'Bir daha asla'

Laszlo Nemes ´MOULİN´de Nazi dehşetini anlatmayı sürdürüyor.

Viktor APALAÇİ Sanat
24 Haziran 2026 Çarşamba

‘Saul’un Oğlu’nda izleyiciyi bir temerküz kampına götüren Macar yönetmen, bu kez ‘Lyon Kasabı’ Klaus Barbie’nin, Fransız direniş hareketinin sembol ismi Jean Moulin’e uyguladığı işkence seanslarını perdeye taşıyor.

Laszlo Nemes, bir temerküz kampında geçen ‘Saul’un Oğlu’dan 11 yıl sonra ‘Moulin’ ile 20. yüzyılın en büyük insanlık dramı Nazi vahşetini unutturmamaya, filmlerinde işlemeye kararlı olduğunu gösteriyor. Macar yönetmen, Cannes’dan Büyük Ödül sahibi ‘Saul’un Oğlu’nda temerküz kamplarının dehşetini gözlere serdikten sonra, yeni filminde direniş lideri Jean Moulin’in Almanya’ya nakli sırasında neredeyse öldürüldüğü ve sonunda hayatını kaybettiği bir gözaltı cehennemini anlatmaya odaklanıyor. Auschwitz’deki bir Serderkommando’yu konu alan ‘Saul’un Oğlu’ndan sonra Laszlo Nemes, ‘Moulin’de Haziran 1943’te Lyon’da tutuklanan, sorgulanan, Gestapo şefi, ‘Lyon Kasabı’ lakaplı Klaus Barbie tarafından işkence gören direniş liderinin hayatının son on gününü yeniden canlandırıyor. Film, Pere Lachaise Mezarlığı’na defnedildikten sonra, Jean Moulin’in naaşının Panthéon’a girişine, André Malraux’nun ünlü konuşmasına, suçlarından dolayı ömür boyu hapis cezasına çarptırılan Klaus Barbie’nin tarihi davasına yer vermiyor.  

İnsanı insanlığından utandıran film

De Gaulle’a bağlı, direniş örgütünün gizli lideri Jean Moulin Gizli Ordu’ya katılmaya çalışırken tutuklanır. Lyon Gestapo şefi Klaus Barbie tarafından sorguya çekilen Moulin amansız bir çatışmanın içine çekilmiştir. Manipülasyon ve vahşete karşı son mücadelesi başlayacaktır. 79. Cannes Film Festivali programında II. Dünya Savaşı’yla ilgili filmler arasında ‘De Gaulle Savaşı: Demir Çağ’, Vénissieux’den 108 Yahudi çocuğun kurtarılmasını anlatan Daniel Auteuil’ün ‘Üçüncü Gece’si, Thomas Mann’ın Almanya’ya dönüşünü anlatan Pawel Pawlikowski’nin  ‘Anavatan’ı, Volker Schlöndorff’ün ‘Klara’nın Ormanı’, Vichy Hükümetini perdeye taşıyan Emmanuel Marre’ın ‘Kurtuluşumuz’un ardından ‘Moulin’ ile Cannes Film Festivali, II. Dünya Savaşı tarihine, bağlılık, direniş ve dayanıklılık kavramlarına resmi seçkisinde yer verdi. 1899’da doğan Jean Moulin, De Gaulle’e bağlı direnişçileri örgütlediği, yakalandığında Gestapo’nun işkencelerine göğüs gerip arkadaşlarını ele vermediği için, direniş hareketinin sembolü olarak tarihe geçti. Nemes’in filmlerinde döneme ait detaylar o kadar sahici ki, bu hasleti doğal atmosfer yaratmada etkileyici olabiliyor.

