“Biraz önce / Bu sabah / Bir umumi tuvalette / Çin-Mavisi-Meydanı´nda. Dostum / Arkadaşım / Buraya kendimden değil Jaz´dan konuşmaya geldim. Hayır. Bunu Jaz istemedi / Ama biz çok sık görüşürüz / Genelde bende / Pek sayılmaz /Vekaleten. Kendinden konuşmak hiçbir zaman çok kolay bir şey olmuyor/ Utanç suçluluk herhalde /Çin-Mavisi-Meydanı´nda bir umumi tuvalette.”
Ezgi Coşkun ve Ulaş Akşit’in 2022’de kurduğu Hokuscorpus’un ilk yapımı, müzikle görselliği ritüel benzeri bir estetikle birleştiren Koffi Kwahulé’nin Ezgi Coşkun’un çevirip yönettiği keskin ve deneysel metni ‘Close Up’ çok beğenilmiş, oyuncusu Ulaş Akşit, 2023 Tiyatro Eleştirmenleri Birliği ‘Yılın Oyuncuları’ ödülünü almıştı.
Hokuscorpus ikinci yapımı olarak yine Ezgi Coşkun’un çevirip yönettiği Kwahulé oyunu ‘Jaz’ ile karşımızda. Oyunun sahne ve ışık tasarımını Utku Kara, kostüm ve maske tasarımını Umut Yılmaz, koreografiyi Yeşim Coşkun yapmış. Yönetmen yardımcıları Ulaş Akşit ve Onur Camcı; oyuncu ve müzik Firdes Üçlertoprağı.
Fildişi Sahili’nde doğan, Fransızca yazan en önemli çağdaş sanatçılardan oyuncu, yönetmen, oyun ve roman yazarı Koffi Kwahulé, birçok mülteci Fransız yazar gibi, sömürge ülkelerine zorla benimsetilen Fransızcanın kurallarını yıkmayı ve yazım formlarını bozmayı bir özgürlük savaşı olarak görmüş.
Dile boyun eğmemek için, onu farklı tınlatan başka bir iletişim kurma çabasını müzikal anlatımda bulmuş: “Başlangıçta, yazarken derdim hep hikâyenin anlaşılması olmuştu. Caz ile tanıştığımda, müzisyenlerin hikâyeyi farklı bir yolla anlattığını fark ettim(...) caz müziğinde var olan ‘temayı tamamen dağıtma’ durumunu keşfettim. Bir şarkıyı birkaç müzisyen bambaşka versiyonlarda çalabiliyordu (...) Bu ‘dağıtılmış tema’ sırrını nasıl yazıya geçirebileceğimi düşündüm.”
Yazı dilini caz estetiği üzerine kuran Kwahulé’nin metinleri oyun olarak yazılsa da, aslında bir müzik partisyonudur; bir hikayeden çok bir titreşim, bir ritim sunar. Dramaturgisi sessizliklerden, patlamalardan, tekrarlardan, doğaçlamalardan oluşan Kwahulé seyirciye bir anlatı sunmaz, onu bir ses alanına sokar. Bosna’da, Sırpların Boşnak kadınlara tecavüzü silah olarak kullandıkları soykırımdan esinlenerek 1998’de yazdığı, travmanın, sessizliğin, direncin, utancın, parçalanmanın ritmini sahneye taşıyan Jaz, anlatının dramatik gerçekçilikle değil, müzikle kurulduğu, konser-tiyatro formatında bir oyun. Karakterleri ses kavramıyla yansıttığı ilk oyunu olan Jaz’da, adının bir harfini kaybeden anlatıcı, köleleştirildiğinde kimliğini kaybetmiş Afrikalı esirlerin de simgesidir.
Jaz sessizlikle geçiştirilen ‘sıradan’ bir toplumsal yaraya, tecavüze uğramış Jaz adlı bir kadının yaşamış olduğu travmayla başa çıkma çabasına, standart çizgisel bir anlatım yerine karakterin parçalanmış bilincine caz müziğindeki gibi ritim, titreşim, tekrar ve doğaçlamalarla ses veren bir müzikal monolog.
Kwahulé’nin pek çok oyununu ustalıkla Türkçede yeniden söylemiş Ezgi Coşkun bu çevirisinde de metinin benzersiz şiirselliğini ve her an öne çıkan müziğini büyük başarıyla aktarıyor. Yönetmen olarak anlatıya Önder Kılavuz’un dört dörtlük animasyonu ile çok etkileyici bir çarpıcılık ve müthiş inandırıcı bir görsellik ve katıyor. Usta işi animasyonunda oyuncunun tıpatıp benzeri olan karakter anlattığı tecavüzü tüm ayrıntılarıyla yaşıyor ve vahşetin yıkıcılığı katlanarak seyirciye ulaşıyor. Bir anlatıdan öte bir hesaplaşma olan Jaz’da, failin diliyle kurbanın dili iç içe geçiyor, metin bir spiral gibi her tekrarda biraz daha derine iniyor ve bedeni, sesi ve ritmi ile kendisini bir enstrümana dönüştüren Firdes Üçlertoprağı, sahnede bir karakter değil, bir frekans yaratıyor, travmanın titreşimini sahneye taşıyor.
Jaz farklı, ayrıksı, çok iyi yazılmış, başarıyla Türkçeye aktarılmış sahnelenmesi, görselliği ve oyunculuğuyla çok etkileyici bir çalışma.
Mutlaka izleyin derim. Sezonun son oyunu 11 Mayıs Eksi On altı Mekân’da. Kaçırdıysanız gelecek sezona!
‘Karşılaşmalar’ üçlemesinin son bölümü:
Bu Bir Prova Değil “Le Réel”

“Gerçekliğe tanık olmak ne demek? Hiç sordunuz mu kendinize bu yaptığımız etik mi diye? Birinin, gerçek birinin travmalarını, trajedilerini oynamak doğru mu hatta mümkün mü diye?”
Yusuf Onur Aydın, Haliç Üniversitesi Tiyatro Bölümü Yüksek Lisans tezinde, sanal gerçeklik kullanan hibrit bir deneysel / dijital proje yapmış. Sahne sanatlarındaki dijitalleşme ve deneysel işler üzerine yoğun araştırmalarla geçirdiği pandemi döneminde, konvansiyonel teatral yapıyı günümüzün imkânlarıyla bir araya getirmek ve daha fazla genç kitlelere ulaşmak amacıyla, Tiyatro Watt’ı kurmuş.
Tiyatro Watt’in ilk etkinlik serisi, ‘Karşılaşmışlar’ başlığı altında Yusuf O. Aydın’ın yazdığı ve yönettiği bir oyun üçlemesi.
İlk bölüm ‘Sıradan Karşılaşmalar’ (2022) sıradan bir günde olağan bir şekilde karşılaşan herhangi iki kişinin öyküsü. Hayatlarının kesişmesiyle başlayan hikâyede yaşam ve sahne, gerçek ve kurmaca iç içe geçiyor.
Üçlemesinin ikinci oyunu ‘Gölge Otobanı’ (2023), farklı üç kişinin yolculuğunu gerçek ve kurmaca ikilemine taşıyarak, geçmişin, geleceğin ve şimdinin ekseninde akan bu yolda göçü, aidiyeti ve umudu yine sinemanın dilini kullanarak anlatır.
Bu sezon sahnelenen üçlemenin son halkası Bu Bir Prova Değil “Le Réel” (2026), yanmış bir tekstil atölyesinden yükselen seslerin izini süren bir tiyatro ekibinin hikâyesi.
Yazan-yöneten Yusuf Onur Aydın; dramaturgi Yağmur Şakoğlu’ya, sahne ve afiş tasarımı Defne Özdoğan’a, ışık tasarımı Ayşe Sedef Ayter’e kostüm tasarımı Şizen Sabahyıldızı’na ait. Müzik koordinatörü Murat Gürgen. Oyuncular: Selen Uçer, Münir Can Cindoruk, Elif Nur Kerkük, Selin Hasar, Yaren Özkoca. Dış Sesler: Tülin Özen, Asena Girişken, Vafa Faraji, Ezgi Bağ.
Oyun karşılıklı iki amfiden oluşmuş meydan sahnesinde, merkezinde boyuna kesim / dikiş masası olan bir tekstil atölyesinin dekorunda geçiyor. Le Réel atölyede yaşananları bir belgesel oyun olarak sahneleyecek tiyatro topluluğunun provaları sırasında başlıyor, gelişiyor ve sonlanıyor.
Karakterlerin masadaki yerleri belirlenmiş olduğundan amfilerde bazı oyuncular cepheden bazılarıysa arkadan izlenebiliyor. Tiyatro Watt’ın imzası hâline gelen sinemasal boyut bu sorunu zarafetle çözüyor ve karşılıklı ekranlara yansıyan canlı video çekimleri görüntüyü tamamlıyor.
Atölyenin patronuyla bir politikacıyı ve çalışma, belki de ikamet izni olmayan dört göçmen kadın Leyla, Amina, Zehra, Fatma’yı oynayacak olan (sırasıyla) Yönetmen, L, A, Z ve F kayıtlarının bile olmadığı bir işte yerin birkaç kat altında çalışmak zorunda kalan insanları canlandırmaya çalışırken, karakterlerin kişiliklerini ve motivasyonlarını da tartışıyorlar. Yaşanmış bir ‘göç’ ve ‘işçi’ hikâyesi bile olsa, her belgesel anlatı bir taraf tutarak kurmacaya temas ettiğinden, üstelik olayı yaşamış gerçek kişilere ulaşmak mümkün olamadığından ister istemez farklı ve kimi zaman çelişkili yorumlar ortaya çıkıyor.
Giderek yanmış tekstil atölyesinin geçmişte kalan sesi bir tiyatro ekibinin kulağına kadar geliyor. Sesler seslere, gerçekler kurmacaya, kadınlar kadınlara karışıyor. Birbirlerini ve hiç görülmemiş olanları görüp, tanık oluyorlar. Her şey bu denli birbirine dokunurken artık biliyorlar ki Bu Bir Prova Değil, bu bir gerçek. Peki gerçek, gerçekten temsil edilebilir mi?
Geliştirdiği psikanaliz kuramlarının yanı sıra 20. yüzyılın en önemli düşünürlerinden Jacques Lacan’a göre ‘le reel / gerçek’ temsil edilemeyen, gözle görülemeyen, dile getirilemeyen, sembolik düzene tam olarak girmeyen alandır ve bu bağlamda oyun gerçeğin buğulu ve bulanık bir yansıması olarak kalıyor.
Bu Bir Prova Değil “Le Réel” başarılı üçlemeyi etkileyici biçimde tamamlayan bir oyun. Bu sezonu 1 Haziran Moda Sahnesi’nde sona eriyor. Kaçırırsanız gelecek sezona!