Esra Akkaya ile Sefarad edebiyatı üzerine…

Bu haftaki konuğumuz herkesin daha yakından tanıması gereken bir isim: Esra Akkaya. Kendisi Ladino, İngilizce, Fransızca, Türkçe metinlerle çalışan, bu metinler üzerinden Sefarad kültürünü, tarihini ve edebi mirasını inceleyen genç bir akademisyen. Almanya´da Duisburg-Essen Üniversitesi´nde, Alfred Landecker Öğretim Görevlisi (Landecker Lecturer) olarak çalışmalarını sürdüren Akkaya ile Türk-Sefarad Yahudi edebiyatını, arşivlerde iz sürdüğü hikâyeleri ve edebiyatın hafızayı nasıl taşıdığını konuştuk.

Mirey NASİ Söyleşi
3 Haziran 2026 Çarşamba

Almanya'da yaşayan Esra Akkaya, Freie Universität Berlin’deki doktorasını, Ernst Ludwig Ehrlich Studienwerk ve Ursula Lachnit-Fixson Vakfı’nın desteğiyle ve Selma Stern Berlin-Brandenburg Yahudi Çalışmaları Merkezi ile işbirliği içinde tamamladı. Daha önce Kudüs İbrani Üniversitesi’nde Martin Buber Society of Fellows üyesi olarak bulundu.

Edebiyat sizin için kişisel olarak ne ifade ediyor?

Bence edebiyat bize bilmediğimiz hikâyelere ve tarihlere ulaşma imkânı verir. Okuldaki gibi doğrudan öğretici olmak zorunda değildir; daha çok edebi metinler sayesinde başkalarının deneyimlerini tanıyabiliriz. Bu da empati ve anlayış geliştirmemize yardımcı olur. Edebiyatın herkesin ufkunu genişletebileceğine inanıyorum. Çünkü edebiyat her zaman dil ile birlikte hareket eder. Ama bir metni orijinal dilinde ya da çeviri olarak okumamız fark etmez; edebiyat, dillerin ve ülkelerin ötesinde de etkisini gösterebilir.

“Bir metin başka bir metne götürdü”

Sizi Türk-Seferad Yahudi edebiyatı üzerine çalışmaya çeken ne oldu?

Başlangıçta Türkiye’den edebi metinlerde İspanya İç Savaşı’nın nasıl ele alındığını araştırıyordum. İspanya İç Savaşı’nın Türkiye sanat ve edebiyatındaki algısı üzerine çalışıyordum. O dönemde tesadüfen İstanbul’daydım; geçmiş tarihli bir Şalom gazetesinde Beki L. Bahar’ın bir şiirinden bahseden bir yazıya rastladım. Şiirde, İspanya İç Savaşı’na bir gönderme vardı. Sonra bir metin beni başka bir metne götürdü ve bir anda Beki L. Bahar’ın geniş edebi dünyasını keşfettim. Gerçekten çok etkilendim ve önümde bir hazine olduğunu hemen hissettim.

Beki L. Bahar’ın çalışmalarını sizin araştırmalarınızdan dinlesek…

Beki L. Bahar, çok önemli ve üretken bir yazardı. Eserleri arasında denemeler, gezi yazıları, tiyatro oyunları ve şiirler bulunuyor. Bugün neredeyse unutulmuş olan Ezan, Çan, Hazan adlı şiiri, 1992 yılında, Yahudilerin İber Yarımadası’ndan kovuluşunun 500. yılı ve Osmanlı İmparatorluğu’na kabul edilişlerinin anısı için yazılmıştır.

Bu şiir bana göre İstanbul’a yazılmış bir adak gibidir; çok dilli, çok kültürlü, farklı toplulukların bir arada yaşadığı bir şehre… Beki L. Bahar’ın eserlerinde de bu çoğul aidiyet anlayışı çok güçlüdür. Hem Türkiye tarihine hem de Yahudi tarihine aynı anda sahip çıkan bir bakış vardır. Eserleri, bazen denize bırakılmış bir şişe içindeki mesaj gibi geliyor. Milliyetçi ve dışlayıcı aidiyet anlayışlarının yeniden güçlendiği zamanlarda bize aklı, insanlığı ve birlikte yaşama fikrini hatırlatıyor. Beki L. Bahar kendisini aydınlanma ve modernite değerlerine bağlı görmüş, bunları Türkiye tarihinin de önemli bir parçası olarak anlamıştır. Bu yüzden eserlerinin sadece akademik araştırmalarda değil, daha geniş bir okur kitlesi tarafından da bilinmesi gerektiğini düşünüyorum. Araştırmalarımda Beki L. Bahar’ın çok özel bir yeri var.

Araştırma yaptığınız Türk Seferad edebiyatındaki diğer isimler kimler?

Aslında birçok isim var. Ayrıca henüz yayımlanmamış yazar ve metinlerle de çalışıyorum. Beki L. Bahar dışında özellikle Lina Cohen Albukrek’in Ladino şiirleri ve Salomon Bicerano’nun Ladino metinleri beni çok etkiliyor.

Çalışmalarınız için kaynaklarınızı nereden buluyorsunuz?

Birçok şey gerçekten tesadüfen gelişiyor. İstanbul’da kaldığım dönemlerde sahaflarda çok önemli kaynaklar buldum. Bence sahaflar İstanbul’a çok özel yerler; çoğu zaman sahipleri de adeta birer ansiklopedi gibi çok şey biliyor. Bunun dışında arşivlerde de çalışıyorum. En verimli arşiv ziyareti, geçen yıl New York’ta oldu. Midtown’daki Center for Jewish History içinde yer alan American Sephardi Federation çok değerli bir arşive sahip. Daha önce yayımlanmamış kaynaklar buldum; onları transkribe ettim ve şimdi çevirileri üzerinde çalışıyorum.

20. yüzyılda Türkiye’nin Sefarad edebiyat tarihini araştırdığınız yeni kitabınız ve süreçleri ile ilgili bilgilendirir misiniz?

Araştırmalarım sırasında Türkiye Sefarad Edebiyatı’nın çok farklı tür ve dönemleri kapsadığını fark ettim. Makaleler, anılar, tiyatro oyunları ve şiirlerden oluşan bir seçki hazırladım. Bu metinlerin her biri, Türkiye Sefarad deneyiminin farklı bir tarihsel dönemini temsil ediyor. Bu yüzden çok dilli metinlerden yola çıkarak bir Türkiye Sefarad Edebiyat tarihi yazmaya başladım. Arşivlerde bulduğum el yazması kaynakları transkribe ettikten sonra şimdi çeviri sürecindeyim. Ayrıca bazı metinleri kitabın ekinde ya da ayrı bir yayın olarak yayımlamayı planlıyorum. Umarım Türkiye Sefarad Edebiyatı tarihi üzerine hazırladığım bu kitap, önümüzdeki iki yıl içinde İngilizce olarak yayımlanır.

Sizin gözünüzde Türk-Seferad Yahudi tarihi ve edebiyatı neden bu kadar önemli? Bu alanı bugün acil kılan nedir? Bu edebi geleneği göz ardı ettiğimizde hangi hikâyeleri kaçırıyoruz?

Karşılaştırmalı edebiyat alanında çalışan bir araştırmacıyım. Bu da edebiyatı yalnızca ulusal sınırlar içinde okumadığım anlamına geliyor. Kimlik ya da özcülük üzerine kapanmayan, daha çok çoğulluk ve birlikte yaşama üzerine düşünen edebiyatlar beni özellikle ilgilendiriyor.

Sefarad deneyimi (zorunlu) göçlerle şekillenmiştir. Bu yüzden birçok dili, coğrafyayı ve kültürü içinde taşır. Türkiye Sefarad edebiyatında da bunu çok açık şekilde görebiliriz. Bu metinlerde birçok dil, birçok kültür, birçok topluluk ve birçok tarih bir araya gelir. Bu çeşitlilik yapay değildir; doğrudan tarihsel deneyimlerden doğar. Ama ne yazık ki, bu deneyimleri çoğu zaman unutuyor ya da görmezden geliyoruz. Bu edebi geleneği göz ardı ettiğimizde, Türkiye’nin çok dilli ve çok kültürlü tarihinin önemli bir bölümünü de kaçırmış oluyoruz.

Tarabya Kültür Akademisi bursuyla uzun bir süre İstanbul’da kaldınız. Burada bulunmanın çalışmalarınıza katkısı ne oldu?

İstanbul’da bulunmak araştırmalarıma birçok açıdan katkı sağladı, ama en önemlisi şehrin kendisinde olmaktı. Bugün birçok kaynağa dünyanın farklı yerlerinden ulaşabiliyoruz; dijitalleşme ve yapay zekâ araştırmayı bu anlamda kolaylaştırdı, ama tarihi fiziksel olarak takip etmenin yerini hiçbir şey tutamaz. Okuduğum metinlerde geçen sokaklarda yürümek, o edebi deneyimi çok daha iyi anlamamı sağladı. Örneğin, Tarabya’da kaldığım dönemde sonunda adaları ziyaret etme fırsatım oldu. Daha önce metinlerde okuduğum Sefarad deneyiminin izlerini orada yerinde görebildim.

Aynı zamanda Duisburg-Essen Üniversitesinde akademisyensiniz ve Alfred Landecker Öğretim Görevlisi olarak çalışıyorsunuz. Bu kadar karmaşık tarihsel konuları öğretirken nasıl bir yaklaşım benimsiyorsunuz?

Seminerlerimde normalde belki çok fazla bir araya gelmeyen öğrenciler buluşuyor. Öğrenciler farklı bakış açılarıyla, özellikle de Yahudi ve Müslüman tarihiyle ilgili farklı deneyimlerle geliyorlar. Benim için önemli olan, bu farklı bakışların sertleşmeden bir araya gelebileceği bir alan açmak. Sefarad tarihi bu konuda çok yardımcı oluyor. Çünkü basitleştirici anlatıları sorgulamamızı ve tarihe daha farklı, daha ayrıntılı bakmamızı sağlıyor. Bu, bugünkü çatışmaları anlamak için de önemli. Edebiyat burada özel bir rol oynuyor.

Okurlara önereceğiniz, hak ettiği ilgiyi görmemiş bir kitap hangisi olurdu?

Şu sıralar öğrencilerimle Beki L. Bahar’ın Donna Grasya Nasi adlı eserini okuyoruz. 1993’te yayımlanmış bu kitap bence gerçekten bir mücevher. Hak ettiği ilgiyi daha fazla görmesi gereken eserlerden biri olduğunu düşünüyorum.

Geçtiğimiz sene Tarabya Kültür Akademisi’nde bir konuşmasını dinlediğim Esra Akkaya’nın çalışmalarından çok etkilendiğimi söylemek isterim. Sefarad edebiyatının yalnızca bir azınlık hafızası değil, aynı zamanda birlikte yaşama kültürünün önemli bir parçası olduğunu hatırlatan bu araştırmalar, her geçen gün sayı olarak azalan bir toplum için unutulmuş hikâyeleri yeniden görünür kılarken, tarihe yine ve yeniden bir not düşüyor.

 

Not: Alfred Landecker Öğretim Görevlisi (Landecker Lecturer) unvanı, Holokost'un kökenleri, etkileri ve azınlık hakları üzerine yenilikçi araştırmalar destekleyen Alfred Landecker Vakfı tarafından uluslararası akademisyenlere verilen prestijli bir akademik pozisyondur.

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün