyoruz?
Dünyayı renkler aracılığıyla görüyoruz. Maviyi sakinlikle, kırmızıyı aciliyetle, yeşili ise güvenlikle ilişkilendiriyoruz.
Eski haritalarda renkler konumunuzu belirlerdi. Yahudi hukukunda renkler kategoriyi işaret ederdi: Beyaz tarla tahılı, siyah kumaş yas tutmayı, beyaz giysi ise arınmayı temsil ederdi.
Hâlâ bu metaforların içinde yaşıyoruz. ‘Gri alanlardan’, ‘kırmızı görmekten’, ‘siyah-beyaz düşünmekten’ bahsediyoruz.
Ancak Yahudi geleneği, rengin sadece gördüğümüz şey olmadığını, aynı zamanda nasıl yargıladığımızı da öğretiyor.
Kırmızının içinde mi yaşıyoruz - tepkisel, dürtüsel, öfkeli? Siyahın içinde mi sıkışıp kaldık - şaşkın, hissiz, yaslı?
Beyazı mı arıyoruz - berraklık, dürüstlük, huzur?
Renk bizi ruhsal olarak nasıl etkiliyor?
Bir kurumun koridorunun soluk yeşili ruhu uyuşturuyor mu?
Bir hapishane üniformasının steril grisi ruhu eziyor mu?
Hastanelerde ve okullarda parlak renkler sadece dekorasyon olarak değil, ahlaki bir müdahale olarak mı görülmeli? Sadece boyada değil, zamanda, ritüelde, hayatta da renk seçimini özenle yapmak ne anlama gelir?
Beyaz denize doğru
Tişa BeAv siyahtır. Ama beyazı işaret eder. Yeşaya şöyle vaat eder: “Günahlarınız kızıl gibi kırmızı olsa da, kar gibi beyaz olacaklar.”
Beyaz, sonuçta mükemmellik değildir. Onarımdır. Yangından sonraki tarladır. Yıkandıktan sonraki giysidir. Uzak ufuktaki denizdir. Soluk olduğu için değil, batıya, güneşin battığı ve umudun ertelendiği ama sönmediği yere baktığı için.
Tişa BeAv orucu bize berraklık getirsin. Siyahlar içinde yas tutalım ve beyaza yönelelim. Renkleri Tora, kehanet ve ruhun coğrafyası olarak görelim.
Bayram gelenekleriniz ne olursa olsun, umarım bu yıl etrafınızdaki renkleri biraz daha farklı bir takdirle izlersiniz.