´Kelebek etkisi´ kavramını herhalde duymayanımız yoktur. Amerikalı matematikçi ve meteorolog Edward N.Lorenz´in ´kaos teorisi´ni geliştirirken, başlangıç noktasındaki küçücük değişkenlerin bile ne kadar büyük sonuçlara yol açabileceğini açıklarken kullandığı bir terim.
‘Kelebek etkisi’ kavramını herhalde duymayanımız yoktur. Amerikalı matematikçi ve meteorolog Edward N.Lorenz’in ‘kaos teorisi’ni geliştirirken, başlangıç noktasındaki küçücük değişkenlerin bile ne kadar büyük sonuçlara yol açabileceğini açıklarken kullandığı bir terim. Dışardan bakan sıradan bir göze son derece rastgele gerçekleşmiş gibi görünen olaylar, bu yaklaşıma göre, aslında birbirini tetikleyen etkiler sonucunda, kendi içinde bir düzenle oluşur. Başlangıç koşullarındaki, bir kelebeğin kanat çırpışı kadar küçük ve kolaylıkla göz ardı edilebileceğini sandığımız unsurlar, bu zincirleme reaksiyonun bambaşka biçimlerde ilerlemesine sebep olabilir. 2004’te ‘Kelebek Etkisi’ adıyla bir film de çekildi; hatta zannediyorum kavrama günlük hayattaki aşinalığımız da böyle başladı.
Mesela sıradan bir günde üniversitedeki ofisimde oturuyorum. Büyük ihtimalle yavaşlığı yüzünden beni bunaltan ofis bilgisayarında gazete okumaya ya da birikmiş mailleri cevaplamaya çalışıyorum. Sıkıldığıma eminim. Kapı çalıyor. Daha önce görmediğim genç bir kadın içeri girip kendini tanıtıyor. İÜ’nün başka bir programında doktora öğrencisi, yani bizim fakültede veya bölümde değil; benden ders almışlığı da yok. Fakat tez danışmanı olarak beni seçmek istiyor. Tam olarak “hoppalaaa!” denilecek durum. “Normalde”, tez danışmanlarını, sevdiğimiz, anlaşabileceğimizi düşündüğümüz, bize hitap eden konulara ilgi duyan öğretim üyeleri arasından seçeriz; ders almadığımız, hele ki bizim kayıtlı olduğumuz programda ders vermeyen bir öğretim üyesine gitmeyiz. Ama işte, kelebek etkisinin çalışacağı varmış.
Evvelki yıllarda Türk-Yunan ilişkileriyle ilgili epey çalışmış olsam da, ‘nüfus mübadelesi’ konusu ilgimi çekmiş değil. Ancak kendisi de 4. kuşak mübadil olan bu genç kadın, mübadele çalışmak istiyor. Emin değilim, ama “olur” diyorum. Sonra kanıma nasıl giriyor bilmiyorum, kendimi daha önce hiç deneyimim olmayan bir şey üzerine harıl harıl çalışırken buluyorum: TÜBİTAK projesi! Kelebek etkisi çalışmaya başladı bir kere, durur mu, “Yunanistan ayağı da olsun” diyor giderek ısınmaya başladığım bu genç kadın. “Yok” diyorum, “o kadar uzun boylu değil, uluslararası sulara girmeyelim, tecrübemiz yok, altından kalkamayız.” Birkaç gün sonra kendimi çalışma masasında, elimde telefon, “Biz Yunanistan’da proje yapacağız” diye Yunan makamlarından izin almaya uğraşırken buluyorum! Adeta irademi kaybetmişçesine bu işin içine çekilmiş ışık hızıyla çalışırken, günler de ilerliyor ve başvuru gününün bitmesine saatler kala, stresten kan ter içinde “yok, yetişmez, olmaz, sağlık olsun” deyip kalkıyorum masanın başından. “Bu macera buraya kadarmış, zaten baştan belliydi altından kalkamayacağımız.” Ağlamaklı gözlerle hayattaki en büyük tesellim çayımla koltuğa atmışken kendimi, bir haber geliyor: Başvurular üç gün uzatılmış! Ah kelebekler, siz yok musunuz siz! Tekrar başlıyorum çalışmaya, üç güne rahat rahat bitiriyoruz ve başvurumuzu yolluyoruz. O sırada genç kadın rüyalar görüyor, “Hocam diyor ben inanıyorum, alacağız bu fonuç” İçimde hem bir umut var hem de “hı-hı evet evet” diyen bir ses.
