´FATHERLAND´ Pawlikowski´nin Cannes´dan Mizansen Ödüllü filmi…
Film, izleyiciyi 15 yıl aradan sonra ülkesine dönen Thomas Mann’ı Frankfurt’tan Weimar’a uzanan eşsiz bir yolculuğa götürüyor. Almanya yakın tarihi üzerine bu bilgilendirici filme, Sandra Hüller sessiz performansıyla mükemmel bir uyum sağlıyor
‘FATHERLAND’
Yön: Pawel Pawlilowski
Sen: P. Pawlikowski - Henk Handloegten
Gör: Lukasz Zal
Müz: Marcin Masecki
Kur: Pawel Pawlikowski - Piotr Wojcik
Oyn: Sandra Hüller - Hanns Zischler - August Diehl - Devid Striesow - Anna Madey
79. Cannes Film Festivali jürisinin, İspanyol filmi ‘Siyah Top / La Bola Negra’ ile En İyi Mizansen Ödülü’nü paylaştırdığı Pawel Pawlikowski’nin ‘Anavatan / Fatherland’ı Altın Palmiye Ödülü’ne layık gösterilseydi, itiraz eden pek çıkmayacaktı. Tarihin en zorlu savaşı II. Dünya Savaşı’nın ardında bıraktığı enkazı gözler önüne seren film, izleyiciyi 15 yıl aradan sonra ülkesine dönen Thomas Mann’ın Frankfurt’ta başlayıp Weimar’da sona eren, ikiye bölünmüş Soğuk Savaş sonrası Almanya’sına eşsiz bir yolculuğa götürüyor. Thomas Mann, hem ABD, hem Rusya kontrolündeki iki şehirde verdiği iki konferansta yaşadığı hayal kırıklığını gizlemeyi başarsa da, kızı Erika ile baş başa kaldığında bu düş kırıklığının izlerine rastlıyoruz. Thomas Mann’ın insanın yaşamını, düşünce dünyasını derin felsefi sorgulamalarla ele aldığı unutulmaz başyapıtı ‘Büyülü Dağ’ ile, Goethe’nin 200. doğum günü vesilesiyle verilen ödüle, her iki yazarın doğum yeri olan Weimar’a yaptığı yolculuğa götürülüyoruz. II. Dünya Savaşı sonrasında Mann, Nazi karşıtı aktivist kızı Erika ile harap olmuş Almanya’da yollara düşecek, 1929 Nobel Ödülü kazanan romanı için verilecek Goethe Ödülü’nü alacaktır.
Kısa ama zengin, doyurucu film
Suçluluk, anı, kimlik ve savaş tarafından yıkılan bir Avrupa’nın ahlaki başarısızlığını yansıtan Pawel Pawlikowski filmini propaganda, yas ve hayal kırıklığı arasındaki bir konsepte yerleştirir. ‘Anavatan’ soğuk ama inanılmaz derecede acı verici ve güncel bir film. Duyguyu sade bir görsel dil ve kontrollü bir sinema dili üzerine kuran ‘Anavatan’, yönetmenin geçmişle hesaplaşma ve kimlik arayışı temalarına döndüğü bir film olarak, Cannes ana yarışmasının daha sessiz ama ağırlığı hissedilen eseriydi. Pawel Pawlikowski karakter odaklı ve görsel olarak rafine sinema dilini bu son filminde de sürdürüyor. Film Thomas Mann’ın (Hans Zinschler) savaş sonrası Almanya’sındaki yaşamını, ailesinin Nazi yönetimine karşı duruşunu ve sürgüne gidişini konu alıyor. Almanya yakın tarihi üzerine olan bu siyah-beyaz film öğretici olduğu kadar eğitici de. Ülkesine dönen Mann, siyah bir Buick’in direksiyonundaki kızı Erika (Sandra Hüller) ile birlikte, Nazilerin iktidarı ele geçirdiklerinde, 16 yıl önce kaçtıkları bir ülkede yürek burkan bir yolculuğa çıkarlar.