‘Moulin’ bir biyografi filmi olmasa da, tarz olarak bir casus gerilim filmine benzeyen ilk bölümünde, onun kırılgan insanlık halini incelikle kazandırmayı başarıyor. Direnişin lideri Moulin, tutuklandıktan sonra maruz kaldığı işkencelere rağmen pes etmedi, dava arkadaşlarını düşmana teslim etmedi. Görev bilinci ve şartların zorlamasıyla kahraman olan, direniş hareketinin sonunda ise şehit düşen bir isim. Jean Moulin sinemada evvelce birçok filmin kahramanı oldu: ‘L’armée Des Ombres’da Paul Meurisse, ‘Jean Moulin’de Charles Berling, ‘Moulin, Une Affaire Française’de Francis Huster, ‘Au Coeur de la Résistance’da Eric Caravaca tarafından canlandırıldı. Laszlo Nemes’in filmi işgal altındaki Paris’in arşiv görüntüleriyle başlıyor. Nazi işgali altındaki Lyon’a direnişçileri örgütlendirmek üzere gönderilen Jean Moulin (Gilles Lelouche), paraşütle indiği Lyon’da direnişçiler tarafından karşılanır. İhtilaf halindeki direniş şefleri, Moulin’in etkileyici konuşmasıyla uzlaşmaya varır.

Paris’e giden, aracı Mathilde (Izabella Caussanel) ile irtibat kuran Moulin, en yakın arkadaşının Gestapo’nun eline geçmesiyle, sıranın kendisine geldiğini anlar. Bir muhbir direnişçilerin bir doktor muayenehanesinde yapacakları gizli toplantıyı Gestapo’ya bildirince Moulin dahil birçok kişi tutuklanır. Gestapo şefi Barbie (Lars Eidinger) Moulin’in sorgulanmasını bizzat üzerine alır. Moulin kimliğini dekoratör Jacques Martel olarak açıklar. Paris’te bir sanat galerisinde tanıştığı, kurgusal bir karakter olan Kontes de Forez (Louise Bourgoin) nüfuzunu kullanarak soruşturmaya dâhil olur; ancak Barbie elindeki tutukluya yardım etmesini engeller. Kontesin Moulin’e kefil çıkması işe yaramaz, Barbie kontese çok kötü davranıp onu aşağılar. Gestapo Şefi’nin kurduğu bütün tuzaklardan sıyrılmasını bilen Moulin, işkenceye maruz kalırken sessizliğini korur ve asıl kimliğini gizlemeyi sürdürür. Moulin’in Lyon’da oturduğu bölge ağır bombardımandan yerle bir olunca Gestapo onun gerçek kimliğine ulaşamamanın kızgınlığını yaşar. Direnişçilerden genç Martin (Felix Lefebre) Moulin gibi ser verir, sır vermez.                                                 

Gestapo, tutuklayıp işkenceden geçirdiği Mathilde’i perişan bir halde getirip, Moulin’e konuşmadığı takdirde öldürmekle tehdit eder. Moulin, hakkında bir delil bulunmadığı için serbest kalır. Çıkarken Moulin bütün arkadaşlarının ağır işkence gördüklerine tanıklık eder. Serbest bırakılması aslında bir tuzaktır. Çıkar çıkmaz tekrar tutuklanır. “İtiraf edersen gerçekten serbest kalacaksın” sözünü veren Barbie’ye boyun eğmeyince tekrar eski hücresine konur. Kurşuna dizilmek üzere bekleyen tutuklular Fransız milli marşı ‘La Marseillaise’i söylerken infaz edilir. Üstleri, Moulin’i kinle işkence eden psikopat Klaus Barbie’yi görevden alır: “Bize ölüsü değil, itiraflarıyla Direniş Örgütü’nün çökertmemize yarayacak dirisi lazım” derler. Filmin kapanış jeneriğinde Jean Moulin’in Almanya’ya götürüldüğü trende öldüğünü okuruz. Ancak, ağır işkence altında kalmasına rağmen arkadaşlarını ele vermeyerek Moulin intikamını almıştır. De Gaulle, Özgür Fransa kuvvetlerinin desteğiyle 1944’te Fransa’nın Alman işgalinden kurtulmasına öncülük etti. İşkence sahneleriyle insanı insanlığından utandıran tavizsiz film, ‘Moulin’in final bölümünde Moulin’i Almanya’ya götüren trenin lokomotif kazanındaki alevlerin ısrarla gösterilmesi, temerküz kamplarında yakılan veya gaz odalarında can veren 6 milyon insanı hatırlatması amacıyladır.        

‘Kötülüğün sıradanlığı

Nemes filmi hakkında şu ifadelerde bulundu: “Filmim medeniyet sorunlarını, iyiyi ve kötüyü, insanlığın en iyi ve en kötü yönlerini ele alıyor. Ancak ‘Moulin’ ile aynı zamanda hayata ve sanata dair gerçek bir vizyona sahip, büyük bir hümanist olan bir insanı da ortaya çıkarmak istedim.” Macar Yahudi’si yönetmen Laszlo Nemes son Cannes Film Festivali sırasında şok edici bir açıklamada bulundu; “Batı dünyasını saran mutlak, hudutsuz bir Yahudi antisemitizm olduğunu” iddia etti. Ayrıca sinemanın siyasallaştırılmasını da kınadı ve ilave etti: “Çünkü artık Yahudi olan her şeye kimse yaklaşmak istemiyor.” Nemes filmi için “Filmi yapmamdaki amaç bir biyografi filmi yapmak değildi. Batı medeniyetinin en iyi örneklerinden biri olmasına rağmen, son günleri büyük ölçüde bilinmeyen bir adamın hayatına izleyiciyi dâhil etmekti. Günümüzde maalesef iyi ve kötü insanlar da medeniyette bir arada var oluyor. Bunun için insanlığa ayna tutmak, barbarlığa karşı olan alışkanlığı gözler önüne sermek önemliydi. 1943’teki Gestapo’nun elindeki bir tutuklunun sınırlılıklarını yansıtmak önemliydi. Sürekli gözetlenen, her sözüne dikkat etmek zorunda olan Moulin’in şahsında paranoyak bir film yapmak istedik. Gestapo Yahudileri sürgüne gönderirken, yerleşmiş olan bu totaliter sistemin uğursuz planını yansıtmak istedik. Klaus Barbie karakterini, insanlaştırmaya çalışmadığımız bir canavar olarak tasvir ederken, Moulin ile kedi-fare oyunu oynadığını, ürkütücü bir dedektifin psikolojik taktiklerine sahip olduğunu gösterdik. Daniel Cordier’nin ‘Alias Caracalla’kitabı bana Jean Moulin’i sanal olarak tanıma fırsatını verdi” açıklamasında bulundu.

‘Moulin’ belgesel sinemanın çok ötelerinde yer alan, benzeri olmayan, tarihsel trajedi olarak nitelendirebileceğimiz türden farklı bir film.

Nemes filminde kötülüğü, vahşeti sembolize eden Klaus Barbie gibi insanların, savaş ortamında her tür vahşete sahip kişileri bulup kullanılabileceğini hatırlatıyor. ‘Kötülüğün sıradanlığı’ denilince akla gelen ilk isim olan, siyaset kuramcısı Hannah Arendt, Adolf Eichmann’ın yargılanmasını izledikten sonra şu kanaate varmıştı: “Büyük kötülükler her zaman şeytani, sadist veya canavarca insanlar tarafından işlenmez. Bazen sıradan insanlar, yaptıklarının ahlaki sonuçlarını düşünmeden, sadece kurallara uydukları, görevlerini yerine getirdikleri için korkunç sonuçlara yol açabilirler”. Konuyla ilgili Lazslo Nemes, “Nazi totaliter sisteminin nihilist dünyasında Barbie, bir anlamda yeryüzünde bir tanrı. Dahası, Nazi ileri gelenleri kendilerini tanrı veya yarı tanrı olarak sunuyorlardı. Ve bu ideolojik konumlandırma mekânsal olarak yansıtılıyor. Herkese tepeden bakmayı alışkanlık haline getiren Barbie’nin Moulin’i domine etme çabası benim yönümü belirledi” dedi.                                      

Barbie’nin acımasız işkenceleri arasında, Moulin’e dayak ve elektrikli şoklar, kontes ile dans etmeye zorlama, işgal altındaki Belarus’ta bebeklerin korkunç bir şekilde katledilmesinin alaycı bir şekilde hatırlatılması gibi saf kötülüğün sergilenmesi de var.        

Filmde Klaus Barbie’yi canlandıran deneyimli Alman aktör Lars Eidinger, Hannah Arendt’in tespitlerine uyum sağlayan performansıyla, sahte nezaketiyle yarattığı vahşetten bile daha korkutucu olan bir Klaus Barbie’ye can veriyor. Filmin iki başrol oyuncusuna da haklarını teslim etmek gerek. Gilles Lelouche filmdeki abartılı rolün içine hem otorite hem de alçakgönüllülükle girerek, bu sembolik figürü somutlaştırmak için her şeyden önce ölçülü oyun gücüne güveniyor. Festivalin açılışını yapan ‘Elektrikli Venüs / La Vénus Electrique’in başrollerinden birinde izlediğimiz Gilles Lelouche, aralarında ‘Ne Dis A Personne’ ve ‘Les Petits Mouchoires’ın bulunduğu 80 filmde oynadı. Senaryo yazılımına katılıp yönettiği ‘Le Grand Bain’ hasılat rekorları kırdı, César dâhil birçok ödülle taçlandırıldı. Yönettiği ikinci film ‘L’amour Ouf’ Cannes Film Festivali’nde gösterildi. Gilles Lelouche rolü hakkında şöyle konuştu: “Bu tarihi kişiliği narin omuzlarımda taşıyarak canlandırmak, bir liseye adını veren tarih kitaplarındaki isimden öteye taşıyarak hayata geçirmek muazzam bir sorumluluktu.”

Lars Eidinger’in teatral performansı ‘Kuzuların Sessizliği’ndeki Hanibal Lecter’in sinsi kötülüğünü akla getiriyor.

Alman aktör, Fransız yönetmenleri, Olivier Assayas ile ‘Sils Maria’ ve ‘Personal Shopper’de, Claire Denis ile ‘High Life’, Alicia Vinacour ile ‘Proxima’da oynadı.

Aynı zamanda TV dizileri yönetmeni de olan ‘Moulin’in kurgucusu Matyas Erderly, filmi dönem fotoğraflarının sepya tonlarındaki renkleriyle çekmeyi tercih etmiş. Rembrant’ı akla getiren siyah ve altın tonlarıyla filme daha da sanatsal bir boyut katmış. Yazımı Laszlo Nemes’le ilgili kısa bir hatırlatma bölümüyle bitireceğim. 1977’de Budapeşte’de doğan Nemes, Bela Tarr’ın yönetmen asistanlığını yaptı. İlk filmi ‘Saul’un Oğlu’ (2015), Macaristan’a Yabancı Dilde En İyi Film Oscar Ödülü’nü ikinci kez kazandıran, aynı dalda Altın Küre Ödülü’nü elde eden, Cannes’dan Büyük Ödül sahibi bir film. İkinci filmi ‘Günbatımı / Napszalta’ (2018) konusu I. Dünya Savaşı’nda geçen, bir genç kadını merkezine alan gizemli bir film. Üçüncü filmi ‘Yetim / Arva / Orphan’, (2025) 1956 Macar ayaklanmasında babasını kaybeden yetim çocuğa odaklanan bir drama. Dördüncü filmi, kapalı mekan draması ‘Moulin’, Fransız direnişinin sembol ismi Jean Moulin’e adanan bir biyografi. 

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün