Sadakatin kime?

Gençlerin onları tanımam için açtıkları alanlar aslında kendilerini de tanımalarına hizmet ediyor. Öncesinde hiç üstünde düşünmedikleri birçok konu bir anda merkeze geliyor ve işte orada müthiş açılımlar oluyor.

Aylin GERON Yaşam
13 Mayıs 2026 Çarşamba

“Değerlerini biliyor musun?”

Bu çalıştığım gençleri tanımak için ilk buluşmalarımızda sorduğum sorulardan biridir.

Geçtiğimiz ay bu çalışmayı yaptığım iki öğrencimin çarpıcı benzer çıkarımları beni bu konuda derin düşünmeye itti. Şimdi sizi oraya davet ediyorum. Biraz birlikte düşünelim:

Evet konumuz değerler.

Değerler insanın içine doğduğu aile ile öğrenmeye başladığı, sosyal yazılım ile çeşitlendirdiği ve kendi özüyle ve deneyimleriyle pekiştirerek edindiği niteliklerdir. Bu kavramlar kararlarımızı, seçimlerimizi, davranışlarımızı şekillendirir.

Her birimiz kendini gerçekleştirmeyi arzuluyoruz dolayısıyla kendi ideallerimiz doğrultusunda hür iradeyle belirlemiş olmalıyız ideallerimizi.

Gel gör ki çocukluk, ergenlik ve yetişkinlik arasında o geçişte idealler ve değerler hala ebeveynin olabiliyor. Ebeveyninden farklılaşmış değerlerini fark edenlerse bunu ifade edecek sese henüz kavuşamamış olabiliyor. Bu geçiş dönemi güçlü, farkındalıklı, motive bireyler olabilmeleri için önemli yoksa uzun süre kendilerine yabancı kalabiliyor gençler.

“Sadakatin kime?”

Cevabı annem/babam/hocam/sevgilim değil; kendim – değerlerim – ideallerim, hayallerim, vb olsun isterim.

(Zorlandığınızda, çeliştiğinizde soruverin bu soruyu kendinize… cevabı yol göstericiniz olsun!)

Ne demiştik?

Hayatımızda olması gerekendir değerlerimiz. Bir şeyin önemini belirlemeye yarayan soyut ölçü diyor TDK. Motivasyon kaynağıdır.  Şimdi gelelim öğrencilere:

İlki üniversite öğrencisi. Geçtiğimiz yıl YKS ile istediği okulu ve bölümü kazanmış. Bu yıl İngilizce hazırlık programında. Ortalama bir performans sergiliyor. Hatta o kadar ki yaz okulu ile ancak hazırlık programını tamamlayabilecek; olmazsa uzayacak.

Değerlerin ne, diye sordum. İşte listesi: Empati, merak, keyif, çeşitlik, örnek olma…

Peki ideal versiyonunun ihtiyacı olan değerler neler dedim: sabır, odak, hafiflik, özgünlük ve özgüven, dedi.

“İdeal versiyonuna geçmene hizmet ediyor mu şu an hayatını şekillendiren değerler?” diye sorduğumda cevap geldi: “Aslında keyif ve empati beni idealimden uzaklaştırıyor; ben başarılı olmak istiyorum” dedi… Ooops…

Asıl farkındalık bu cümleden sonra geldi:

“Ben kendi başarılarımı küçümsüyorum!”

Derin bir iç çekiş. Hafif bir sızı kalbinde. Nefesinde bir sıkışma. Ardından gelen itiraflar.

“Hedeflediğim okulu ve bölümü kazandım ama ne var bunda dedim. Bu da başarı mı? Sanki ilk 20’ye mi girdin? İlk 200 bin! Böyle başarı mı olur dedim. Zaten annem dışında beni kutlayan olmadı. Gayet sıradan bir gündü sonuçları öğrendiğim gün. Evet şimdi anlıyorum ben kendi başarılarımı küçümsüyorum. Hep benden daha iyi olanları görüyor gözüm.”

Burada iki konu var:

-        Başarının kendisi için ne kadar önemli olduğunu kendine bile itiraf edememe,

-        Başarıların farkında olmama.

 

Bu değeri sahiplenmek, başarıyı önemsediğini kabul etmek başarısızlık ihtimalini de kabul etmeyi gerektirir. Ve maalesef bazı ortamlarda başarı sevgi, başarısızlık ise sevilememe, yetersizlik, hayal kırıklığı yaratmak gibi daha başka derin açılımlar taşır. 

Halbuki yok saydığımız ihtiyaç kaybolmaz, aksine gerilim yaratır. Öğrencimin de içinde bulunduğu durum tam da bu gerilim hattı. Kaygı bozukluğu ve kendini sabote etme olarak görünür kılıyor kendi inkar edilen bu değer. Bu farkındalıkla ilk gecikmeli kutlamasını yaptı. Eminim daha çok kutlamalar var sırada!

Unutmayın her başarı kutlamaya değer. Ve hakkını vermediğiniz her başarınız için kendi sırtınızı sıvazlayıp kutlamanızı yapabilirsiniz.

***

Diğer öğrencim henüz lise öğrencisi. Aslında çok ‘başarılı’ bir öğrenci. Notları yüksek. Hayatı yaşama şekli olarak kendini ve potansiyelini bastırmayı seçmiş. Yaratıcılığını bastırıyor en çok. Onun için çok doğal ve içinden gelen güç bu. Gel gör ki ‘doğru’ olanı yapmak adına özgünlüğünden ödün veriyor. Tutuluyor ve seçim yapamıyor. Mükemmel olma ve başarı arzusu hepsini bastırıyor. Gizli gücü olan yaratıcılık fırsat bulamıyor. Onun çıkarımı ise “ben başarıya tutkunum” oldu.

Bu farkındalık beraberinde önemli bir soruyu getirdi:

“Ben başarıyı mı seviyorum, yoksa başarısız olmaktan mı korkuyorum?”

Çünkü bazen dışarıdan disiplin, motivasyon ve yüksek performans gibi görünen şeyin altında yoğun bir kaygı yatabiliyor. Genç sürekli daha iyisini yapmak zorunda hissediyor. Hata yapmaya alan tanımıyor kendine. Yanlış seçim yapmaktan o kadar korkuyor ki bazen hiç seçim yapamıyor. Çünkü mükemmel olmayan her ihtimal tehdit gibi geliyor.

Mükemmeliyetçilik çoğu zaman sanıldığı gibi ‘yüksek standartlara sahip olmak’ değildir. Daha derinde, insanın kendi değerini koşullu yaşamasıdır.

“Başarırsam değerliyim.”

“En iyisini yaparsam yeterliyim.”

“Hata yaparsam eksik olurum.”

İnsanın değeri performansından daha büyük değil midir? Hata yapmadan, yanlış seçimler yapamadan ne öğrenebiliriz ki?

Ve ironik olan şu ki; mükemmeliyetçilik çoğu zaman insanın potansiyelini büyütmez, aksine onu kilitler. Çünkü yaratıcı olmak için biraz dağılabilmek gerekir. Yeni bir şey deneyebilmek için bazen yanlış yapmayı göze almak gerekir. Oyun oynayabilmek gerekir. Merak edebilmek gerekir. Fakat sürekli ‘doğru’ olanı yapmaya çalışan bir zihin zamanla kendini daraltır.

İkinci öğrencimin yaratıcılığı tam da bu yüzden sıkışıyordu. İçinden gelen doğal akış yerine sürekli olması gereken versiyonunu yaşamaya çalışıyordu. O kadar ki kendi sesi ile beklentilerin sesi birbirine karışmıştı.

Kendin olmak ile ‘olman gereken kişi’ olmak arasında sıkışma hali:

Bir tarafları özgürleşmek, denemek, hata yapmak, keşfetmek istiyor. Diğer tarafları ise sürekli performans göstermeye çalışıyor.

Bu yüzden ailelerin ve eğitimcilerin yalnızca başarıyı değil, insan olmayı da öğretmesi gerekiyor.

Dinlenmeyi, yanılmayı, kararsız kalmayı, yeniden başlamayı, yolda olmayı.

Başarı uğruna kendilerinden uzaklaşmadan, her seferinde kendilerinin başka bir yüzünü tanıma fırsatı olarak eyleme geçmelerini desteklemek.

***

Bu iki öğrencimde de kendi içseslerini bastıran şefkatsiz, sadece ‘başarıya kilitlenmiş bir varoluş hali’ gözlemledim. Ve şunu düşündüm. Başarı tanımı başkalarından ödünç alındığında kişiyi kilitliyor ve kendi iç seslerini duyamıyor oluyorlar. Bu da hayatı başkalarının değerleriyle yaşamaya evriliyor.  Ve işte kendinden memnuniyetsizlik!

Oysa gerçek motivasyon dışarıdan dayatılan hedeflerden değil, insanın kendi özüyle temasından doğuyor.

Bu yüzden belki bugün kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor: Ben gerçekten neye değer veriyorum?

Ve daha da önemlisi:

Hayatımı gerçekten kendi değerlerime göre mi yaşıyorum, yoksa bana öğretilenlere göre mi? Unutmayın ki insanın hayatını değiştiren şey büyük cevaplar değil, dürüst sorular oluyor. Bugünün size bıraktığım sorusu da “sadakatin kime?” olsun…

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün