Londra merkezli düşünce kuruluşu Institute for Jewish Policy Research (JPR), geçtiğimiz ay dikkat çekici bir çalışma yayımladı: ´The Jewish People in 2126´, yani 2126´da Yahudi Halkı. Yazarı, dünya Yahudi demografisinin en tanınmış ismi sayılan, Kudüs İbrani Üniversitesi´nden emekli profesör Sergio DellaPergola. On yıllardır Yahudi nüfusunu sayan, eğilimlerini okuyan bir isim; bu kez kalemini bir yüzyıl sonrasına çeviriyor.
The Jewish People in 2126 adlı çalışmanın başlığı iddialı, ama metnin kendisi iddiadan özenle kaçınıyor. DellaPergola daha ilk satırda Talmud'a başvuruyor: Rabi Yohanan'a atfedilen bir söze göre, "Bet Amikdaş'ın yıkıldığı günden beri kehanet peygamberlerden alındı, akılsızlara ve çocuklara verildi." Yani geleceği görmeye kalkışmak baştan biraz akılsızlık işidir; yazar da bunun farkında. Amacı kehanette bulunmak değil, Yahudi tarihini yüzyıllardır biçimlendiren temel mekanizmaları anlamak ve bunların önümüzdeki yüzyılda nereye evrilebileceğini düşünmek.

Sergio DellaPergola
Öngörünün ne kadar nankör bir iş olduğunu göstermek için sıraladığı örnekler bile tek başına okumaya değer. 1897'de, ilk Siyonist Kongre Basel'de toplanırken, 1939'u kim öngörebilirdi? 1945'te, Holokost'un korkunç bilançosu ortadayken, üç yıl sonra bağımsız bir İsrail devletinin kurulacağını kim söyleyebilirdi? 1967'de Sovyetler Birliği'nin bir gün dağılacağına kim ihtimal verirdi? Yazarın cevabı mesleğinde saklı: Tek tek olaylar öngörülemez, ama bir nüfusu büyüten ve küçülten süreçler bellidir. Doğumlar ve ölümler, gidenler ve gelenler, katılanlar ve ayrılanlar. Bu süreçler yavaş işler, ama derin iz bırakır.
DellaPergola'nın hatırlattığı rakamlar, Yahudi tarihinin son üç yüzyılını birkaç cümleye sığdırıyor. 1700 civarında dünyada yaklaşık bir milyon Yahudi yaşıyordu. II. Dünya Savaşı arifesinde bu sayı 16,5 milyonla zirvesine ulaştı. 1945'te geriye 11 milyon kalmıştı. Bugünkü tahmin 15,8 milyon; yani Yahudi halkı, seksen yıl sonra bile savaş öncesi nüfusuna dönebilmiş değil.
İşin asıl şaşırtıcı yanı, o büyük yükselişin nereden geldiği. Yaygın kanının aksine Yahudi nüfusunu büyüten şey yüksek doğurganlık değil, düşük ölüm oranıydı. Kişisel hijyene ve yiyecek seçimine özen gösteren bir yaşam düzeni, güçlü aile ve cemaat bağları, muhtaçları yoksulluğa terk etmeyen dayanışma kurumları, sonra da eğitim ve şehirleşmeyle sağlık hizmetlerine erken erişim. Yüzyıllar boyunca Yahudileri ayakta tutan, çok doğurmaktan çok az ölmek olmuş.
Ama bu sağlık avantajının bir de öbür yüzü var. Bulaşıcı hastalıklara karşı görece korunaklı olan aynı topluluk, dar evlilik çevresi ve sık akrabalık evlilikleri yüzünden kalıtsal hastalıklara daha açıktı: Tay-Sachs, Gaucher, Akdeniz anemisi gibi. Modernleşmeyle tablo değişti; İsrail'in ileri teknolojili hastaneleri ülkeyi bugün dünyanın en uzun ömürlü toplumlarından biri haline getirdi. Yazarın buradan çıkardığı soru gelecekle ilgili: çok yaşlı Yahudilerin oranının bugünkünden kat kat fazla olacağı bir toplumda bu kalabalık nüfusun bakımını kim üstlenecek?
Göç de bu hikâyenin öbür yarısı. 1880'den bu yana dokuz milyondan fazla Yahudi, çoğunlukla kıta değiştirerek yaşadığı toprakları terk etti. DellaPergola'nın dikkat çektiği tekrar düşündürücü: Büyük göç dalgaları hep büyük imparatorlukların çöküşüne denk gelmiş. Rus, Habsburg ve Osmanlı sonrası dünya, Britanya İmparatorluğu'nun tasfiyesi, Kuzey Afrika'da dekolonizasyon, Sovyetler'in dağılması. Her seferinde harita yeniden çizilmiş, Yahudiler de o haritanın içinde yer değiştirmiş. Yazara göre bunun dersi ağır: Yahudi toplumunun kaderini belirleyen gelişmelerin çoğu, Yahudilerin iradesi dışında, çevredeki dünyanın sarsıntılarından doğmuş.
Göçün yönüne dair gözlemi de alışılmışın tersi. Aliya'nın (İsrail'e göçün) ideolojik saiklerle açıklanması adettendir; oysa DellaPergola'ya göre rakamlar, İsrail'e göçün en güçlü belirleyicisinin çıkış ülkelerindeki güvenlik ve ekonomi koşulları olduğunu gösteriyor. İnsanlar bir ülküye koştukları kadar bir sıkıntıdan da kaçıyorlar. Yazarın bugün için kullandığı söz de çarpıcı: ona göre pek çok çağdaş Yahudi bir ‘kafes etkisi’ yaşıyor; gitme arzusu güçlü, ama nereye gidileceğine bir türlü karar verilemiyor.
Bugünkü tabloya gelince, makas giderek açılıyor. Diaspora cemaatlerinin çoğunda nüfus yaşlanıyor, ölümler doğumları aşıyor. İsrail ise gelişmiş dünyanın en doğurgan ülkesi olmayı sürdürüyor; laik Tel Aviv'de bile aile başına ortalama iki çocuk doğuyor, herhangi bir Avrupa ülkesinden fazla.
Raporun en çarpıcı tespitlerinden biri şu: 2026 itibarıyla dünya Yahudilerinin yaklaşık yüzde 46'sı İsrail'de yaşıyor ve mevcut hızlar korunursa yüzde 50 eşiği 2035 gibi erken bir tarihte aşılabilir. Yani on yıl içinde, iki bin yıl sonra ilk kez, dünya Yahudilerinin çoğunluğu İsrail'de yaşıyor olabilir. DellaPergola bunun yalnızca sayısal bir dönüm noktası olmadığını savunuyor: kimi geleneksel yorumlara göre, dünya Yahudilerinin çoğunluğu İsrail topraklarında yaşadığında, toprağın yedi yılda bir dinlendirilmesini öngören şemita kurallarının uygulanışı bile değişebiliyor. Yazara göre demografik bir kayma, halahik (dinî hukuka dair) sonuçlar doğurabiliyor.

Bu eşik, raporun ana sorularından birini de keskinleştiriyor: tek bir Yahudi halkı mı var, yoksa birden fazla mı? Yazar, kaba bir basitleştirme olduğunu kendisi de kabul ederek, bugünkü Yahudi dünyasının iki kipte özetlenebileceğini öne sürüyor: ordusu olan Yahudiler ve ordusu olmayan Yahudiler. Hemen ardından da sorunların bundan çok daha karmaşık olduğunu ekliyor. Ona göre egemen bir devlette çoğunluk olmakla başka toplumların içinde küçük bir azınlık olmak, zamanla birbirinden uzaklaşan iki ayrı tecrübe üretiyor. Buradaki uyarısı net: İsrail ile diaspora arasında ortak meseleleri konuşacak, ortak kararlar üretecek işleyen mekanizmalar bugün yok; oysa olmaları çok şeyi değiştirirdi.
İsrail'in kendi içindeki denge de değişiyor. Haredi (katı Ortodoks) nüfusun toplam Yahudi nüfus içindeki payı bugün yüzde 15 civarında; mevcut doğum oranlarıyla bu oran 2050 dolayında yüzde 30'a ulaşabilir. Yazar burada da kestirme yargılardan kaçınıyor; Yahudi dünyasını siyah-beyaz diye ikiye bölen imgenin yanıltıcı olduğunu, gerçekte hiçbir grubun mutlak çoğunluk oluşturmadığı, kademe kademe uzanan bir kimlikler yelpazesinin söz konusu olduğunu vurguluyor.
Amerika'ya dair öngörüsü de aynı çizginin uzantısı. ABD projeksiyonlarına göre 2050 ile 2060 arasında Hispanik olmayan beyazlar ülkede azınlık konumuna geçecek. Avrupa kökenli, modernleşmiş Yahudilerin beyaz Amerikan ana akımı içinde kolayca eridiği eski model böylece tarihe karışabilir. DellaPergola'ya göre bu durumda Amerika Yahudiliği, bugüne dek sürdürdüğü istisnai konumunu yitirip diğer diasporalara, yani daha küçük ve kırılgan cemaatlere benzemeye başlayabilir.
Raporun belki en zengin damarı, kimliğin sınırlarına dair. Asimilasyon cephesinde rakamlar bildik: Amerika'da karma evlilik oranı 1900'deki ihmal edilebilir düzeylerden 2020'de yüzde 60'ın üzerine çıkmış durumda. Ama DellaPergola ilginç bir ihtimalden söz ediyor: Asimilasyon sarkacı en uç noktasına yüzyılın ilk çeyreğinin sonunda ulaşmış ve geri dönmeye başlamış olabilir. Çevreden algılanan düşmanlık, en uzak ve en kayıtsız Yahudilerde bile bir araya gelme ihtiyacı doğuruyor. Aynı düşmanlığın öbür yüzü ise raporda "neo-Marranizm" diye adlandırılıyor: kimi Yahudilerin dışarıda Yahudi görünmekten, konuşmaktan, giderek Yahudi kimliğinden vazgeçmesi.
Yazar antisemitizmi de alışılmadık bir biçimde ele alıyor. DellaPergola'ya göre bu olgunun üç ayrı hedefi var: Yahudileri fiziksel olarak yok etmek, onları toplumsal ve ekonomik hayattan dışlamak, bir de korku ve kaygı aşılayarak gündelik hayatın niteliğini bozmak. İlk ikisinin tarih boyunca açıkça izlendiğini, bugünse hukuken büyük ölçüde meşruiyetini yitirdiğini söylüyor. Ona göre geriye en yaygın ve en sinsi olanı kalıyor: insanı belirsiz bir tedirginlik içinde tutan baskı hali. Az önce değinilen neo-Marranizm de zaten bunun bir sonucu sayılıyor.
Öbür uçta katılmak isteyenler duruyor. Latin Amerika'dan Afrika'ya ve Asya'ya, kadim Yahudi köklere sahip olduğunu söyleyen toplulukların sayısı artıyor; bir kısmı Engizisyon döneminde zorla Hristiyanlaştırılan Yahudilerin torunları olduğunu ileri sürüyor. DellaPergola'nın kabaca tahminine göre bu gerçek ya da tahayyül edilmiş kripto-Yahudi nüfus, dünya genelinde 60 ila 80 milyon kişiyi bulabilir; yani bugünkü Yahudi nüfusun dört beş katı. Hepsini kabul mü etmeli, seçici mi davranmalı? Soru ortada duruyor; üstelik tam tersi yönde bir kapı da kapanıyor. Yakın zamana kadar pek çok Ortodoks otorite, karma evlilikten doğan çocuğun giyurunu (Yahudiliğe geçişini) annesininkini şart koşmadan kabul ederdi; bu uygulama fiilen sona erdi. İsrail'de Geri Dönüş Yasası kapsamında ülkeye gelmiş yaklaşık yarım milyon Yahudi olmayan vatandaş varken, hahambaşılığın giyur yoluyla yılda Yahudiliğe kabul ettiği kişi sayısı iki binin biraz üzerinde.
Raporun sonunda akılda kalan, projeksiyonlardan çok yalın bir cümle oluyor. DellaPergola apaçık olanı söylemekten çekinmiyor: 2126'nın Yahudi halkı, bugünkü Yahudilerin torunlarının torunlarından ve yeni katılanlardan oluşacak. Bunu bir suçlama olarak değil, aktarımın yalın bir gerçeği olarak söylüyor; kimliğin kuşaktan kuşağa geçmesi, ilk bölümde anlattığı temel süreçlerden biri. Bütün o tablolar ve senaryolar bir yana, yüz yıl sonrası aslında her ailenin kendi sofrasında, kendi dilinde, kendi çocuklarına ne aktardığında saklı. Metnin son cümlesi de ne karamsar ne iyimser, sahibine yakışır biçimde temkinli: 2126'da hâlâ bir dünya varsa, bir Yahudi halkı da olacak. Bugünkünden çok farklı bir halk, bugünkünden çok daha tanınmaz bir dünyada.
‘The Jewish People in 2126: Demography, Identity and The Future of a Global Minority’ başlıklı çalışma 22 sayfa ve JPR'ın sitesinden (jpr.org.uk) ücretsiz indirilebiliyor. Akademik bir makaleden çok uzun bir deneme tadında; içindeki kavramlar (şemita, giyur, Haredi gibi) metin içinde açıklanıyor. JPR direktörü Jonathan Boyd'un sunuş yazısı da raporu bir kehanet değil, bir bakış açısı tazeleme çalışması olarak okumak gerektiğini söylüyor: değeri gelecekten haber vermekte değil, bugüne daha geniş bir mercekten bakmayı öğretmekte. Rabi Yohanan'ın sözüne dönecek olursak: kehanet akılsızlara ve çocuklara verilmiş olabilir, ama soru sormak hâlâ hepimize serbest.