Açılış sahnesinde Cannes’daki bir otel odasında kız kardeşi Erika ile telefonda konuşan Klaus’u (August Diehl) babalarının alacağı Goethe Ödül törenine katılıp katılmayacağını konuşurken izliyoruz. Baba-oğulun birbirlerini pek sevmediklerini öğreniriz. Yazar, aktris, ralli pilotu, entelektüel birikimi yüksek Erika babasının sekreteri, danışmanı, kader arkadaşı, sırdaşı, kısaca her şeyidir. Anne Katia seyahati kaldıramayacağı için ödül töreninde bulunamayacaktır. Amerikan birlikleri tarafından kurtarılan Frankfurt’ta baba-kız çok iyi karşılanır. Basın toplantısında bir gazetecinin “1933’te ABD’ye giderek vatanımız Almanya’ya niye dayanışma göstermediniz?” sorusuna Mann “Kalsaydım burada sizinle olamayacaktım” cevabını verir. Gece verilen resepsiyonda Thomas Mann, Hitler hayranı Wagner’in iki oğluna ders niteliğinde bir cevap verir. Erika editör olan eski kocasıyla karşılaşır, her devrin adamı bu dönek insana, Hitler’e sadakatini göstermek için kardeşi Klaus’un kitabının basılmasını engellemesini hatırlatır. Ters cevap veren eski kocasını partideki ‘creme de la creme’ kalabalığın ortasında tokatlar.
Katia kızı Erika’ya telefondan (babasının gezisine katılması beklenen) Klaus’un Cannes’da uyku hapları alarak intihar ettiğini bildirir. Erika yıkılır, babası pek üzgün gözükmez. Katya kızına Klaus’un arkasında bir mektup bırakmadığını ve Cannes’da yapılacak cenaze merasimiyle kardeşi Michel’in ilgileneceğini bildirir. Erika babasına Klaus’a iyi bir baba olamadığı için sitemde bulunur. Rus işgali altındaki Weimar’da Thomas Mann çok iyi karşılanır. Ruslar kendisine ‘Savaş Akedemisi Başkanlığı’nı teklif ederler. Ruslar Mann üzerinden propagandalarını yapmak için her yolu kullanırlar. Goethe’nin mezarı ziyaret edilir. Yemeklerde Rus Askeri Korosu bıktırıcı konserler verir. Mann kibarlıkla özür dileyerek masadan ayrılır. Goethe hakkında yaptığı konferans salonda bulunanlar tarafından ayakta alkışlanır. Nazizm’in yükselişiyle, önce Fransa’ya, sonra İsviçre’ye sığınan, ardından vatandaşlığını kazandığı ABD’ye yerleşen Thomas Mann’ın ülkesine dönüşünü, Pawel Pawlikowski son derece yalın bir dille anlatıyor. Son derece etkileyici ve yoğun bir film olan ‘Anavatan’ 20. yüzyılın tam ortasına açılan izleyiciye saygı duyan ve karşılığında saygı duymak isteyen bir pencere. Bu keskin, titiz, etkileyici ve büyüleyici film, yakın tarihimizde önemli bir yeri olan Soğuk Savaş’tan bilgilendirici bir kesit sunuyor
Bu filmle Polonyalı yönetmen, ‘İda’ ile ‘Soğuk Savaş / Cold War’ın ardından, kimlik, suçluluk, aile ve aşk temaları aracılığıyla savaş sonrası Avrupa’sının ahlaki çalkantılarını keşfetmeye devam ediyor. ‘Anavatan’, ‘İda’ ve ‘Soğuk Savaş’ ile birlikte II. Dünya Savaşı sonrası kısa filmlerden oluşan bir üçlemeyi oluşturabilir. Ancak kayıp idealler ve kayıp sevilenler için yazılmış bu ağıtta günümüzle paralellikleri görmek kolaylaşıyor. Pawlikowski’nin sade anlatıdaki gücüyle ustalığını kanıtladığı bu auteur filminin görsel disiplini mükemmel. Pawlikovski’nin sinemasında görsel sadelik ve duygusal mesafe belirleyicidir. Bu çizgisini ‘Anavatan’da da sürdürüyor. Film Mann’ın Amerika’dan ülkesine döndüğü günlerde, ABD ile Rusya’nın paylaştığı Almanya hakkında doyurucu bilgi veriyor. Filmde Thomas Mann’ın karısı Katia’yı ve diğer oğulları Michael ile Golo’yu görmüyoruz. Oldukça kısa (82 dakika) olan bu yol filmi, baba-kız Mann’ların Weimar’dan Frankfurt’a dönüş yolunda son buluyor.
Soğuk, acı verici, güncel film
Pawel Pawlikowski’nin uzun filmler yapmaya meyilli bir yönetmen olmadığı bilinir. Ancak sadece 82 dakika uzunluktaki ‘Anavatan’, bir kutup ayısının suya dalışı kadar kısa ve canlandırıcıdır. Filmin kısalığıyla ortaya koyduğu tarihi perspektifin enginliği arasındaki zıtlık tesadüfi değildir. Bu, büyüleyici bir seçimdir. Pawel Pawlikowski’nin hemen hemen tüm filmlerinin görüntü yönetmeni Lukasz Zal ‘İda’ ve ‘Soğuk Savaş’ta olduğu gibi, ‘Anavatan’da da siyah-beyaz çalışmasıyla hayranlık uyandırıyor. İki kez Oscar Ödülü’ne aday gösterilen Zal, ‘İda’ ile iki Avrupa Film Ödülü kazanmış, iki Oscarlı ‘İlgi Alanı / The Zone of Interest’ ve son olarak ‘Hamnet’in teknik kadrosunda yer almıştı. Gerçekçi, bilgilendirici, ibret verici bir Soğuk Savaş filmi olan ‘Anavatan’, Wim Wenders’in fetiş aktörü Hanns Zischler ile günümüz Alman sinemasının en iyi kadın oyuncusu olan Sandra Hüller’i bir araya getiriyor.
Hüller, asla unutamayacağımız bu sessiz ve görkemli filmde mükemmel bir uyum ile görkemli bir performans sergiliyor. Berlin Film Festivali’nden Gümüş Ayı Ödülü sahibi 79 yaşındaki Alman aktör Hanns Zischler, Thomas Mann’ın ağırbaşlı, otoriter, saygın kişiliğinin hakkını veren performansıyla göz dolduruyor. Berlin Film Festivali’nden iki En İyi Kadın Oyuncu Gümüş Ayı Ödülü sahibi, Oscar adayı Sandra Hüller, Erika Mann rolünde Pawlikowski’nin yüküne ortak oluyor. Üç başyapıt, ‘Tony Eldmann’, ‘Bir Düşüşün Anatomisi / L’anatomie D’une Chute’ ve ‘İlgi Alanı / The Zone of Interest’ filmlerinin unutulmaz oyuncusu Hüller müthiş performansıyla büyülüyor. En büyük şanssızlığı Cannes ana yarışmasında, En İyi Kadın Oyuncu Ödülü için, Virginie Efira ve Tao Okamoto gibi iki inanılmaz rakibinin oluşuydu. Hüller ‘Anavatan’ ile aynı yıl yaptığı ‘Rose’ filminde bir erkeği canlandırdığı kompozisyonuyla Berlin’de En İyi Başrol Oyuncusu Ödülü’nün sahibi oldu.
Polonya sinemasının yetiştirdiği Andrej Wajda, Roman Polanski, Krzysztof Kieslowski, Agnieszka Holland, Andrej Zulawski gibi dahi yönetmenlerin ardından Krzysztof Zanussi ile gelen Pawel Pawlikowski, felsefi ve entelektüel sinemasının önemli temsilcileri olmuşlardır. Bu son yönetmen Polonyalı-Britanyalı bir sanatçı olarak görülür. Çünkü 14 yaşındayken ülkesini terk etti, kariyerinin ilk döneminde, eğitim aldığı İngiltere’de BBC için belgeseller çekti. 1957 Varşova doğumlu Pawlikowski İngiltere’de Oxford’da Alman edebiyatı ve felsefe eğitimi yaptı. İngiltere ve Fransa’daki çalışmalarından sonra dördüncü uzun metrajlı filmi ‘İda’ (2013) ile uluslararası şöhreti yakaladı. Yemin etme arifesindeki bir acemi rahibenin, Alman işgaline kadar uzanan aile sırlarına odaklanan psikolojik drama Yabancı Dilde En İyi Film Oscar Ödülü’nün yanı sıra sayısız ödül kazandı. Cannes Film Festivali’ne ilk kez katıldığı ‘Soğuk Savaş / Cold War’ın konusu 50-60’lı yılların komünist Polonya’sında geçen romantik bir öykü. Yönetmen ‘İda’da olduğu gibi siyah-beyaz filminde, utanç duvarının yıkıldığı bir dönemde, Varşova ve Paris ekseninde gelişen bir aşk öyküsüne odaklanır. Son Cannes Festivali sırasında ikinci kez izlemeyi arzuladığın tek film ‘Anavatan’ oldu. İkinci izleyişimde yeni şeyler keşfettiğim için bu tercihimden pişmanlık duymadım. Film MUBİ’de vizyona girecek.