Camın kalpte bıraktığı izler…

Gamze Araz Eskinazi´nin ´Bir İz´ sergisine adım attığım anda, sıcak tonların ve kalp formlarının yarattığı yoğun ve içten bir dünyanın içinde buldum kendimi. Her bir eserin önünde durup onu gerçekten hissetmek, sanatın aslında yavaşlamayı, durup bakmayı ve hissetmeyi gerektiren bir deneyim olduğunu bana yeniden hatırlattı. Eskinazi´nin sıcak camla kurduğu ilişkiyi yansıtan kişisel sergisini Summart´ta 9 Haziran´a kadar gezebilirsiniz.

Betül ÖZBERK Söyleşi
20 Mayıs 2026 Çarşamba

‘Bir İz’, çok sade ve aynı zamanda çok katmanlı bir isim. Bu serginin çıkış noktası sizin için nasıl bir ‘iz’di?

‘Bir İz’ benim için hem çok kişisel hem de çok evrensel bir kavram. Hayatta dokunduğumuz, etkilendiğimiz, değiştirdiğimiz ve değiştiğimiz her an bir iz bırakıyor. Bu serginin çıkış noktası da tam olarak buydu: görünmeyen ama hissedilen izler… Bazen bir anı, bazen bir acı, bazen de çok saf bir sevgi. Camın içinde dondurduğum şey aslında bu geçip gitmeyen izler. İnsanın varoluşu boyunca ruh ve bedeni ile senkronize olma çabası, canlı cansız diğer varlıklarla kurduğu ilişki üzerinde hayata bıraktığı izler.


Sergi girişinde yer alan metninizde “Cam ateşte doğar. Akışkan, kırılgan, şeffaf. Tıpkı insan gibi” diyorsunuz. Camın bu kırılgan ama aynı zamanda dönüşebilen doğasıyla insanın iç dünyası arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz?

Camın doğasıyla insan arasında çok derin bir benzerlik görüyorum. Cam ateşte şekil buluyor; insan da hayatın zorluklarında, kırılmalarında dönüşüyor. Şeffaflık, kırılganlık ve akışkanlık… Bunlar insanın da özünde var. Ama aynı zamanda cam nasıl yeniden eritilip başka bir forma dönüşebiliyorsa, insan da kendini yaşadığı her deneyimde yeniden kurgulayabilen bir varlık. Bu yüzden cam benim için sadece bir malzeme değil, bir varoluş metaforu.

Sergide neredeyse tüm eserlerin kalp formu etrafında şekillenmesi çok dikkat çekici. Kalbi bu kadar merkezde konumlandırmanızın sebebi nedir? 

Kalp formu, çok temel ve evrensel bir sembol. Ama benim için romantik bir klişeden çok daha fazlası. Kalp; hafızadır, travmadır, çocukluktur, aşktır, kırılmadır. Sergide kalbi merkeze almamın sebebi izlerin en çok orada birikmesi. İnsan aklıyla unutur ama kalbiyle taşır. Bu dünya üzerinde yaşadığımız fiziksel hayatı ve Yaradan’ın izlerini taşıyan ruhani halimizi sembolize eden bir form. O yüzden her kalp formu aslında farklı bir hikâyenin taşıyıcısı. 

Cam, metal ve zaman zaman ahşap malzemelerini birlikte kullanıyorsunuz. Bu üç malzeme bir araya geldiğinde sizce insanın hangi hallerine karşılık geliyor?

Cam, metal ve ahşap… Cam içinde ateşi ve suyu uyum ile barındırır. Böylece dünya üzerindeki beş elementi kullanarak üretmekti amacım. Üçü birlikte insanın üç halini temsil ediyor benim için. Cam; ruh, kırılganlık, güç ve şeffaflık. Metal; zaman, dayanıklılık ama aynı zamanda yıpranma ve sertlik. Ahşap ise doğa, kökler ve geçmiş. Bu beş malzeme bir araya geldiğinde insanın hem narin hem dirençli, hem geçmişe bağlı hem de dönüşebilir yapısını anlatıyor.

‘Çocuk Kalbi’ eserinizde camın şeffaflığı ile metalin zamanla değişen, hatta paslanan yapısını bir arada kullanmanız çok dikkat çekici. Sizce bir duygunun ya da bir ilişkinin ‘paslanması’ da bir tür iz midir?

Evet, kesinlikle bir iz. Hatta belki de en derin izlerden biri. Bir duygunun ya da ilişkinin paslanması, zamanla dönüşmesi… Bu aslında yok olmak değil, başka bir forma evrilmek. Pas, çürüme gibi görünse de aslında zamanın dokunuşu. ‘Çocuk Kalbi’ eserinde o saflıkla, zamanın getirdiği değişimi yan yana koymak istedim. Çünkü hiçbir duygu aynı kalmıyor ama tamamen de kaybolmuyor. İnsan seçimleri ile hayatını şekillendiriyor, özgün renklerine sahip çıkmak tüm karamsarlığa rağmen hayata katabildiklerimizin gücüdür.

Eserlerinize verdiğiniz isimler dikkat çekiyor. ‘İçindeki Işığa Bak’, ‘Karanlıkta Bir İz’, ‘Özümdeki Gökkuşağı’, ‘Çocuk Kalbi’ ve ‘Aşk Acıtır’ gibi… Bu isimler üretim sürecinizin başında mı doğuyor, yoksa eser tamamlandıktan sonra mı şekilleniyor?

İsimler bazen eserden önce geliyor, bazen sonra. Ama her zaman sezgisel bir yerden doğuyorlar. Üretim sürecinde hissettiğim bir cümle, bir fısıltı gibi… Beni gören, duyan, hisseden dost, aile, arkadaş tüm dokunduğum dokunan kalpler ile oluşuyor eser isimleri. Ben isim vermiyorum aslında, eser kendi adını bana söylüyor.

Son olarak, bu sergiyi gezen birinin en çok hangi duyguyla oradan ayrılmasını istersiniz?

Bu sergiden çıkan birinin tek bir duygu taşımasını istemem. Ama eğer bir şey dileyeceksem, o da ‘kendine yaklaşmış’ hissetmesi olurdu. Belki biraz yavaşlamış, biraz içine bakmış, belki bir izini fark etmiş… Eğer izleyici kendi kalbine bir an bile temas edebildiyse, sergi amacına ulaşmıştır.

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün