Dünyayı kurtarmadan önce kendimizi tamir etmek

Tolstoy demiş ki “Herkes dünyanın kötüye gittiğini söyleyebiliyor, ama ben kötüye gidiyorum diye kimse kendine birşey söylemiyor.”

Hayim BEHMOARAS Yaşam
13 Mayıs 2026 Çarşamba

Selam sevgili Şalom dostları, son zamanlarda nereye kulak versek aynı cümleyi duyuyoruz: “Dünya çok kötüye gidiyor.” Haberler, sohbetler, sosyal medya… Herkes bu büyük gidişatın farkında. Ama işin ilginç tarafı şu: Bu cümlenin içinde ben yok. Sanki dünyanın kötüye gidişi bizim dışımızda, bizim etkimizin ötesinde gerçekleşen bir şeymiş gibi konuşuyoruz. Tolstoy demiş ki “Herkes dünyanın kötüye gittiğini söyleyebiliyor, ama ben kötüye gidiyorum diye kimse kendine birşey söylemiyor.” Ne kadar doğru demiş. Televizyon haberleri, sosyal medya akışları ve sokaktaki uğultu bu yargıyı sürekli besliyor. Savaşlar, iklim krizleri, bitmek bilmeyen siyasi gerginlikler ve kaybolan nezaket kuralları... Evet, dışarıdaki manzara pek de iç açıcı değil. Ancak bu genel şikâyet korosuna katılırken hepimizin ıskaladığı, sormaktan çekindiği hayati bir soru var: "Peki, ben bu kötü gidişatın neresindeyim? Kendi payıma düşen hataları görüp, o büyük bozulmaya karşı kendi siperimi kazabiliyor muyum?" 

Aynadaki İlk Çatlak: Tüketim ve Varmış Gibi Yapmak

Dünyanın ekonomik dengesizliğinden, adaletsiz paylaşımdan dert yanıyoruz. Peki, kendi bireysel ekonomimizde durum ne? Modern dünya bizi "ihtiyacımız olmayan parayla, sevmediğimiz insanları etkilemek için, ihtiyacımız olmayan şeyler almaya" zorluyor. Eskiden bir ayakkabı tamir edilir, bir palto yıllarca giyilirdi. Şimdi ise bir eşyanın ömrünü ihtiyacımız değil, "modası geçti" hükmü belirliyor.

Dünyanın kötü gidişatından şikayet ederken, aslında o gidişatı besleyen ‘dengesiz harcama’ sarmalına biz de odun taşımıyor muyuz? Kendi ekonomik önlemlerimizi almadan, bütçe disiplinimizi kurmadan "Piyasa çok kötü" demek sadece bir bahanedir. Bir düşünelim; sadece bir anlık hevesle alınan ama dolap bekleyen o kıyafetler, sırf bir üst modeli çıktı diye borçlanarak değiştirilen telefonlar, bütçemizi aşan gösterişli sofralar... Manevi bir aşınma, her zaman maddi bir savurganlıkla el ele yürür.

Oysa gerçek bir iyileşme, önce elindekinin kıymetini bilmekle, kanaat etmekle ve o meşhur "ayağını yorganına göre uzatmak" düsturuna geri dönmekle başlar. Kendi bütçesinde denge sağlayamayan, harcamalarıyla kendi huzurunu bozan bir birey, dünyanın karmaşasına karşı nasıl dik durabilir? Kendimizi korumanın ilk yolu, bizi esir alan bu tüketim çılgınlığından feragat etmektir.  

Kapısının Önünü Süpürenlerin Sokağı

Eski mahalle kültürümüzü, o samimi İstanbul sokaklarını hatırlayalım. Bir sokağın temiz olmasının sırrı, belediyenin hummalı çalışması değil, her ev sahibinin sabah erkenden kendi kapısının önünü süpürmesiydi. Bugün toplumsal bir erozyondan bahsediyorsak, bu her birimizin kendi küçük alanındaki ‘tamiratı’ bırakmasından kaynaklanıyor.

Kendimize şu dürüst soruları sormalıyız:

  • Başkalarının nezaketsizliğinden yakınırken, ben sabah bakkala girdiğimde içten bir "Günaydın" diyor muyum?
  • Trafikte birinin yolumu kesmesine öfkelenirken, ben bir başka sürücüye o küçücük önceliği tanıyor muyum?
  • Dünyadaki sevgisizlikten dert yanarken, en yakın komşumun bir ihtiyacı olup olmadığını en son ne zaman sordum?

Dünyayı düzeltmeye gücümüz yetmeyebilir ama kendi tepkilerimizi, kendi sözlerimizi ve kendi duruşumuzu düzeltmeye her zaman gücümüz yeter. Kötü gidişatın panzehiri, bireysel dürüstlük ve nezakettir.  

Kötülükten Korunma Rehberi

Bu karmaşanın içinde ruhsal, ahlaki ve maddi bütünlüğümüzü korumak bir tür ‘hayatta kalma sanatı’ haline geldi. Peki, kendimizi bu akıntıdan nasıl korumalıyız?

  1. Ekonomik Farkındalık: İhtiyaç ile arzuyu birbirinden ayırmalıyız. Dengesiz harcamalar sadece cüzdanımızı değil, uykularımızı da kemirir. Sadeleşmek, aslında dünyanın yükünden kurtulmaktır.
  2. Sosyal Gürültüyü Azaltmak: Her gün maruz kaldığımız o negatif bilgi bombardımanı, bizi umutsuzluğa sürükleyen en büyük etken. Bilgi sahibi olmakla, felaket senaryoları arasında kaybolmak arasındaki çizgiyi iyi çekmeliyiz. Ruhumuzu dinlendirecek hobilerimize ve sevdiklerimize vakit ayırmalıyız.
  3. Özeleştiri Cesareti: Dünyanın kötülüğünü konuşmak kolaydır; zor olan kendi hatalarımızla yüzleşmektir. "Ben nerede yanlış yapıyorum?" diyebilmek, aslında dünyanın iyileşmesi için atılan ilk ve en büyük adımdır. Elbette kimse mükemmel değil. Hata yapmak insanın doğasında var. Ama hatayı fark etmek ve düzeltmek, insanı farklı kılan en önemli özelliklerden biri. İşte bu noktada sorumluluk devreye giriyor. Dünyayı değiştirmek belki tek başımıza mümkün değil, ama kendi dünyamızı değiştirmek kesinlikle mümkün. Bir düşünün… Daha sabırlı bir insan olmak, daha adil davranmak, daha dikkatli dinlemek, daha az yargılamak… Bunlar küçük adımlar gibi görünebilir ama aslında zincirleme bir etki yaratır. Çünkü iyilik de en az kötülük kadar bulaşıcıdır. 

Sonuç Yerine

Dünya belki de hep biraz ‘kötüydü’. Önceki nesiller de 1950'lerin, 60'ların o büyük dönüşümlerinde benzer kaygıları taşıdı. Ancak o dönemleri güzel kılan, insanların birbirine olan o sarsılmaz güveni, israftan kaçınan vakar duruşu ve ‘biz’ olma bilinciydi. Birinin borcu olduğunda mahallece omuz verilirdi; bugün ise borçlarımızı göstermediğimiz bir hayatın gösterişiyle yaşıyoruz. Bugün dünya gerçekten kötüye gidiyor olabilir. Ama belki de bu gidişatı değiştirecek en güçlü adım, başkalarını değil kendimizi sorgulamaktan geçiyor. Gelin, bugün bir değişiklik yapalım. Dünyanın kusurlarını bir kenara bırakıp, önce kendi içimizi ve kendi bütçemizi düzeltmeye başlayalım. Göreceksiniz, biz değiştikçe dünya da bizimle birlikte kabuk değiştirecek

Belki de asıl soru şu olmalı: Dünya kötüye gidiyor, peki ben nereye gidiyorum? Doğru yolu bulmak dileğiyle, sevgiler…

 

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün