Suzan Nana Tarablus´un ´Baba Bana Neden Dönme Diyorlar?´ ile başlayan ve son eseri ´Fısıldanan Kimlik: Dönme´ ile devam eden söyleşi serisi, Türkiye´nin en kapalı ve üzerine konuşulması zor sosyolojik/tarihsel konularından birine ışık tutuyor. Dört asırlık bir sırrın, kültürel mirasın ve ´ikircikli´ aidiyet hissinin izini süren yazar, bu kez sadece geçmişi değil bugünün nesillerini de mercek altına alıyor. Tarablus ile kimliğin oluşumunda hafızanın rolünü, kuşaklar boyunca aktarılan sessizlikleri ve geçmişle yüzleşmenin dönüştürücü gücünü konuştuk.
2022’de yayınlanan ‘Baba Bize Neden Dönme Diyorlar’ kitabıyla, yüzyıllardır dış dünyaya kapalı olan Sabetaycı toplulukların kapısını araladınız. Yeni eseriniz ‘Fısıldanan Kimlik: Dönme’ye gelince size duyulan güvenin pekiştiğini görüyoruz. Bu kitap, ilkini hangi özellikleriyle tamamlıyor?
Gazetecilik hayatım boyunca hep insanların anlattıkları kadar anlatamadıklarıyla da ilgilendim. ‘Baba Bize Neden Dönme Diyorlar?’ biraz da bu meraktan doğmuştu. Hakkında çok konuşulan ama kendisi pek konuşmayan bir topluluğun üyelerine mikrofon uzatmıştım. O kitapta insanlar ilk kez çocukluklarını, aile sırlarını, bayram sofralarını, korkularını ve aidiyet duygularını kendi sesleriyle anlatmışlardı. Aradan geçen yıllarda ilginç bir şey oldu: Kitabı okuyan birçok kişi bana ulaştı. Kimi bir mektup gönderdi, kimi bir aile fotoğrafı paylaştı, kimi de "Ben de anlatmak istiyorum" dedi. Sanırım bu kitabın ortaya çıkmasını sağlayan şey tam da bu güven duygusuydu.
‘Fısıldanan Kimlik: Dönme’, ilk kitabın devamı olmaktan çok, onun açtığı yolun biraz daha akademik olarak derinine inen bir çalışma oldu. Bu kez yalnızca geçmişe değil, bugüne de baktım. Selanikli ailelerin üçüncü ve dördüncü kuşakları kimliklerini nasıl algılıyor? Sessizlik nasıl aktarılıyor? Bir sır nesilden nesle nasıl taşınıyor? Ve belki de en önemlisi, o sır bugün hâlâ sır mı?
Belki de bu kitapta daha fazla sorgulama, daha fazla yüzleşme ve daha fazla iç muhasebe var. İlk kitap kapıyı araladıysa, bu kitap içerideki sesleri biraz daha net duyabilme çabasıdır.

‘Fısıldanan Kimlik’ adı, bu sırrın nesiller arası aktarım biçimini çok iyi özetliyor. Bu fısıltıların günümüzde, yani 21. yüzyılda yükseliyor olmasını neye bağlıyorsunuz? Zaman, bu sırrın ağırlığını hafifletiyor mu?
Kitap boyunca görüşme yaptığım insanların ortak bir cümlesi vardı: "Biz bunu çocukken hissederdik ama kimse açıkça söylemezdi." Gerçekten de Selanikli ailelerin hikâyesinde kimlik çoğu zaman yüksek sesle anlatılan bir şey değil; ima edilen, sezdirilen, bazen bir bakışla, bazen bir büyükannenin ağzından kaçırdığı bir cümleyle aktarılan bir şeydi.
‘Fısıldanan Kimlik: Dönme’ adını bu çalışmayı birlikte planlayıp hazırladığımız Uluç Özüyener seçti. Çünkü anlatılan yalnızca bir topluluğun tarihi değil, aynı zamanda sessizliğin tarihi.
Bugün bu fısıltıların daha duyulur hale gelmesinin en önemli nedeni, yeni kuşakların korkudan çok merakla hareket etmesi. Dedeler ve nineler susarak yaşadı. Anne-babalar çoğu zaman temkinliydi. Ama torunlar soruyor. Soy ağacı araştırıyor; aile albümlerine bakıyor; geçmişin izlerini sürüyor.
Zaman bazı yaraları hafifletiyor ama her şeyi çözmüyor. Bence sır ortadan kalkmıyor; sadece anlam değiştiriyor. Bir zamanlar korunmak için saklanan şey, bugün anlaşılmak için anlatılmaya başlanıyor.
Eserin gerçekleşmesinde Uluç Özüyener ile değerli bir iş birliğine imza attınız. Kendisiyle yolunuz nasıl kesişti? Kurucularından olduğu Society for Sabbatean Studies (SfSS) hakkında neler söylersiniz?
Bu kitap aslında farklı kuşaklardan insanların ortak emeğinin ürünü. Uluç Özüyener ile yollarımız da Sabetaycılık konusunu komplo teorilerinin ve siyasi tartışmaların dışına çıkarıp daha sağlıklı bir zeminde konuşma isteği etrafında kesişti.
Uzun yıllardır bu alanda çalışan biri olarak Uluç'un en önemli özelliğinin merakla önyargıyı birbirinden ayırabilmesi olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu konuya yaklaşırken insanlar çoğu zaman ya romantizme ya da komplo teorilerine savruluyor. Oysa araştırmacının görevi anlamaya çalışmaktır.
‘Baba Bize Neden Dönme Diyorlar?’ çalışmam esnasında tanıştığım, sonrasında aralarından biriymişçesine uluslararası zemindeki Zoom toplantılarını takip ettiğim Society for Sabbatean Studies'in önemi de burada yatıyor. İlk kez dünyanın farklı ülkelerinden araştırmacı, tarihçi ve akademisyenler bu konuyu bilimsel yöntemlerle incelemek üzere bir araya geliyor. Böylece yıllarca söylentilerin gölgesinde kalan bir alan, yavaş yavaş akademik ışığa çıkıyor.
Söyleşi yaptığınız kişilerin neredeyse tamamı kamusal alanda Müslüman Türk kimliğiyle yaşarken, ev içinde bambaşka bir dünyaya uyanıyor. Yeni nesillerde bu durum bir ‘zenginlik’ olarak mı yaşanıyor, yoksa arafta kalma durumu var mı?
Açıkçası ikisini de gördüm. Bazı gençler için bu geçmiş büyük bir zenginlik. Osmanlı'dan Selanik'e, Yahudilikten İslam'a, Balkanlardan Cumhuriyet'e uzanan çok katmanlı bir hikâyenin parçası olduklarını düşünüyorlar. Bu onlara dünyaya daha geniş bir pencereden bakma imkânı veriyor. Ama bazıları için durum daha karmaşık. Çünkü modern dünyada insanlar net kimlikler arıyor. Oysa Selanikli geçmişi çoğu zaman gri alanlarda yaşıyor. Ne tamamen görünür ne tamamen görünmez. Bu yüzden zaman zaman "Nereye aitim?" sorusu ortaya çıkıyor. Fakat dikkatimi çeken şey şu oldu: Genç kuşaklar bu sorudan korkmuyor. Onlar cevaplardan çok sorularla yaşamayı öğrenmiş görünüyor.
17. yüzyıldan bu yana Sabetayist ailelerde dış evlilikler yasaktı. Ancak günümüzde bu kurala pek uyulmuyor. Görüştüğünüz yeni kuşak Sabetaycılar arasında köklerine dönüp Yahudiliği resmi olarak seçenler var mı, yoksa tamamen sekülerleşip bu kimliği sadece nostaljik bir aile tarihi olarak mı yaşıyorlar?
Görüştüğüm insanlar arasında farklı örnekler vardı. Kimi köklerini araştırırken Yahudilikle daha yakın bir bağ kurmuştu. Kimi İsrail'e gitmiş, İbranice öğrenmiş, ailesinin geçmişini daha yakından anlamaya çalışmıştı. Ama genel tabloya baktığımda baskın eğilimin sekülerleşme olduğunu söyleyebilirim. Bugün birçok genç için Selanikli olmak bir inanç sisteminden çok bir aile hafızası anlamına geliyor. Büyükannenin anlattığı hikâyeler, eski fotoğraflar, özel yemekler, unutulmaya yüz tutmuş gelenekler... Belki de modern çağın en büyük dönüşümü bu. Kimlik artık daha az dogmatik, daha çok kültürel bir karakter taşıyor.
