Yaz aslında sizi raydan çıkarmıyor…

Melis DOĞLU Yaşam
8 Temmuz 2026 Çarşamba

Yaz geldiğinde hayatın ritmi değişiyor. Akşamlar uzuyor, sofralar kalabalıklaşıyor, tatiller başlıyor, çocuklar-torunlar daha çok evde oluyor. Ve çoğumuz farkında bile olmadan aynı iç sesle karşılaşıyoruz:

Bütün düzenim bozuldu. Eskiden yemediğim şeyleri yemeye başladım. Herkes tatlı yiyor, içki içiyor; ben neden hayır diyemiyorum? Yazlık kıyafetlerin içinde kendimi hiç beğenmiyorum. Nasıl olsa yaz bitince herşeye yeniden başlarım.

Geçtiğimiz hafta Davranış Değişimi ve Zihniyet (Mindset) Koçluğu sertifikamı tamamladım. Aslında yıllardır danışanlarımla çalışırken bu kalıpları görüyordum. Ama bu eğitim bana ve sezgisel olarak bildiklerime bilimsel bir çerçeve kazandırdı. Ve şunu çok net görüyorum: Sorun yaz değil. Yaz, yıl boyunca zaten taşıdığımız bazı düşünce kalıplarını, beklentileri ve inançları sadece daha görünür hale getiriyor.

"Bütün düzenim bozuldu."

Belki çocuklar evde, belki seyahat ediyorsunuz, belki daha çok sosyalleşiyorsunuz, eskisi kadar erken yatamıyorsunuz. Zihniniz hemen disiplinimi kaybettim, her şey dağıldı diyor. Peki ya değişen bir rutin, başarısız olduğunuzun kanıtı değilse? Ya bu dönem size sadece farklı bir soru soruyorsa: Bu mevsimde kendimi desteklemek nasıl görünüyor olabilir? 

Belki de kışın size iyi gelen düzen ile yazın birebir aynı görünmesi gerekmiyor. Belki de bedeniniz aynı performansı değil, farklı bir desteği talep ediyor. Amaç, yalnızca mükemmel koşullarda uygulanabilen alışkanlıkları değil; değişen koşullara uyum sağlayabilen alışkanlıkları hayata geçirmek.

"Eskiden yemediğim şeyleri yiyorum."

Dondurma keyifleri. Uzayan akşam yemekleri. Tatillerde sofraya gelen tatlılar. Ve ardından gelen hemen "kontrolü kaybettim, her şeyi mahvettim" yargısı. Tanıdık geliyor mu? Oysa belki de farklı yemek yemek ile kendimizi tamamen bırakmak arasında çok büyük bir fark var.

Belki sorulması gereken soru "Yediklerim mükemmel miydi?" değil, "Bu dönem için yeterince dengeliydi mi?" Çünkü amaç, temmuz ayında ocakta yediğiniz gibi yemek değil; hayatı yaşarken mevsim veya dönem ne olursa olsun, gereken yerde yumuşak dönüş yapabilmek, mevcut koşullarda yapabileceğinizin en iyisini yaptığınız için kendinize öz şefkatle yaklaşabilmek. 

"Herkes yiyor, içiyor; ben neden hayır diyemiyorum?"

İlginç olan şu ki, çoğu zaman mesele tatlı ya da içki değil. Asıl zor olan, hayır demenin bizim için ne anlama geldiği: "Beni sıkıcı bulurlar mı? Abartıyor gibi mi görünürüm?" Ya da belki mesele gerçekten hayır demek istememeniz. O zaman kendinize daha somut bir soru sorabilirsiniz: "Bu durumda ideal senaryo ne olurdu?" Bir kaşık tadıp bırakmak mı? Yoksa dilimin tamamını keyifle yiyip, suçluluk duymadan orada durabilmek mi? Bir kadehte mi kalmak istersiniz, yoksa hiç içmemek mi sizi daha rahat hissettirir? Çünkü ne istediğimizi net gördüğümüzde, seçimler de çoğu zaman kendiliğinden kolaylaşıyor. 

"Yazlık kıyafetlerin içinde kendimi hiç beğenmiyorum."

Yaz bizi görünür kılıyor: mayo, fotoğraflar, aile buluşmaları, plajlar. Ve bazen bu görünürlük çok acımasız bir iç sesi uyandırıyor: "Bu konuyu şimdiye kadar halletmiş olmam gerekirdi." Ama yıllardır gördüğüm bir gerçek var: utanç çok nadiren kalıcı bir değişim yaratıyor; daha çok kendini cezalandırmaya, kısıtlamaya ve sonunda yeniden vazgeçmeye yol açıyor. Belki aynaya baktığınız o anlarda kendinize sormaya değer asıl soru şu: "Şu anda gerçekten neye ihtiyacım var, daha fazla eleştiriye mi, yoksa biraz daha şefkate mi?"

"Nasıl olsa eylülde herşeye yeniden başlarım."

Bu düşüncenin altında genellikle şu inanç yatıyor: "Şu an bu işi mükemmel yapamıyorsam, hiç yapmayayım daha iyi." Peki ya yaz sizden mükemmellik istemiyorsa? Belki bu yaz başarı, haftada beş spor yapmak değil, yapabildiğiniz kadarını yapmak; her öğünü tam olması gerektiği yemek değil de kahvaltıyı atlamamak, gün içinde aç kalmadan olabildiğince dengeli yemek, yeterince su içmek, vakit buldukça yürümek, uykunuza dikkat etmek ve günde bir kez durup kendinize “şu an neye ihtiyacım var?” diye sormak.

"Tatildeyim, bu sayılmaz."

Çoğu insan tatili iki seçenekmiş gibi görüyor: ya tamamen kendimi kontrol edeceğim, ya tamamen kontrolü bırakacağım. Peki ya üçüncü bir seçenek varsa? Ya keyif almakla bedenimize iyi bakmak birbirine zıt şeyler değilse? Soru "Tatilde kendimi nasıl kontrol ederim?" değil. Soru şu: "Tatilden dönüp geriye baktığımda görmek istediğim ideal senaryo nasıl görünüyor?" Hiçbir şeyden vazgeçmeden, her akşam masaya suçluluk duymadan oturmak mı? Yoksa kendinize koyduğunuz birkaç basit sınırı koruyarak, döndüğünüzde pişman olmadığınız bir tatil geçirmek mi? İdeal olanı net gördüğünüzde, günlük seçimler de kendiliğinden o yöne doğru şekilleniyor.

Yaz aslında bizi raydan çıkarmıyor, sadece daha önce görmediğimiz ve arka planda bizi usul usul yöneten birçok inanç ve düşünceyi görünür hale getiriyor. 

Ve belki de bu hiç de kötü bir haber değil. Çünkü görünür hale gelen her düşünce kalıbı, bize kendimiz hakkında yeni bir şey öğretebilir. Mükemmeliyetçiliğimizi… Kontrol ihtiyacımızı İnsanları memnun etme eğilimimizi… Ya da yıllardır fark etmeden taşıdığımız "ya hep ya hiç" düşüncesini… Farkındalık bize seçim yapma alanı açar. Ve seçim yapabildiğimiz yerde değişim mümkün olur.

Belki de asıl beceri, hayat hep aynı düzen içinde ilerlerken tutarlı olmak değil; hayat değişirken, rutinler kayarken, mevsimler dönüşürken kendimizle bağımızı koruyabilmeyi öğrenmek.

Umarım bu yazıyı okuduktan sonra, her zaman kendinize söylediğiniz cümleleri rafa kaldırıp, bu yaz kendinize farklı bir şekilde yaklaşabilir ve şunu sorabilirsiniz: "Bu dönem kendime nasıl özen gösterebileceğim konusunda bana ne öğretmeye çalışıyor?"

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün