İbrahim Çiçek’i 2017’de Craft’ın ‘Yutmak’ oyunuyla keşfettiğimde henüz 20’li yaşlarının yarısında olmasına karşın ilk kez giriştiği yönetmenlikteki beklenmedik olgunluğuna hayran olmuştum. Craft Tiyatro bünyesinde benzer başarıyla ‘Killology’ (2018), ‘Kalp’ (2018), ‘Kızlar ve Oğlanlar’ (2019), ‘Evlat’ (2019), ‘Sırça’ (2019), ‘Sığınak’ (2023) oyunlarını ustalıkla sahneye koyan Çiçek, Craft’ın daimi eğitmen kadrosunda da yer almıştı.
Pandemide Zorlu PSM yapımı müthiş etkileyici 12 Dijital Kısa Oyun projesini tasarlayan ve yöneten Çiçek bir süredir yönetmen, eğitmen ve oyuncu koçu olarak serbest çalışıyor.
Bu dönemde ‘Ben Çoktan Gidersiniz Sanmıştım’ (2023) gibi daha mahrem, ‘Balina’ (2023) ve ‘İnsanlar Mekânlar Nesneler’ (2025) gibi daha geniş kapsamlı yapımları başarıyla yönetti ve bu sezon başlarında Tiyatro Kintsugi’yi kurdu.
Tiyatro Kintsugi’de yönettiği, 15 yıl sonra iki eski dostumuz Rıza Kocaoğlu ve Tuğrul Tülek’i yeniden bir araya getiren etkileyici ‘Sürüklenmiş’ oyunundan daha önce söz etmiştim.
Bu yazımda Kintsugi’nin en azından onun kadar etkileyici diğer yapımına, ‘Birbirimizi Hiç Göremeyecekmişiz’ oyununa ait izlenimlerini aktaracağım.
‘Birbirimizi Hiç Göremeyecekmişiz’
“Belki de asıl ceza bir anda büyümek.
Hazır olmadan.
Sorumluluk almak zorunda kalarak büyümek.
Ne zaman büyüdük?
Ne zaman çocuk olduğumuzu hissettik en son?”
Avustralyalı yazar-yönetmen-oyuncu ikilisi Tom Lycos ve Stefo Nantsou’nun 1996’da birlikte yazdıkları, yönettikleri ve oynadıkları ‘The Stones’, 2015 yılında ‘Taşlar’ adıyla Craft Tiyatro’da, yazarlarından Tom Lycos tarafından başarıyla yönetilmiş bir oyun.
Bir otoyol üst geçidinden aşağıya attıkları taş bir sürücünün ölümüne sebep olduğunda adam öldürme suçundan yargılanan 13 ve 15 yaşlarındaki iki arkadaşın hikâyesi aracılığıyla, alınan çocuksu riskleri ve işler çok ileri gittiğinde duyulan suçluluk duygusunun beklenmedik acısını konu alan ‘The Stones’ bu kez ‘Birbirimizi Hiç Göremeyecekmişiz’ adıyla, özgün metnin çok farklı ve sıra dışı bir yorumu olarak sahneleniyor. Taner Güngör’ün yönettiği oyunun hareket tasarımını Ferhat Güneş, ses tasarımını Ömer Sarıgedik, ışık tasarımını Burhan Yücel yapmış.
‘The Stones’ gerçek bir olaydan esinleniyor. 1994'te, Melbournelu iki genç, bir otoyol üst geçidinden taş atarak bir üniversite öğretim görevlisinin ölümüne sebep olmuş.
Lycos ve Nantsou, önce gerçek vakayı soruşturan Victoria Polisinin rehberliğinde olayı, sonra da manşetlere taşınan ve kamuoyunu ikiye bölen davayı inceledikten sonra oyunun metnini oluşturmuşlar. Karakterleri kurgusal hâle getirerek dünyanın dört bir yanından benzer olayları da oyuna dâhil etmişler, hiçbir kişiye isim vermeyerek olayın evrenselliğini vurgulamışlar. Metnin gücünü göz ardı etmeden görselliği de öne çıkaran çarpıcı yeni yorumunda Taner Güngör henüz bu ayırımı algılayacak yaş ve deneyimleri olmayan iki kankayı farklı cinsiyetten iki kişiye oynatarak, bu evrensel boyutu daha da belirgin kılıyor.
Onlarla bir pazar öğleden sonrası karşılaştığımızda, 15 yaşında serseri ruhlu bir oğlanla ona hayran 13 yaşındaki kankası, küfür ve sataşmaların arasında gülerek, eğlenerek, dalga geçerek birbirlerini giderek artan yaramazlıklara sürüklüyorlar. Ne yapacakları belli olmasa da, henüz tam olarak kavrayamadıkları dürtülerin onları beklenmedik yerlere savrulabileceği hissediliyor. Cepleri taşlarla dolu olarak üst geçide ulaştıklarında, oynadıkları oyun beklemedikleri bir felaketle sonuçlanıyor…
Ölümcül şekilde ters giden bir gençlik şakasının hikâyesi, biraz klişe, sıradan ve hatta epey tanıdık gelse de, yazarlar bu aşinalığı ustaca aşıyor. Masumiyet kaybının veya şiddet dolu bir toplumun simgesine indirgemeyi reddettikleri çocukları sevimli tutarak, izleyicinin eylem hakkında kolaycı bir yargıya varmasını engelliyorlar. Sadece birkaç an içinde bir ömür boyu sürecek sorumluluk ve suçluluk duygularını keşfetmek zorunda bıraktıkları iki yeniyetmeyi, olgunluğun devasa, karmaşası ve karışıklığıyla yüzleşmeye yöneltiyorlar.
