Burgazada'da Cenneti Ararken

Muhteşem bir gerilim hikâyesi… Bu yaz sinemalarda!

Burcu SUNAR CANKURTARAN Perspektif
8 Temmuz 2026 Çarşamba

Aylardır, Burgazada’da kiraladığımız evin önündeki masaya kurulup, kahvemi alıp ayaklarımı uzatıp yazı yazmanın hayalini kuruyorum. Nihayet, o andayım. Bilgisayarın şarjı az olduğu için dışarıda değil pencerenin önündeyim ama ziyanı yok; kahve tamam, uzatılmış ayaklar tamam, hatta hesapta olmayan sinekler, bacaklarımda oluşturdukları kaşıdıkça kaşıyasım gelen pembe tepecikler de tamam. Ne eksik? Neşe. Neşe, eksik.

Fazlasıyla romantize ettiğim, ‘tüm seneyi bir ayağı adada geçirmek’ hayalimin, kurbanı olduğumu demeyeyim de, cazibesine fazla kapıldığımı yazın gelişiyle birlikte anlıyorum. Kendime her an erişilebilir bir cennet kurmak istemiştim. Kutsal cennetten kovularak dünyaya yollanan bir tür olan ‘insan’ faktörünü unutmuşum. ‘Kurtarılmış bölge’, ‘saklı cennet’ deriz ya bazen, artık ‘kimden’ kurtarıyorsak ya da ‘kimden’ saklıyorsak, işte onu yapamamışız. Burgazada’da da, çeşitli plaj ve mekânlara adeta af diler gibi, kabadayı işletmecilerinden çekinerek giriyor, uygun görürlerse bize bir bira ve patates kızartması vermelerini istirham ediyoruz. Şu konuşmayı bizzat yaşadım:

-        Bir bira lütfen.

-        Yok.

-        Nasıl yok?

-        Yok.

-        Her zaman içiyorduk burada, yok derken?

-        Şu anda yok.

Bira, mekânlarda biten bir ürün olmadığı, yani “bugünlük topik kalmadı” ya da “mutfağı kapatmak üzereyiz” gibi bir sohbete konu olamayacağı için, yok’un niteliğini ve sebebini öğrenmek istiyorum.

-        Yani vardı da bitti mi demek istiyorsunuz?

-        Yok daha.

Beyefendinin ne demek istediğini gerçekten anlayamıyorum ama “bir çay o zaman” diyorum. Neden kalkıp gitmediğimi sorarsanız, yanımda kızım var ve o anda denize girdiği için çok mutlu, keyfini bozmak istemiyorum.

Bir başka gün, bir plajda, kokoreç ve patates kızartmasına 900 TL veriyoruz. Yok, öyle lüks bir yer değil, bildiğiniz halk plajı kıvamında. Üstelik işletmecilerinin kendi aralarındaki küfürlü konuşmaları öyle bir boyuta varıyor ki, dayanamayıp kalkmak zorunda kalıyoruz. Bir başka gün, alelade bir olaymış gibi anlatılan, plajda bıçakların çekildiği bir kavganın hikâyesini dinliyoruz. Başka bir sefer, önümüzde aşırı sarhoş ve sürekli küfür eden bir adam polis tarafından kelepçelenerek zorla arabaya bindiriliyor. Bunların hayallerimin epey uzağında kalan deneyimler olduğu açık. Plajlara gitmeyebilir, patatesimizi evde kızartabiliriz tabii, sokağımız da çiçekler içinde zaten, “cennetimizi evimizde yaşayalım” diyerek evimize sığınıyoruz. Bu kez canımızı en çok sıkan olayın göbeğine düşüyoruz.

Sokak kedilerini beslemeyi seven komşumuz, köpeğimiz Momo’nun bazen sokaktaki kedileri kovalamasını, bir ‘saldırı’ olarak nitelendiriyor. Momo’nun kedilere saldırmadığını, sadece içgüdüsel olarak kovaladığını, son derece uysal bir hayvan olduğunu anlatmaya çalışıyoruz. Momo’nun kovalamak dışında, bir kediye gerçek anlamda saldırmışlığı yok, ancak kediler tarafından saldırıya uğramışlığı çok. Köpekler tarafından da. Yağmur yağınca titreyerek korkudan banyoya saklanan, iki sokak köpeği bana saldırarak bacağımı ısırdıkları zaman kılını kıpırdatmayan, siyah olduğu için bazen geceleri yanlışlıkla üzerine bastığımızda refleks olarak bile havlamayan bir köpek Momo. Burgazada’daki evin önünde oturduğumuzda biraz özgür olması için, bazen, tasmasını çıkarıyoruz. Burada kaybolmayacağını, hiçbir canlıya zarar vermeyeceğini, ona da zarar verilmeyeceğini biliyoruz. Diğer taraftan, köpeklerin tasmasız dolaştırılmaması ve köpekler dâhil tüm hayvanların yaşam alanlarının korunması gerektiği konusunda buraya daha önce de yazdığım bir yazı var. Özeti şu: Hem hayvanları hem insanları korumanın bir yolu olarak köpeğinizi mutlaka tasmayla gezdirin. Bunu özellikle belirtiyorum ki prensip olarak neyi uyguladığım, istisnayı ise hangi hallerde neden tercih ettiğim açık olsun. Neticede Momo, kedilerin martıları, martıların kedileri kovaladığı, kedilerin fare kovalamasının normal ve istenen bir şey olarak görüldüğü, kedilerin birbiriyle sürekli kavga ederek birbirini yaraladığı bir eko sistemde, sadece kedilerin peşinden koştuğu için, onlara zarar veren, laftan anlamayan, sorunlu bir hayvan olarak damgalandı. Anlayacağınız Burgazada, Momo için de cennet olma özelliğini yitirdi.

Hayattan hep aldığım dersi bir kez daha almış oldum. Kendi cennetimizi dış koşulları güzelleştirmeye çalışarak kuramayız. İçimizdeki sese kulak vererek kurabiliyoruzdur umarım, bir önceki cümleden sonra böyle bir cümlenin gelmesi gerekiyor gibi duruyor. Dilerim öyledir, çünkü ruhlarının sesine kulak vererek sevdikleri işleri yapan insanlar sadece kendi hayatlarını değil dünyayı da güzelleştiriyor. Yazıyı bitirmeden, sıklıkla burada konu ettiğim Türk-Yunan mübadelesine ilişkin, haziranda biri İstanbul’da diğeri Atina yakınlarındaki Eğriboz Adası’nda sergilenen iki oyundan bahsedeyim. İki oyun da, kendi cennetlerinden mekânsal olarak koparılan, ama cennetlerinin anılarını hep yüreklerinde taşıyan insanların hikâyelerini anlatıyor. İki oyun da, kendi köklerinden aldıkları ilhamla başkalarının da hayatlarına temas etmek isteyerek kişisel çaba ve bütçeleriyle kollarını sıvayanların eserleri. Evrim Özsoy Tanış’ın yazıp yönettiği anlatı tiyatrosu formatındaki ‘Benim Evim Senin Evin’ adlı oyun, Kadıköy Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde izleyicilerle buluştu. Türk ve Rum altı farklı karakterin ağzından mübadele öyküleri dinlerken hem duygulandık hem güldük. Eğriboz’da ise Yorgos Angelou’nun yazdığı ‘Mübadiller Peri Masalı Olmadan Önce/Before Fairy Tales Became Refugees’ başlıklı müzikli, danslı tiyatro gösterisi, izleyenlere açık havada tatlı bir melankoliyle harmanlanmış keyifli bir yaz akşamı yaşattı. Kapadokya, Pontus, İstanbul Rumları ve elbette Yunanistan’ın Yunan halkı, kıyafetleriyle, şarkılarıyla, danslarıyla, oyunda yerlerini aldı. Siyaset hayatımızı cehenneme çevirip anılarımızın üzerinde tepinirken, kendisi ve tanımadığı başka insanların yersiz kalmış anıları için, mütevazı ve sembolik ama aynı zamanda benzersiz ve derin bir sığınak inşa etmek için sanata emek vermek… Hepimize ait olan kıyıları ve denizi parselleyerek, bulaşılmaktan korkulan bir zorbaya dönüşerek, başkalarının hayatını cehenneme çevirerek de kendi cennetinizi inşa edebilirsiniz oysa. Şaka şaka. Suç değil, değil mi?              

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün