“A Ğ A T A K I L A N L A R”

Türkiye, bu sorunlar yumağını “diplomasi” ile çözebilecek anahtar ülkedir. Bunun ilk şartı da Türkiye´nin İsrail´in güvenini kazanmasıdır. İsrail Türkiye´nin uzatacağı barış elini geri çeviremez. Gücünün zirvesinde olan Başkan Erdoğan, muhteşem bir liderlik sergileyerek böyle bir rolü üstlenirse, umulduğu kadar başarılı olamasa da bir “barış kahramanı” olarak tarihe geçer. Belki de Nobel ödülü alır. Ege Cansen - Sözcü

İzak BARON Diğer
1 Temmuz 2026 Çarşamba
  • İSRAİL’İ ANLAMAK, NETANYAHU’YU AKLAMAK DEĞİLDİR – HALUK TÜKEL

Türkiye-İsrail ilişkilerini konuşurken ilk dikkat edilmesi gereken şey, İsrail devleti ile Netanyahu rejimini, Yahudi halkının tarihsel trajedisi ile bugünkü aşırı sağ iktidar aklını, güvenlik ihtiyacı ile sürekli savaş siyasetini birbirine karıştırmamaktır. İsrail’in kuruluşu bir anda, boşluktan, yalnızca Holokost’un ardından doğmuş değildir. Kökleri 19. yüzyıl sonu Avrupa antisemitizmine, Theodor Herzl’in siyasal Siyonizm düşüncesine, 1897 Basel Kongresi’ne, Osmanlı Filistini’ne yönelen göç dalgalarına, Birinci Dünya Savaşı sonrasındaki manda düzenine ve 1917 Balfour Deklarasyonu’na uzanan daha eski ve daha karmaşık bir tarihsel sürecin ürünüdür. Fakat Holokost, bu sürece bambaşka bir tarihsel aciliyet, ahlaki ağırlık ve uluslararası meşruiyet zemini kazandırdı. Avrupa’nın kalbinde, modern devlet aygıtının ve sanayileşmiş bürokrasinin bir imha mekanizmasına dönüşmesi, Yahudi halkı için “güvenlik” kelimesini sıradan bir dış politika başlığı olmaktan çıkardı; varoluşsal bir hafıza meselesi haline getirdi.

Bu nedenle İsrail’in varlık ve güvenlik meselesi, herhangi bir devletin sıradan güvenlik endişesi gibi okunamaz. Orada tarihsel hafızanın en ağır, en acılı, en kırılgan katmanı vardır. Bu katmanı yok sayan her analiz, daha baştan eksik ve adaletsizdir. İsrail toplumunun kendisini kuşatılmış hissetmesini, güvenlik reflekslerinin derinliğini, Yahudi halkının tarih boyunca uğradığı pogromları, sürgünleri ve nihayet Holokost’u hesaba katmadan yapılacak her değerlendirme, meselenin insani boyutunu ıskalar.

Fakat aynı şekilde, bu tarihsel travma bugünkü İsrail hükümetinin her politikasını meşrulaştıran sınırsız bir çek haline de getirilemez. Gazze’de sivillerin kitlesel yıkımı, Batı Şeria’da yerleşimlerin genişlemesi, Lübnan’da savaşın büyüme riski, İran’la doğrudan çatışma ihtimali ve Suriye’de oluşan yeni güç boşlukları, İsrail’in güvenlik arayışını giderek bölgesel bir istikrarsızlık üretim hattına dönüştürüyor. Burada sorulması gereken temel soru şudur: Netanyahu İsrail’i gerçekten daha güvenli bir ülkeye mi dönüştürüyor, yoksa güvenlik adına ülkesini daha yalnız, daha hırçın, daha bağımlı ve daha tehlikeli sulara mı sürüklüyor?

Bu sorunun Türkiye açısından önemi büyüktür. Çünkü Türkiye, İsrail-Filistin meselesine yalnızca ahlaki bir duyarlılıkla değil, aynı zamanda kendi güvenliği, ekonomisi, enerji hatları, Doğu Akdeniz dengesi, Suriye politikası, İran’la ilişkileri, NATO konumu ve iç toplumsal barışı açısından da bakmak zorundadır. Dolayısıyla Türkiye’nin İsrail politikası öfke ile nostalji arasında salınamaz. Ne 1990’ların askeri-stratejik yakınlaşmasını bugüne taşıyabilecek bir bölgesel zemin vardır; ne de İsrail’le kalıcı düşmanlık Türkiye’nin uzun vadeli çıkarlarına hizmet eder. Türkiye’nin ihtiyacı, duygusu olan ama duygusuna teslim olmayan, hukuku savunan ama diplomasiyi terk etmeyen, Filistin halkının trajedisini merkeze alan ama Yahudi halkının tarihsel korkularını da küçümsemeyen bir dış politika dilidir.

Türkiye’nin İsrail politikası üç temel ilkeye dayanmalıdır. Birincisi, İsrail halkının güvenlik ihtiyacını tanıyan ama Netanyahu hükümetinin savaş siyasetini açıkça eleştiren ayrımlı bir dil kurulmalıdır. Bu dil, İsrail’le ebedi düşmanlık üretmeden, Gazze’deki yıkımı, Batı Şeria’daki yerleşim siyasetini ve uluslararası hukuk ihlallerini net biçimde mahkûm etmelidir. İkincisi, Türkiye Filistin meselesini yalnızca duygusal dayanışma düzeyinde değil, kurumsal diplomasi, insani yardım, hukuk mekanizmaları ve bölgesel barış planları üzerinden sahiplenmelidir. Üçüncüsü, Suriye, Lübnan, İran ve Doğu Akdeniz dosyalarında askeri karşılaşma riskini azaltacak diplomatik temas kanalları açık tutulmalıdır.

Bu çerçevede Türkiye’nin önceliği, bölgede yeni bir büyük savaşın önlenmesi olmalıdır. İran’la İsrail arasındaki gerilim, Lübnan’daki kırılganlık ve Suriye’deki güç boşluğu, birbirine bağlandığında Türkiye’nin güneyinde çok geniş bir istikrarsızlık kuşağı oluşur. Bu kuşak, Türkiye’nin ekonomisini, enerjisini, göç yönetimini, savunma planlamasını ve Batı’yla ilişkilerini doğrudan etkiler. Dolayısıyla Türkiye’nin barış diplomasisi, ahlaki bir tercih olduğu kadar ulusal çıkar gereğidir.

Türkiye’nin orta vadeli pusulası, yalnızca kriz söndürmek değil, İsrail’i de İran’ı da içine alabilecek bir bölgesel güvenlik mimarisi fikrini canlı tutmak olmalıdır. Bu mimari, İran’ın nükleerleşmesini önleyen, İsrail’in güvenlik kaygılarını tanıyan, Filistinlilerin devlet hakkını merkeze alan, Lübnan ve Suriye’nin egemenliğini koruyan, vekil savaşlarını sınırlayan ve enerji-deniz ticareti hatlarını güvence altına alan bir çerçeveye dayanmalıdır. Böyle bir yaklaşım bugün uzak görünebilir; fakat Türkiye’nin diplomatik değeri de tam burada ortaya çıkar. Türkiye, yalnızca itiraz eden değil, bölgesel düzen fikri öneren bir ülke olmalıdır.

Türkiye aynı zamanda Batı başkentlerine de şu mesajı verebilmelidir: İsrail’in güvenliği, Filistinlilerin umutsuzluğu üzerine kurulamaz. Gazze’nin yıkımı, Batı Şeria’nın fiilen parçalanması, Lübnan’ın zayıflatılması, Suriye’nin sürekli bombalanması ve İran’la sınırsız tırmanma, İsrail’e kalıcı güvenlik sağlamaz. Tam tersine, İsrail’i daha fazla askeri güce, daha fazla Amerikan desteğine ve daha fazla bölgesel korkuya bağımlı hale getirir. Oysa gerçek güvenlik, yalnızca duvarlarla, hava savunma sistemleriyle ve operasyonlarla değil, meşruiyetle, diplomasiyle ve komşularla kurulabilecek asgari düzenle sağlanır.

Tamamı : https://t24.com.tr/yazarlar/haluk-tukel/israili-anlamak-netanyahuyu-aklamak-degildir,55844?_t=1782377388662

 

  • SAVAŞ NE KADAR ‘İNSANCIL’ OLURSA, O KADAR UZUN SÜRER - EZGİ BAŞARAN

Ayrıca, kimsenin ilk başta sormaya cesaret edemediği en önemli soru da var: İsrail haklı mıydı? Öz savunma argümanı haklı mıydı? İsrail’in Gazze’de nasıl savaştığına yoğunlaşılması, savaşma hakkına sahip olup olmadığı ve hangi şartlarda savaştığı gibi daha temel bir soruyu gölgede bıraktı. Savaş hukuku, jus in bello (savaşın nasıl yürütüldüğünü düzenleyen hukuk) ve jus ad bellum (savaşa başvurmanın haklı olup olmadığını düzenleyen hukuk) arasında ayrım yapar. 7 Ekim’den bu yana, Batı hükümetleri, hukuk yorumcuları ve medya yayınları neredeyse tamamen ilkiyle meşgul oldu. İkincisi üzerindeki tartışma kaybolmaktan çok heba edildi. Moyn’a göre bu, tüm olayın en büyük kaçırılmış fırsatıydı.

Yer değiştirme, hukuki olmaktan çok politikti. Bölgedeki temel Batı, özellikle de Amerikan stratejik vizyonu, Filistin haklarıyla çok az ilgiliydi ve her şey İran’ın gücünü zayıflatmak için bir mekanizma olarak İsrail-Suudi normalleşmesiyle ilgiliydi. Bu çerçevede, Gazze yönetilmesi gereken bir engeldi. Kaderi bağımsız bir ahlaki ağırlık taşıyan bir nüfusun ahlaki ağırlığı kimin umurunda? İnsani davranışlara olan takıntı, kasıtlı olsun ya da olmasın, bunu gizlemeye hizmet etti. Gazze’nin vahşetine odaklananlar, barışa giden daha geniş bir siyasi yolu nadiren entegre ettiler; bu da müdahalelerini, ne kadar ahlaki açıdan ciddi olursa olsun, bölgenin gerçek güç dinamiklerine bir cevapları olmadığı suçlamasına karşı savunmasız bıraktı.

Bu, Moyn’u yılın en büyük kaybı olarak adlandırdığı şeye getiriyor: ciddi bir barış projesinin yokluğu. Savaşı insancıllaştırma dönemi, barış hareketlerinin gerilemesiyle aynı zamana denk geldi. İroni neredeyse çok düzgün. Savaşın insanlık dışılığını ortaya koyma araçlarının hiç bu kadar güçlü olmadığı bir anda, savaşın sona ermesini talep etme siyasi iradesi hiç bu kadar zayıf olmamıştı. Ateşkesler ve siyasi girişimler, bazı noktalarda Donald Trump’a bırakıldı. Moyn’un yorumuna göre, yürüyüş yapan, dilekçe veren ve dava açanların sunabileceği somut bir siyasi hedef yoktu. Protesto etmek bir şeydir, çok önemli bir şeydir, ancak bunun ötesinde bir şeye, sınırları aşan siyasetin ulaşmayı hedeflediği bir yere ihtiyaç vardır. Sadece barış.

Tamamı : https://10haber.net/yazarlar/ezgi-basaran/savas-ne-kadar-insancil-olursa-o-kadar-uzun-surer-714573/

  • ORTADOĞU BAŞKALARININ ÇİZDİĞİ HARİTALARLA ŞEKİLLENMEYECEK - MEHMET ÖĞÜTÇÜ

İran-İsrail çatışmasının ardından ortaya çıkan tabloya baktığımda, bölgede etkisi artan iki ülke dikkat çekiyor:

Türkiye ve İsrail.

İsrail teknoloji, savunma sanayii, istihbarat kapasitesi, inovasyon gücü ve Batı ile kurduğu güçlü bağlar sayesinde bölgesel etkisini artırıyor.

Türkiye ise sanayi altyapısı, genç ve dinamik nüfusu, girişimcilik kültürü, savunma sanayiindeki ilerlemesi, enerji koridorları üzerindeki konumu ve çok yönlü diplomatik ilişkileri sayesinde yükselen bir merkez güç haline geliyor.

Önümüzdeki dönemde Ortadoğu’nun geleceği büyük ölçüde bu iki ülkenin rekabeti, iş birliği ve denge arayışını nasıl yöneteceğine bağlı olacak.

Hiçbiri tek başına bölgeyi şekillendirecek kadar güçlü değil.

Ama her ikisi de bölgenin şekillenmesinde önemli rol oynayacak kadar etkili.

Tamamı :https://10haber.net/yazarlar/mehmet-ogutcu/ortadogu-baskalarinin-cizdigi-haritalarla-sekillenmeyecek-714580/

 

  • ESKİ HESAPLAR, YENİ DENKLEM: İRAN SAVAŞI VE BÖLGESEL DÜZENİN YENİ KODLARI - TÜLİN DALOĞLU

Gelinen aşamada, ABD’nin, İbrahim Anlaşmaları üzerinden İsrail’in bölge ülkeleriyle ilişkilerini normalleştirme mantığı da daha karmaşık hale geliyor. İsrail, savaş öncesinde Amerikan desteği ve İran karşıtlığı üzerinden Arap başkentleriyle daha geniş bir stratejik hizalanma kurabileceğini varsayıyordu. Ancak savaşın ürettiği ekonomik ve güvenlik maliyetleri, bölge ülkelerinin İsrail merkezli bir bölgesel düzene kayıtsız şartsız eklemlenmeye hazır olmadığını

gösterdi. Körfez ülkeleri İran’dan rahatsızlık duysa da, İran’la savaşın kendi topraklarına, enerji altyapılarına veya ticaret yollarına taşınmasını istemiyor. Dahası, bu ülkelerin siyasi liderlikleri İsrail’le farklı düzeylerde temas içinde olsa da, hiçbiri kendi halklarının Gazze’de yaşanan katliamı unutmadığını göz ardı edemez.

Dolayısıyla savaşın bölgesel sonucu, İsrail’in umduğu gibi İran karşıtı bloğun otomatik biçimde genişlemesi olmadı. Aksine, bölge aktörleri Amerikan gücünün sağladığı güvenlik şemsiyesinden yararlanmakla, bu gücün başlatabileceği bir tırmanmanın maliyetlerinden korunmak arasında daha dikkatli bir dengeyi nasıl kurabileceğini düşünmekte.

Bu durum, İsrail açısından önemli bir stratejik açığı da ortaya koyuyor. 7 Ekim’deki Hamas saldırısının ardından Gazze’de işlenen onca kıyımı kimse durduramadı; ancak İsrail bu süreçte, bölgede giderek yalnızca askerî güce başvurmasını bilen bir aktöre dönüştü. Kendisini tarihsel olarak en güçlü anında görürken ve maksimalist politikalarını Amerika’yı da hamisi konumuna getirerek bölgeye dayatabileceğini varsayarken bölge halklarını kaybettiğini göz

ardı etti. Bu nedenle, mevcut koşullarda hiçbir bölge ülkesinin İran’a karşı bir savaşta İsrail’le yan yana durarak bunun ekonomik ve siyasi bedellerini üstlenmeyeceğini de anlayamadı.

Başka bir ifadeyle, İsrail, Trump’ın başkanlığını İran’a saldırı için en uygun fırsat penceresi olarak görürken gerçekte böyle bir hamle için en olmayacak ve en elverişsiz konjonktürde hareket ettiğini fark edemedi.

Sonuçta mevcut savaş, yalnızca İran’ın askeri kapasitesini değil, bölgesel düzen fikrinin kendisini de sınadı. ABD, İran’ı tamamen denklem dışına itmek yerine onu denetlenebilir ve baskı altında tutulabilir bir aktör olarak masaya çekmeye yönelirken; bölge ülkeleri de İsrail’in maksimalist güvenlik talepleriyle kendi ekonomik ve güvenlik çıkarları arasındaki mesafeyi daha açık biçimde görmeye başladı. Bu nedenle yeni bölgesel hesap, İran’ın zayıflatıldığı ama tümüyle dışlanmadığı, İsrail’in güçlendiği ama tek başına belirleyici olamadığı, ABD’nin ise

askeri üstünlüğünü diplomatik maliyetleri yönetmek için kullanmak zorunda kaldığı daha karmaşık bir dengeye işaret ediyor.

Tamamı : https://tepav.s3.eu-west-1.amazonaws.com/upload/files/1782201255147-0.Eski_Hesaplar_Yeni_Denklem_Iran_Savas_ve_Bolgesel_Duzenin_Yeni_Kodlar.pdf

 

  • ORTA DOĞU'DAN AFRİKA'YA UZANAN GİRİŞİM... İKİ MİLLET TEK DEVLET: İSRAİL-BAE PLANI

Bu arada bir başka ABD merkezli medya kuruluşu olan Wall Street Journal’ın haberine göre, BAE savaş sırasında ve İsrail ile yapılan ateşkes sırasında da dâhil olmak üzere İran’a onlarca kez saldırdı.

Daha önceki haberlerde BAE’nin savaş sırasında İran’a yönelik saldırılar düzenlediği belirtilmişti. Ancak Wall Street Journal’ın haberi, BAE’nin daha önce açıklanandan çok daha büyük bir rol üstlendiğini gösteriyor. Konuyla ilgili bilgi sahibi kişilerin gazeteye aktardığına göre İsrail ve ABD, Hürmüz Boğazı’ndaki Keşm ve Ebu Musa adaları, Bandar Abbas liman kenti, Lavan Adası’ndaki petrol rafinerisi ve Asaluyeh petrokimya kompleksini hedef alan saldırılar için istihbarat sağladı. İsrail ayrıca Asaluyeh’e de saldırdı.

Bu durum, uluslararası tepkilerin artmasına yol açtı. İran enerji tesislerine yönelik saldırılar, Tahran’ın BAE tesislerine yönelik saldırılarına misilleme olarak yapıldı.

Tamamı :https://www.odatv.com/dunya/orta-dogudan-afrikaya-uzanan-girisim-iki-millet-tek-devlet-israil-bae-plani-gizli-ziyaret-kumpas-ortak-operasyon-120151691

 

  • TERÖRSÜZ TÜRKİYE TERÖRSÜZ ORTA DOĞU – EGE CANSEN

Gazze Özerk Bölgesi’ni yöneten İran güdümündeki Hamas, “Şeria Nehrinden Akdeniz’e kadar” tüm toprakları Yahudilerden temizlemek için girişeceği “nihai” savaşı başlatmadan önce, bölgenin altında tünellerle birbirine bağlanmış askeri ve sivil mekânlardan oluşan bir “yeraltı şehri” inşa etti.“Stratejisi, askeri olarak yenemeyeceği İsrail’i dünya kamuoyunda suçlu duruma düşürerek, onu taleplerini kabule razı etmekti.”İsrail’i tahrik maksadıyla 7 Ekim 2023’te yaptığı bir baskınla, müzik şenliğine katılan 1200 Yahudi’yi öldürüp 250 kadarını rehin

aldı. Tahmin ettiği gibi İsrail çıldırdı. Hamas, bir yandan rehineleri pazarlık konusu yapıp,diğer yandan gerilla taktikleriyle İsrail’i kışkırtmayı sürdürdü. Onu, adeta Gazze’yi yıkmaya ve çoluk çocuk demeden Gazzelileri öldürmeye itti. Bu zayiatı, zaferin ödenmesi gereken bedeli olarak gördü. Hizbullah da Lübnan’da aynı yolu izledi. Bu strateji dar anlamda başarılı oldu. İsrail itibar kaybetti.

Netanyahu Lahey’de mahkûm oldu. Ancak Araplar (Ürdün, Mısır, Emirlikler, Suudi Arabistan, Fas, Cezayir vs. ve hatta El Fetih) bu stratejiye arka çıkmadı. Nihai savaş da kaybedildi.Gazze ve halkı eskisinden bin beter bir hale düştü.

İsrail’e son darbeyi İran vuracaktı. Bu noktada savaşı ABD devraldı. Trump bunu fırsat bildi. İran’ı bombalarsa, hem rejim değiştirecek hem de İran’ın askeri gücü tükenecekti. Tam tersi oldu.Roketleri sayesinde İran direndi, dış düşman karşısında halk rejimi destekledi. ABD, hâlâ İran’ı çok kötü şekilde bombalayabilir. Devrim muhafızlarının istediği de budur. Ama Trump bu yola saparsa çağdışı rejim güçlenir. ABD,içinden çürür. Bunlardan çok daha önemli olarak milyonlarca masum İranlının (önemli bir kısmı Türk ve Kürt’tür) ve Filistinlilerin hayatları atları kararır.Türkiye, bu sorunlar yumağını “diplomasi” ile çözebilecek anahtar ülkedir. Bunun ilk şartı da Türkiye’nin İsrail’in güvenini

kazanmasıdır. İsrail Türkiye’nin uzatacağı barış elini geri çeviremez. Gücünün zirvesinde olan Başkan Erdoğan, muhteşem bir liderlik sergileyerek böyle bir rolü üstlenirse, umulduğu kadar başarılı olamasa da bir “barış kahramanı” olarak tarihe geçer. Belki de Nobel ödülü alır.

Tamamı : https://www.sozcu.com.tr/terorsuz-turkiye-terorsuz-orta-dogu-p330888

 

  • İSRAİL, İRAN VE MÜTTEFİKLERİNE KARŞI STRATEJİ Mİ DEĞİŞTİRİYOR? - AHMED EL-CENDİ

İsrail içindeki değerlendirmeler, Direniş Ekseni’nde merkez ile çevre aktörler arasındaki ilişkinin yeniden gözden geçirilmesiyle sınırlı değil. Bu tartışmalar, İran devletinin doğasına dair daha derin bir değerlendirmeye de uzanıyor. Yıllar boyunca bazı İsrail çevrelerinde, İran rejiminin içeriden kırılgan olduğu ve yeterli askerî ve ekonomik baskıya maruz kalması hâlinde çökebileceği düşüncesi hâkimdi. Ancak son yıllarda yaşanan gelişmeler, iç protestolar, uluslararası yaptırımlar ve bölgesel savaşlar, rejimin pek çok rakibinin düşündüğünden daha yüksek bir uyum kapasitesine sahip olduğunu gösterdi. Ağır ekonomik krizler, yoğun baskılar ve kuşatma, savaş sırasında rejimin yapısında belirleyici bir kırılma oluşturmayı ya da bölgesel politikalarını köklü biçimde değiştirmesini sağlamadı.

Buradan hareketle İsrail’deki araştırma çevrelerinde, İran’ı zayıflatmak ile rejimini devirmek arasında ayrım yapılması gerektiğini savunan bir eğilim oluşmaya başladı. Çünkü bunlar birbirinden farklı iki hedef. İsrail, İran’ın askerî kapasitesine ya da bölgesel nüfuz ağlarına büyük zararlar verebilir. Ancak bu, rejimin mutlaka çökeceği anlamına gelmez. Hatta bazı araştırmacılar, rejimi doğrudan hedef almanın abartılması hâlinde bunun İran yönetimine iç meşruiyetini yeniden üretme fırsatı verebileceği uyarısında bulunuyor. Rejim, milliyetçi duyguları harekete geçirerek kendisini dış güçlere karşı İran’ın bağımsızlığını ve egemenliğini savunan aktör olarak sunabilir.

Tamamı :https://www.fokusplus.com/odak/israil-iran-ve-muttefiklerine-karsi-strateji-mi-degistiriyor

 

  • BİR ACAYİP ANLAŞMA – HASAN GÖĞÜŞ

İsrail, ABD’nin İran ile imzaladığı MM’den hoşnut değil. ABD ile İsrail arasında özellikle Lübnan sahasında yaşanan görüş ayrılıkları kamuoyuna da yansıyan bir gerginliğe yol açıyor. Gerginliğin temelinde ise çıkar çatışması yatıyor. Trump Kasım ayında yapılacak ara seçimlerden Kongrede çoğunluğu kaybedebileceği bir yenilgi ile çıkmak istemiyor. Bu nedenle bir an önce savaşa son vererek piyasaları rahatlatmaktan yana. Netanyahu’nun Başbakanlığını yaptığı İsrail’deki koalisyon Hükümeti 125 sandelyeli Knesset’te 4 milletvekili fazlası ile ayakta durabiliyor. Kamuoyu yoklamalarında halen Netenyahu önde görünüyor. Ancak İsrai’lin istemediği bir barışa zorlanması Netanyahu’ya iktidarı kaybettirebilir. Başbakanlığı kaybettiği takdirde Netenyahu aleyhinde isnat edilen üç ayrı suçtan yargılanacak. Bu bakımdan savaşın devam etmesi Netanyahu için bir hayat memat meselesi.

Tamamı : https://ekopolitik.org.tr/bir-acayip-anlasma/

 

  • “ABD-İRAN’IN KARŞILIKLI ADIMLARINA KARŞI İSRAİL YALNIZLAŞIYOR” – VEYSEL AYHAN (CEYDA KARAN)

“İnsanların ölmemesi çok önemli. Bu yüzden bu bir kazanım. Bu anlaşma, İsrail’in beklediği umduğu bir anlaşma değil. Bu anlaşma İsrail’in öne sürdüğü tezleri somutlaştırmıyor. Ayrıca ABD tarafından yapılan açıklamalar var. İsrail açısından kabul edilebilir değil bu açıklamalar. Acaba Amerikan yönetimi İsrail’i ne kadar zorlayabilecek? Kongrenin iki kanadının realitesi var. Amerikan bürokrasisi, medyası ve finansı içinde güçlü bir lobi hareketi var. Bunlar İsrail’e ne kadar dayatmada bulunabilirler bu da soru işareti. Ancak İsrail, bu anlaşmadan memnun olmayan tek taraf diyebiliriz. İsrail yalnızlaşıyor bunu da görmek gerek. Trump, ‘Ben senin güvenliğini İbrahim Anlaşmaları’nı genişleterek de ortaya koyacağım’ diyor. ‘Bunu ortadan kaldırmıyorum İbrahim Anlaşmaları’nı genişleteceğim’ diyor. Trump olduğu sürece İbrahim Anlaşmalarının genişleyeceğini öngörmek gerekiyor. Trump, ‘Ben Sünni iktidar oluşturdum, bu iktidar aynı zamanda Sünnilerin hassasiyetlerini dikkate alacak mezhep ve Hizbullah meselesine de Suriye müdahale etsin’ diyor. Suriye’ye konum veriyor. Bu konumda Körfez ülkeleri Suriye’nin askeri kapasitesini destekleyecek ve Sünni blok içinden Suriye’de askeri veya diğer talep karşılanacak. İkinci talep de ‘Bunlar zaten savaşıyorlardı. Bu savaşı Lübnan’a taşıyacağız ve tarafları karşı karşıya getireceğiz’ diyor. Suriye’yi savaşa sürüklemek istiyorlar ancak Şara savaşa girmeyeceklerini söyledi. Ancak bu açıklama Trump’ı vazgeçirir mi bu başka bir konu. ABD, İran ile müzakere ederen yalnızca onunla müzakere etmiyor. Lübnan ile de Hürmüz ile de müzakere ediyor. Devletler çıkarlarına göre hareket ederler. Dolayısıyla burada var olan ülkelerin olası bir ABD inisiyatiflerine karşı duyarlı olması gerekir. Başka bir mutabakat zaptı ortaya çıkar ve ‘Hürmüz’ün statüsünü ABD-İran belirleyecek’ denirse statü tamamen değişir. Trump için her şey olası. Bu yüzden Türkiye, Pakistan ve Körfez’in olası gelişmeleri bozabilecek şekilde hareket etmesi gerekiyor. Çok hassas bir dönem ve süreçten geçiyoruz. Şu an statükoyu tamamen değiştirecek yeni bir şey ortaya çıkabilir ve buna karşı hazırlıklı olunması gerekir. Ortada bir barış anlaşmasından bahsedemiyoruz. Teknik ekipler başladı. Nerede tıkanacağını bilemiyoruz. Her iki taraf da maksimum kazanç üzerinden masaya oturdu. Bugün bir uzlaşı zemini yakaladılar ancak bu nereye kadar gidecek? Hassas bir dönemden geçiliyor. İş kendi ülkelerindeki bürokrasiye gelince tartışmalar çıkıyor. Çünkü herkes maksimal mesajlar verdi. Bu tür müzakerelere destek zayıf olduğu için ne olacağını bilemiyoruz. Ayrıca kasımda Amerika’da seçimler var. Bu süreçler yoğun bir çatışmaya yol açmadan ilerleyebilir. Yeni bir Orta Doğu’nun kurulma aşamasındayız. Dolayısıyla ABD, İran ile ortaklaşabilir.”

Tamamı :https://anlatilaninotesi.com.tr/20260624/abd-iranin-karsilikli-adimlarina-karsi-israil-yalnizlasiyor-1106745047.html

 

  • ŞİDDET ÇIKMAZI: İSRAİL ÖRNEĞİ – MEHMET ALTAN

“7 Ekim 2023, sağ ve sol, barış yanlıları ve ‘şahinler’, dindarlar ve ‘sekülerler’ arasındaki ayrımları ortadan kaldırdı.”

Ve çeşitli fikirden insanların “savaş ve şiddet” ile ilişkilerini de yorumluyordu:

“Sağcı kesim için, 7 Ekim sonrası dönemini karakterize eden derin savaş, İsrail düşmanlarından arındırılana kadar sona eremez. İktidardaki sağcı koalisyonun aşırı kanadı için hiçbir şiddet aşırı görünmüyor; bu kanat, Batı Şeria’daki radikal yerleşimcilerden oluşan milislerin yardımıyla sadece toprakların ve İsrail’in güvenliğini kontrol etmekle kalmıyor, aynı zamanda orduyu da kontrol ediyor.

Onlara göre, şiddet kurumsallaştırılmalı ve yaygınlaştırılmalı.

 

Dindar Siyonistlere gelince, onlara göre dökülen kan, İsrail’in tamamen Yahudi olması için meşru bir fedakarlıktır. Bu siyasi anlayış, artık kamusal alanı istila etmiş durumda. Siyasi söylem, dini değerlerle yoğrulmuş. Medya, olumsuz duyguların ve travmatik ifadelerin bir kabı haline gelmiş. İsrail’deki, Gazze’deki veya Batı Şeria’daki Filistinliler, yapısal düşman olarak görüldükleri için suçlu ilan edilmiş, hatta insan oldukları bile inkâr edilmiştir.”

Peki toplumun demokratik ve hümanist kesiminin bu şiddetten kendini kurtaramamasını nasıl açıklayabiliriz?

Bulle, bu garipliği de şöyle açıklıyor:

“İlk neden ontolojiktir. 7 Ekim, olayın yol açtığı acıya bir yanıt olarak şiddet ve savaşın kabul edilebilirliğini eşi görülmemiş bir düzeye yükseltti. Travma, Holokost’un anısını yeniden canlandırıyor. İsrail Yahudileri arasında var olan yapısal mağduriyet duygusu hiçbir siyasi veya askeri eylemle yatıştırılamıyor. Halk, her zaman kalıcı bir düşmanın tehdidi altında yaşayacakları fikrinden kendini soyutlayamıyor.

İkinci bir unsur da göz önünde bulundurulmalı: Militarist bir ulusal kimlikle bağlantılı olan askeri şiddet eleştirisi, liberal Siyonist kesim için de hâlâ tabu olmaya devam etmektedir.

Üç, Halk Ordusu, ultra-Ortodokslar hariç tüm İsraillilerin çocuklarından oluşmaktadır. Bu sembolik aidiyet duygusundan, aşırılıklara gösterilen hoşgörü doğmaktadır.

https://ekopolitik.org.tr/siddet-cikmazi-israil-ornegi/

 

  • TRUMP’IN ‘HİZBULLAH’A KARŞI SURİYE’ SÖZLERİ DAYANAKSIZ DEĞİL, ARA FORMÜL GÜNDEME GELEBİLİR” – EMİR AŞNAS (CEYDA KARAN)

“İran’ın baskısıyla ve doğrudan maddelere konularak Lübnan’a dönük saldırıların da derhal duracağı da belirtiliyor. Lübnan’ın toprak bütünlüğüne ve egemenliğine uygun bir yola girileceği yönünde ABD’nin bir taahhüdü var. İran’ın kaybettiğini söylemek mümkün değil. Ancak Amerika’ya da Trump’a da hiç güvenilmez maalesef. Hizbullah 15 aya yakın bir süre bir kurşun atmadı ve ateşkese uymaya çalıştı. Karşı taraf ateşkesi binlerce kez ihlal etti. İsrail kurulmadan önce dahi Siyonistler İsrail’in içinde olması gerektiğini iddia ettiler. Batı Şeria aslında Kudüs ile birlikte 1948’de aldığı topraklardan ideolojik ve tarihsel anlamda kutsaldı. Güney Lübnan da bir ölçüde böyle. Lübnan devletiyle ilişkiler var. Bağımsızlık aslında 1946’da tamamlandı. Bunu İsrail’in kuruluşuyla değerlendirmek lazım. Lübnan kurulurken önemli olan orada bir tampon devlet yaratmaktı. Bu tampon devlet esas olarak Cebel Lübnan merkezli ve Maruni burjuvazisine dayalı olacaktı. Ekonomik olarak yaşama şansı olmadığı için bu olmadı ve Güney Lübnan’ı dahil ettiler. Güney Lübnan’da yaşayan Şiiler İsrail’in kuruluşundan itibaren işgal edilmeye, öldürülmeye başladılar. Bu yeni bir sorun değil. Filistin Kurtuluş Örgütü’nün kurulmasıyla birlikte bu daha da karmaşık bir hal aldı. Lübnan devleti kuruluşundan beri bildiğimiz anlamda bir devlet hiçbir zaman olmadı. Hristiyanlar çoğunluklarını nüfus içinde kaybetti ve diğerleri marjinalize edildi. Şiiler aslında Lübnan’da güneyde ve Dahiye gibi çeşitli bölgelerde yaşıyorlar. Dahiye’de İsrail’in işgal ve baskısından yaşadığı Şiiler yaşıyor. İsrail bugün bu sorunu aşamayacak durumda. Hiçbir savaş kuralı tanımamasına rağmen bunu aşamıyor. İran’ı da alt edemeyince İsrail için hayati bir sorun daha da hayati olarak devam edecek gibi görünüyor. ABD, İran ile anlaşmaları gereği Lübnan’dan mümkün olduğunda elini kolunu çekmek zorunda. Bir yandan İsrail için Lübnan tehlikesi giderek büyüyecek. Anlaşmanın Lübnan ile ilgili bölümü tartışmaya açık olacak.”

Tamamı : https://anlatilaninotesi.com.tr/20260626/trumpin-hizbullaha-karsi-suriye-sozleri-dayanaksiz-degil-ara-formul-gundeme-gelebilir-1106799825.html

 

  • PANTEON’DAKİ İLK TARİHÇİ: ANNALES OKULUNU KURAN, GESTAPO’NUN VURDUĞU MARC BLOCH

Asıl tartışma Bloch’un Yahudi olmasından değil, nasıl anılması gerektiğinden çıkıyor. Aile, Macron’a yazdığı mektupta onun “yalnızca Cumhuriyet’e inanan ateist bir Yahudi” olduğunu belirtti ve “belirli bir cemaat tarafından sahiplenilmesine” karşı çıktı. Yani aile, Bloch’un her şeyden önce bir Fransız ve Cumhuriyetçi olarak hatırlanmasını istiyor.

Kimi tarihçiler ise tam tersini soruyor: aşırı sağın sahiplenmesine öfkelenenlerin kaçı Bloch’un Yahudiliğini geçiştirmek yerine gerçekten sahiplendi? Tarihçi Annette Becker’in deyişiyle Bloch, “her şeyden önce Fransız olmak isteyen, ama Yahudi kökenini de hiç reddetmeyen” karmaşık bir insandı. Tartışma da burada düğümleniyor: Bloch’u yalnızca Cumhuriyetçi bir kahraman olarak mı, yoksa Vichy’nin ulustan dışlamaya çalıştığı bir Fransız Yahudisi olarak mı anmalı?

Bloch’un naaşı, ailesinin isteğiyle orta Fransa’daki köy mezarlığında bırakıldı. Panteon şimdi aralarında Bloch’un da olduğu 87 ismi onurlandırıyor.

Tamamı :https://serbestiyet.com/haberler/panteondaki-ilk-tarihci-annales-okulunu-kuran-gestaponun-vurdugu-marc-bloch-242702/

 

  • Yuval Noah Harari@harari_yuval

Kaynak dil: İngilizce

Dün, Marc Bloch'un Panthéon'daki yeniden gömülme törenine katılma ayrıcalığına eriştim – Paris'in Fransa'nın en seçkin vatandaşlarına adanmış anıtı. Bloch, yalnızca en büyük Fransız tarihçilerinden biri olarak değil, aynı zamanda ülkesi karanlığa gömüldüğünde direnişi güvenliğe tercih eden bir adam olarak onurlandırıldı.

Bloch iki Dünya Savaşı'nda savaştı ve cesareti için çok sayıda ödül aldı. Nazi yanlısı Vichy rejimi 1940'ta iktidara geldiğinde, Bloch zaten ortaçağ Fransa'sının belki de en önde gelen tarihçisi olarak tanınıyordu. Tarih öğretmeye devam etti ve o dönemde 'Garip Yenilgi' adlı kitabı yazdı – 1940'teki Fransız yenilgisini açıklayan bir kitap – ve 'Tarihçinin Zanaatı'nı, tarih ve tarih yazımı üzerine bir tefekkür. Bloch ayrıca Résistance'a katıldı ve onun liderlerinden biri oldu.

8 Mart 1944'te Bloch, Naziler ve Fransız işbirlikçileri tarafından Résistance'a yönelik bir baskında yakalandı. O sırada işbirlikçi Fransız gazeteleri Bloch'un yakalanışını kutladı. Yahudi kimliğine vurgu yaptılar ve tarihçiyi Fransa'ya ihanet eden biri olarak nitelediler, Résistance'ı Yahudi-Bolşevik bir terör örgütü olarak tanımladılar. Bloch, Lyon'daki Gestapo karargâhında hapsedildi ve işkenceye uğradı; Normandiya'daki Müttefik çıkarmasından on gün sonra, 16 Haziran 1944'te idam edildi.

Ben eğitimim gereği bir ortaçağ tarihçisiyim ve Bloch'tan derinden etkilendim. Bloch hakkında beni en çok etkileyen şey, gerçeğe olan tavizsiz bağlılığıydı. Onun için tarih asla nostalji ya da mit yaratma değildi, dürüstlük disipliniydi – propagandaya, önyargılara ve kolay yalanların rahatlığına karşı bir direniş biçimiydi. Bloch için gerçek, yalnızca entelektüel bir duruş değil, manevi bir uygulamaydı. Gestapo ve Vichy rejimi tarafından elinden alınacak ölümü öngörerek, Yahudi tarihçi ve özgürlük savaşçısı gömülmesi için ayrıntılı talimatlar bıraktı. Şöyle yazdı:

"Vücudumun üstünde, atalarımın – babam dahil – defnedildiği o Yahudi dualarının ritmine uygun olarak okunmasını istemedim. Bütün ömrüm boyunca söz ve düşüncede tam bir samimiyete ulaşmaya çalıştım. Gerçeğe herhangi bir taviz vermenin, ne gerekçe olursa olsun, bir insan ruhunun nihai yozlaşmasının işareti olduğuna inanıyorum. […] Bu yüzden, son vedalaşma anımda, eğer bir insan varsa kendine sadık kalması gereken bu anda, inandığım bir ortodoksiye ait o formüllerin kullanımına izin vermeyi imkânsız buluyorum.

Ama bu kişisel bütünlüğüm beyanının, bir korkak inkârına en ufak bir yaklaşım olarak okunabileceğini düşünmekten nefret ederdim. Bu yüzden, gerekirse burada, ölüm karşısında, şunu onaylamaya hazırım: Yahudi olarak doğdum: Bunu asla inkâr etmedim, ne de bunu yapmaya teşvik oldum. […] Tüm inanç dogmalarına ve ırka dayalı sahte bir yaşam ve ruh birliğine yabancı olarak, ömrüm boyunca kendimi her şeyden önce, ve basitçe, bir Fransız olarak hissettim. Uzun süredir var olan bir aile geleneği beni ülkeme sıkı sıkıya bağladı. Onun manevi mirasında ve tarihinde beslendim. Gerçekten, havasını böylesine bir rahatlık ve özgürlük hissiyle soluyabileceğim başka bir ülke düşünemiyorum. Onu büyük bir sevgiyle sevdim ve tüm gücümle hizmet ettim. Yahudi olmak bu duyguları hiçbir şekilde engellemedi. İki savaşta savaştım, ama Fransa için ölmek kaderim olmadı. Ama en azından, tam bir samimiyetle beyan edebilirim ki, şimdi ölüyorum, yaşadığım gibi, iyi bir Fransız olarak.”

İsteği üzerine, Bloch'un mezarına Latince bir epitaf kazındı: dilexi veritatem (“Gerçeği sevdim”).

Dün Panthéon'da Bloch'un anısının onurlandırılması, geçmişi yüceltmekten ziyade bugüne bir meydan okuma gibi hissettirdi. Karanlık bulutlar bir kez daha toplanırken, bugün kaçımız Bloch'un düzeyinde bir bütünlük ve korkusuzluk sergileyebilir?

https://x.com/harari_yuval/status/2069793622296289327

 

  • İSRAİL İCADI TOPLUMSAL VE TARIMSAL YERLEŞİM MODELİ: KİBUTZ VE MOŞAV – BİR ACEMİ YOLCU

Kibutz ve Moşav, modern İsrail tarihinin yalnızca iki farklı yerleşim modeli değil; aynı zamanda iki farklı toplum anlayışının somutlaşmış hâlidir. Kibutz, bireysel mülkiyet yerine ortak yaşamı ve tam eşitliği hedefleyen radikal bir sosyal deney olarak tarihe geçmiştir. Moşav ise aileyi, bireysel girişimciliği ve özel yaşamı korurken, kooperatif dayanışmasının ekonomik gücünden yararlanmayı başarmıştır.

Her iki model de zaman içinde kapitalist ekonomiye uyum sağlayarak önemli ölçüde değişmiş olsa da, İsrail’in kuruluşunda oynadıkları rol tartışılmazdır. Tarımsal kalkınmanın sağlanması, yeni yerleşim bölgelerinin oluşturulması, ekonomik bağımsızlığın geliştirilmesi ve devletin güvenlik altyapısının güçlendirilmesi açısından Kibutzlar ve Moşavlar, modern İsrail’in şekillenmesinde en önemli kurumsal yapılardan ikisi olarak tarih sahnesindeki yerlerini korumaktadır.

Bugün bu yerleşim modelleri, yalnızca İsrail’in geçmişini anlamak için değil; toplumsal dayanışma, kooperatifçilik ve kırsal kalkınma üzerine çalışan araştırmacılar için de dünyanın en dikkat çekici sosyo-ekonomik deneyleri arasında kabul edilmektedir.

Tamamı : https://www.biracemiyolcu.com/post/i-srail-i-cad%C4%B1-toplumsal-ve-tar%C4%B1msal-yerle%C5%9Fim-modeli-ki-butz-ve-mo%C5%9Fav

 

  • TARIK ÇELENK İLE SAĞDUYU (107): YAHUDİLİK 2000 YILDIR ASİMİLE OLMAYAN BİR KİMLİK DİNİ Mİ?

https://medyascope.tv/2026/06/24/yahudilik-kimlik-dini-mi/

 

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün