Bu hafta insan yaşamını çok derin etkileyen bir konudan bahsetmek istiyorum.
Her pazartesi yeni bir diyet listesine başlayanlar, her ay başında "Bu ay tek bir kuruş gereksiz harcama yapmayacağım" diye kendine kelepçe vuranlar, hayatı bir yasaklar silsilesine çevirenler... Hepimiz buradayız, değil mi? Günümüz insanı, hayatını kontrol altına alabilmek için sürekli kendine suni duvarlar örmek, kapılarına kilit vurmak zorunda hissediyor kendini. Kilo alınca yemeği tamamen kesmek, çok harcayınca cüzdanı saklamak, ekrandan uzak duramayınca telefonu kilitlemek... Modern dünya, insanı sürekli bir tüketim ve uyarıcı bombardımanına tutmaktadır. Bu yoğunluk içinde dengesini kaybeden birey, çözümü genellikle hayatına katı kurallar, diyetler veya dijital detokslar gibi "kısıtlama dönemleri" getirmekte bulur, kurtuluşu burada zanneder. Oysa, gözden kaçırdığımız çok büyük bir hakikat var: Hayat, kısıtlamalarla zorlaştırılacak bir ceza sahası değildir.
Düşünelim; bir şeye sınır koymak, aslında o şeyin esiri olduğumuzu peşinen kabul etmektir. Kendimize koyduğumuz her katı yasak, içimizdeki o bastırılmış arzuyu daha kamçılar. Gizli bir odanın kapısını zincirlemek, sadece oraya duyulan merakı ve açlığı büyütür. O kapıyı kilitlemek anlık bir çözümdür; asıl başarı, o odanın içindekilerle arandaki ilişkiyi yönetebilmeyi öğrenmektir. Kısıtlama, bireyin çevresine ördüğü geçici ve kırılgan bir hapishane duvarıdır. Kişi "bunu yiyemem" veya "bunu satın alamam" dediğinde, kontrolü kendi elinden alıp dışsal bir kurala devreder. Oysa irade terbiyesi, tamamen içsel bir krallık yönetimidir. Mesele, önümüze konan tabağı hiç yememek ya da vitrindeki her şeyden kaçmak değildir. Asıl mesele, önündeki o sonsuz seçenek denizinde, kendine ‘dur’ diyebilecek iç sesi, yani iradeyi terbiye etmektir.
Eğer iradenizi terbiye etmeyi başaramadıysanız, koyduğunuz tüm kısıtlamalar sadece pamuk ipliğine bağlı geçici birer kalkandır. İlk fırtınada, duygusal boşlukta o kalkan kırılır ve insan eski kötü alışkanlıklarının girdabına daha sert bir şekilde geri döner.
İrade terbiyesinden yoksun bir hayat, bitmek bilmeyen bir gardiyan-mahkum ilişkisinden farksızdır. Kendi kendimizin gardiyanı olur, her köşe başında kendimizi cezalandırırız. Bu durum insanı ruhen yorar, yıpratır ve en nihayetinde hayattan keyif alamaz hale getirir. Dışarıdan gelen her uyarıcıya, her reklama, her tabağa, her alışveriş çılgınlığına karşı savunmasız kalırız. Çünkü bizi tutan şey içsel bir olgunluk değil, dışsal bir zorunluluktur. O zorunluluk ortadan kalktığı an, kontrolü tamamen kaybederiz.
Oysa iradeyi eğitmek, hayatı kendimize dar etmek demek değildir; aksine, gerçek özgürlüğe kavuşmaktır. İradesi terbiye olmuş bir insan, ne bir yiyeceğin ne bir harcama çılgınlığının ne de modern dünyanın sunduğu herhangi bir bağımlılığın kölesi olur. Ne zaman duracağını, ne zaman ilerleyeceğini dışarıdan bir yasakla değil, kendi iç disipliniyle bilir. Hayatını kısıtlamalarla kuşa çevirip zorlaştırmaz; tam tersine, iradesinin gücüyle hafifletir ve güzelleştirir.
İradeyi terbiye etmek, bir kası güçlendirmek gibidir. İlk başlarda zor gelse de, zamanla insanı her türlü dış etkenden koruyan muazzam bir zırha dönüşür. Bu zırhı kuşanan insan, önündeki açık büfeden de, parıltılı vitrinlerden de korkmaz. Bilir ki, kontrol dış dünyada değil, kendi zihnindedir. Gerçek asalet ve huzur da tam olarak burada başlar.
Gelin, bugünden itibaren kendimize anlamsız duvarlar örmeyi, kendimizi sürekli bir şeylerden mahrum bırakarak cezalandırmayı bırakalım. Rotamızı dış dünyadaki engellere değil, içimizdeki o pusulaya çevirelim. Unutmayalım ki; hayatı yaşanır kılan şey bizi çevreleyen kelepçeler değil, kendi irademizle bastığımız sağlam ve hür adımlardır.
Yasakların değil, iradenizin efendisi olacağınız güzel günlere... Sevgiyle kalın.