“Mesajımı görüldüde bıraktı.”
“Hoca/Müdürüm bana laf soktu.”
“Sevgilim tripli.”
“…bana soğuk yaptı.”
Bunlar gerçek mi yoksa yaşanan durumlara yüklediğimiz anlamlar mı diye sorsam gerçek olduğunu düşünenlerimizin sayısı hiç de az çıkmaz eminim.
Ben ise tam tersini iddia ediyorum:
Bizler her an yüklediğimiz anlamların, yazdığımız hikayelerin içinde yaşıyoruz. Baş rol hep kendim. Dolayısıyla merkezde hep ben varım. Olan her şey - tüm yapılanlar bana ve benim için oluyor gibi bir sanrının içinde kendini ve hikayesini korumaya çalışan varlıklarız en nihayetinde. Hikayelerimizin kumdan bir kale gibi hafif bir dalgayla yıkılmasını da istemeyiz…
Bir çoğumuz gün içinde diğerleriyle temasımızda olanı değil de olanın ‘anlamını’ yaşıyoruz ve bu yönde duygularımız dalgalanıyor, davranışlarımız yönleniyor.
Oysa beni kızdıran ya da üzen mesajıma (henüz) gelmeyen cevap değil arkadaşımın beni önceliklendirmediği çıkarımım – ya da hocanın/müdürümün beni uyarması değil – beni herkesin önünde ‘rezil’ etme niyeti…
***

Gestalt bakış açısına göre insan pasif bir şekilde dünyayı algılayan bir varlık değildir; bir kayıt cihazı gibi olanı, dışarıdan gelen bilgileri kaydetmeyiz. Maruz kaldıklarımızı seçer, organize eder, yorumlar anlamlandırır ve dosyalarız. Diğer bir deyişle deneyimimizi ‘kendimiz yaratırız’.
Yaşanan aynı durumdan çıkartılabilecek farklı anlamlara bakalım:
Mesajımı görüldüde bıraktı.
a) Beni umursamıyor
b) Bana kızgın
c) Artık benimle konuşmak istemiyor
d) Bilerek cevap vermiyor
e) Hiç arkadaşım yok
f) Kimse beni sevmiyor
Bu şıklardan herhangi biri olabilir. Yaşanan olay aynı ama her bir şıkkın sunduğu deneyim çok farklı. Anlam üretme dediğimiz şey de tam bu!
Zihnimiz boşluk sevmez. Sürekli bağlantılar kurar, açıklamalar üretir, nedenler bulur ve böylece tüm yaşanılanları bir hikâyenin içine yerleştirir. Yetmezmiş gibi bu hikâyeyi de gerçekliğin ta kendisi sanar!
Oysa farkındalık burada devreye girmeli. Dur bir dakika demeli insana. Bu gerçek mi?
Şu mesajın görüldüde bırakılması ne demek?
(Görüldüde bırakmak bile yargı dolu – senaryonun parçası)
Olay: Mesaj görüldü.
Anlam: Bana değer vermiyor.
Duygu: Kırgınlık, öfke, kaygı.
Davranış: Küsmek, hesap sormak, geri çekilmek
Gerçek ile temas objektif bir dille olanı kendine anlatmakla başlıyor. Yargılamadan.
Mesajım ona ulaştı. O mesajı okudu. Henüz cevap vermedi.
***

Gestalt terapisinin kurucularından Fritz Perls'in en önemli katkılarından biri de budur aslında: İnsanların sorunlarının büyük bir kısmı yaşadıkları olaylardan değil, olaylara otomatik olarak yükledikleri anlamlardan kaynaklanır.
Üstelik bu anlamlar masalların sonunda düşen elmalar gibi gökten düşmez. Sosyal yazılımla yüklenir insana: çocuklukta, aile içinde, okulda – kısaca toplumun içinde yaşadıklarımızla şekillenir. Yıllar geçse de olaylar değişse de anlam üretme biçimi aynı kalır.
Şimdi ve burada ne oluyor?
Benim için…. Ne demek?
Ben bu duruma ne anlam veriyorum?
Özgürlük tam da bu sorularla başlar: Zihnin senaryolarından özgürleşme
Yaşadıklarımızı ve maruz kaldıklarımız seçemeyebiliriz ama bunları nasıl anlamlandırdığımızı fark etmeyle başlayabiliriz.
Hayatımın Mimarı olmak derken kast ettiğim bu – başımıza geleni kontrol etmek değil; ürettiğimiz anlamı fark etmek ve işe yaramaz anlamları tedavülden kaldırmaya ve yeni anlamlar inşa etmeye çalışmak.
***
Yıllarca Mindfulness eğitmenliği derslerinden birinde duyduğum, beni çok etkileyen bir hikayeyi paylaşmak istiyorum. Anlam üretmeye yatkınlığımızı ve bunun ne kadar da otomatik olduğunu ve fakat çoğu zaman klişe/ durumsaldan öteye gidemediğini ve gerçekten bir hayli uzak olduğunu anlatan.
Hazırsanız yaklaşın yamacıma dinleyin hikayemi:
Bir zamanlar uzak diyarlarda yaşayan yaşlı bir çiftçi varmış Dünyadaki tek varlığı biricik oğlu ve atıymış.
Günlerden bir gün at kaçıp gitmiş. Bunu duyan komşular gelmiş:
"Ne büyük talihsizlik" demiş.
Yaşlı adam cevap vermiş:
“Olabilir de olmayabilir de…”
Birkaç gün sonra at geri dönmüş. Yanında da birkaç yabani at getirmiş.
Komşular bu kez:
“Ne büyük şans” demişler.
Yaşlı adam yine aynı cevabı vermiş:
“Olabilir de olmayabilir de…”
Ertesi gün çiftçinin oğlu yabani atlardan birini eğitmeye çalışırken düşüp bacağını kırmış.
Komşular:
“Ne büyük talihsizlik” demiş.
Yaşlı adam:
“Olabilir de olmayabilir de” demiş.
Bir hafta sonra ülkede savaş çıkmış. Köydeki bütün genç erkekleri askere almışlar. Bacağı kırık olduğu için çiftçinin oğlunu almamışlar.
Komşular tekrar gelmiş:
“Ne büyük şans” demişler.
Yaşlı adam yine aynı cevabı vermiş:
“Olabilir de olmayabilir de…”
***
Bir olayın iyi mi kötü mü olduğuna ne kadar çabuk karar veriyoruz. Henüz hikâyenin devamını bilmezken kaç kez hüküm veriyoruz?
Bu ay size küçük bir görev önermek istiyorum. Canınızı sıkan bir olay yaşadığınızda hemen durun ve bir kâğıda iki sütun çizin.
Birinci sütunun başlığı: “Ne oldu?”
İkinci sütunun başlığı: “Ben buna ne anlam verdim?”
Örneğin:
Ne oldu?
Sevgilim benimle konuşurken iğneleyici kelimeler kullandı.
Ben buna ne anlam verdim?
Beni sevmiyor.
Ya da:
Ne oldu?
Toplantıda fikrim eleştirildi.
Ben buna ne anlam verdim?
Bu iş için yetersizim.
Sonra kendinize şu soruyu sorun:
Bu anlam kesin olarak gerçek mi? Yoksa yalnızca mümkün olan yorumlardan biri mi?
İşte olayla hikâyeyi birbirinden ayırma fırsatı.
Zihnimizin otomatik olarak yazdığı senaryoları fark etmek ve kalemi yeniden elimize alma zamanı.
Kim bilir?
Olabilir de olmayabilir de…
Not: Yazının başlığı olan soruya cevabım tabii ki ben! Sosyal yazılıma rağmen kendimi istediğim yönde her an yeniden yaratabileceğimin bilinciyle BEN!
Sevgiyle kalın…