Rüyaların çıkacağı varmış! Başvurumuz kabul oluyor, fonu alıyoruz. Sonrasında da kelebeğin kanatlarını çırpışlarıyla dünya kadar şey oluyor. Ama bütün sayfayı kaplamaması için kalbimi en çok titreten küçük bir bölümünü yazacağım size. Doğal olarak proje ekibinin kilit üyesi olan bu genç kadın, bir mübadil derneğinin başkanının yönlendirmesi ile Kavala’ya gidiyor, Nea Karvali’de Kapadokya Araştırma Merkezi Müdürü’yle görüşüyor. Birkaç ay sonra Yunan Konsolosluğu’nda Merkez Müdürü’nün de katılacağı bir mübadele etkinliği olduğunu öğreniyor, ekipçe gitmeye karar veriyoruz. O gece pek çok kişiyle tanışıyoruz, ama kelebek, projenin gidişatı ve kalplerdeki dostluk duygusunun yeşermesi için özellikle iki kişinin omzuna konuyor. Biri, Konya’nın son metropoliti olan amcasının anısını yaşatmak için çaba sarf eden, mütevazı bir hayatı ama kocaman yüreği olan bir Serezli. Hiç beklemediği ve benim de beklemediğim bir anda onu ve amcasının hikâyesini Şalom’un sayfalarına taşıma şansı benim oluyor. Öyle mutlu oluyor ki, yazıyı Serez’in ailelerine ait yerel gazetesinde de basmak istiyorlar, yazı basılıyor ve bilmeyenler de hikâyeyi öğreniyor. Böylece ekibimize Serez’e gidiş yolu açılıyor; Serez’de ağırlanıyor, düşündüğümüzden çok daha fazla sayıda insanla mülakat yapma şansına erişiyoruz.
Konsoloslukta tanıştığımız bir diğer kişi, uzun yıllardır Atina’da yaşayan bir Türk. Karşılık beklemeksizin projemize yardımcı olmak istemesi bir yana, kendi inisiyatifiyle de bizim için bağlantılar kuruyor. Onun sayesinde, Eğriboz Adası’ndaki mübadil dernekleriyle öyle güzel bir buluşma yaşıyoruz, denize karşı öyle keyifli bir öğlen yemeği yiyoruz ki, o günün lezzeti hala damağımda. Ve o günkü buluşmada kilit rolde olan derneğin başkanı, meğerse bir tiyatro oyunu yazmış ve 14 Haziran’da sergilenecekmiş. Oyunda İstanbul’daki çok meşhur bir şapkacının hikâyesi de varmış ve benden bir ricada bulunuyor. Şapkacıyı ziyaret edip dükkânla ilgili küçük bir video çekmemi istiyor. Böylece, bana, Eğriboz’da oynanacak bir tiyatro oyununa katkı verme fırsatını kaçırtmayan küçük tatlı kelebek, beni Beyoğlu’na götürüyor; bir bakıyorum Hazzopulo Pasajı’nda 1960’ların havasını içime çektiğim şapkacı dükkânındayım! Ve diyorum ki, “Şalom’da yazıyorum, sizin hakkınızda da yazabilir miyim?” Fakat pek tabii, türünün kalan son örneği olan bu dükkân ve sahibi hakkında daha önce Şalom’da yazılmış. “Olsun” diyoruz, belki dile getirilmeyen bir konu buluruz, onun üzerine yazarız.”
Alın size kelebek etkisi! Şimdi de oturmuş sizlere bunları yazıyorum! Bakalım daha nerelere kanat çırpacağız kelebeğimle birlikte… Ha bu arada bu akşam Yunanca dil kursumun başlayacağını söylemiş miydim?!!
Not: Yazının gidişatı kişiler değil de olaylar üzerinden aksın diye isimleri vermedim. Cansu Bitim Kacar, Sabit Semiz, Kaplanis İosifidis, Haralambos Periklis Nomidis, Murat Eser, Georgios Aggelou, Madam Katia… Kelebeklerin kanat çırpışlarının peşine birlikte düşmeye devam edebilmek dileğiyle…