Güngör metnin bu ayrıksı yorumunu ParibuArt’ın küçük salonunun bomboş bıraktığı oyun alanında, seyirciyi arkaya ve iki yana oturttuğu bir meydan sahnesinde yönetiyor. (Oyunu sergiledikleri diğer black box mekânlarda da aynı düzeni korumuşlar.) Güngör’ün sadece ses, ışık ve hareket ile oyunun tüm mekân ve ayrıntılarını var etmesi çok başarılı. 20’lerinin ortalarında olmalarına karşın daha genç duran Burak Birinci ile Şevval Ekmekçioğlu, çok daha genç yaşlardaki iki kankayı, sesin, ışığın ve usta işi hareket düzeninin desteğiyle büyük başarıyla var ediyorlar. Dur durak bilmeyen bedenleri, olağanüstü fiziksel ve seslendirme yetenekleri ve benzersiz inandırıcılıklarıyla hem çocuklara hem olaya ileride dâhil olan polis, hâkim, anne, mağdurun eşi gibi kişilere ustalıkla can veriyorlar.
İzleyiciyi ‘öteki’ ile empati kurmaya, “Ya yargılanan sizin oğlunuz olsaydı?” veya “Ya öldürülen sizin eşiniz olsaydı?” gibi sorularla hem ‘taşı atan’, hem ‘taşın atılmasıyla mağdur olan’ tüm karakterleri anlamaya yönelten sağlam bir metin ve son derece başarılı oyunculuklar… ‘Birbirimizi Hiç Göremeyecekmişiz’ yılın en etkileyici işlerinden biri. Kaçırdıysanız önümüzdeki sezonda mutlaka izleyin.
‘Büyük Romulus’

Modern İsviçre edebiyatının en özgün yazarlarından oyun yazarı ve dramaturg Friedrich Dürrenmatt'ın (1921-1990) ünlü absürt kara komedisi ‘Büyük Romulus’, kahramanlık, vatanseverlik, iktidar ve sorumluluk kavramlarını ironik bir şekilde tersyüz eden, devletlerin cinayet işlerken arkasına sığındığı ‘vatan’ kavramını güçlü bir şekilde eleştiren bir yapıt.
İDOB bu sezon ‘Büyük Romulus’u, koreografisi Sibel Erdenk’e, müziği Gürkan Çakıcı’ya ait, geniş kadrolu etkileyici bir müzikal olarak sahneliyor. Barış Erdenk’in yönettiği oyunun dekor tasarımını Aytuğ Dereli, kostüm tasarımını Burcu Melek Bozan, ışık tasarımını Yakup Çartık üstleniyor. Erşan Utku Ölmez (Romulus), Sinem Şahin Budak (Julia) ve Zeynep Alper Aksoy’a (Rea) birden fazla karakteri üstlenen Rojhat Özsoy, Fazıl Aksakal, Can Şıkyıldız, Aydın Sezgin, Ayşegül Erkutay ve Mustafa Çirkin eşlik ediyor. Şarkılarda ve danslarda Şımay Demir, Beste Sevin, Öykü Deniz Uğur ve Melisa Pelit Demirci’den oluşan koro oyunculara katılıyor.
Batı Roma İmparatorluğu’nun çöküş döneminde geçen oyunda, Germen orduları Roma’ya doğru ilerlemektedir. Saraydakiler panik içindedir ama İmparator Romulus devlet işleriyle uğraşmak yerine sadece yetiştirdiği tavuklarla ilgilenmektedir. Romulus’un tek derdinin tavuklarının yumurtlaması oluşu, çevresindekiler tarafından delilik veya sorumsuzluk olarak algılanmakta olsa da, Romulus aslında oldukça bilinçlidir. Ona göre yozlaşan, adaletsiz bir güce dönüşen Roma artık insanlığa zarar vermektedir. Eylemsizliği seçerek, imparatorluğun yıkılışına bilerek zemin hazırlayarak dünyayı bu zulümden kurtarmayı amaçlamaktadır.
Ancak Germenlerin galibiyeti, beklenmedik traji-komik bir sürprizle sonuçlanacaktır…
Barış Erdenk absürdü fars ile harmanlayan, danslı, şarkılı, müthiş eğlenceli bir güldürü olarak yönetse de ‘Büyük Romulus’ta, Dürenmatt’ın keskin mizahını, sert ve ironik eleştirisini başarıyla öne çıkarıyor.
Bu sezon İBBŞT’nin görkemli müzikali ‘Bir Ziyaret’ te Dürenmatt’ı bulamamış biri olarak Erdenk’in ‘Büyük Romulus’un en komik, en uçuk kaçık anlarında bile Dürenmatt’ın o hınzır buz gibi alaycı gülüşünü hissettirmesini çok etkileyici buldum. Oyuncuların ekip çalışması da çok başarılı.
Usta işi bir politik metnin, hakkı verilerek yapılmış usta işi bir sahnelenmesi. Sezonda mutlaka izleyin.
NOT: Hâlâ prömiyer yapan, yapacak oyunlar olduğundan bu sezon da aralıksız devam edecek gibi görünüyor. Bu son çalışmalarla ilgili izlenimlerimi gelecek sezon başına erteleyerek artık geçen mevsimin en iyi yapımlarına odaklanacağım. Hepinize iyi yazlar dilerim.