Türkiye’de Sabetaycılık konusu yıllarca komplo teorisyenleri tarafından antisemit söylemlerin malzemesi yapıldı. Bir araştırmacı yazar olarak, bu konuyu insani, sosyolojik ve tarafsız bir zemine çekerken ne tür zorluklarla veya tepkilerle karşılaştınız?
Bu alanda çalışırken en çok karşılaştığım şey hazır yargılar oldu. İnsanlar çoğu zaman hikâyeyi dinlemeden sonuca ulaşmak istiyor. Oysa gazetecilik bana şunu öğretti: İnsan hayatı sloganlara sığmaz.
İlgilendiğim şey gizli örgütler ya da komplo teorileri değildi. Bir çocuğun aile içinde duyduğu ilk fısıltıydı. Bir annenin sakladığı hatıraydı. Bir dedenin mezara götürdüğü sırdı. Elbette zaman zaman eleştiriler de aldım. Kimi insanlar konunun daha sert ele alınmasını bekliyordu. Kimi insanlar ise hiç konuşulmamasını tercih ediyordu. Ama ben hâlâ aynı noktadayım: Bir topluluğu anlamanın yolu onun hakkında konuşmak değil, onu dinlemektir.
Genel olarak röportaj yaptığınız kişiler, konuyla ilgili nasıl bir ruh hali içindeydi? Kimlikleri saklı olsa da kendilerini kamuoyuna ifade etme deneyimini yaşamak iyileştirici miydi, yoksa onlarda bir kırılma mı yarattı?
Bir gazeteci olarak yıllar boyunca birçok insanla konuştum. Ama bu söyleşilerde karşılaştığım duygu yoğunluğu farklıydı. Çünkü burada insanlar yalnızca kendilerini anlatmıyorlardı; çoğu zaman susmuş anneannelerini, dedelerini ve kaybolmaya yüz tutmuş bir hafızayı da temsil ediyorlardı. Bazıları görüşmelerden sonra bana teşekkür etti. "İlk kez bunları birine anlattım" diyenler oldu. Bence bu süreç birçok kişi için iyileştiriciydi. Çünkü sırların en ağır tarafı yalnızlıktır. Anlatmak ise o yalnızlığı biraz olsun hafifletiyor.
Kitaptaki anlatılar arasında sizi en çok düşündüren bir hikâye ya da an oldu mu?
Tek bir hikâyeden söz etmek zor. Ama beni en çok etkileyen şey, farklı yaşlardan ve farklı hayatlardan insanların aynı duyguda buluşmasıydı: Sessizlik.
Bazı ailelerde kimlik konuşulmuyordu ama hissediliyordu. Herkes biliyor ama kimse söylemiyordu. Bu bana şunu düşündürdü: Bazen insanların miras aldığı şey yalnızca bir kimlik değildir. Bir susma biçimi de miras kalabilir.
Sanırım kitap boyunca peşinden gittiğim en önemli soru buydu.
Sizce Türkiye, bu kimliğin ‘fısıldanmadan’, normal bir kültürel renk olarak yüksek sesle konuşulabileceği bir hoşgörü zeminine ne kadar yakın ya da uzak?
Bu soruya hem umutla hem ihtiyatla cevap veriyorum: Geçmişe baktığımda önemli bir mesafe kat edildiğini görüyorum. Artık insanlar aile geçmişlerini araştırmaktan, farklı aidiyetleri konuşmaktan daha az çekiniyorlar. Ama öte yandan önyargılar kolay kaybolmuyor. Tarihin yükü bazen kuşaklar boyunca taşınabiliyor.
Yine de umudumu koruyorum. Çünkü bu kitapları yazarken gördüm ki, insanlar birbirlerinin hikâyelerini dinledikçe korkular azalıyor. Belki bir gün ‘Dönme’ sözcüğü ne bir suçlama ne de bir gizem çağrıştıracak. Sadece bu ülkenin çok katmanlı kültürel mozaiğinin doğal parçalarından biri olarak anılacak.
O gün geldiğinde fısıltılar da görevini tamamlamış olacak.