45. İstanbul Film Festivali´nin en başarılı Fransız filmi…
Film, gerçek hayattan alınan bir dolandırıcılık öyküsünü keskin bir komediye dönüştürüyor. Dünyanın en zengin kadını hayatına tesadüfen giren bir fotografçıya yüzlerce milyon Euro verir.
Kızının adalete başvurmasıyla olaylar bambaşka bir kulvara taşınır. Fransız burjuvazisi hakkında başarılı bir sınıf eleştirisi olan film kara mizah unsurlarını iyi kullanıyor. Film sırf Isabelle Huppert-Laurent Lafitte’in performanslarıyla görülmeyi hak ediyor.
45. İstanbul Film Festivali’nde izlediğim Fransız filmlerinin en kalitelisi ve etkileyici olanı Thierry Klifa’nın ‘Dünyanın En Zengin Kadını’ idi. Yönetmen Klifa’nın da aralarında bulunduğu senarist üçlüsü, zamanının en zengin kadını L’Oréal’in sahibi Lilian Bettencourt olayından esinlendi. Kızı Françoise daha yaşıyorken annesinin akli dengesinin yerinde olmadığını ve dostlarının onu kandırmaya çalıştığını iddia ederek mahkemeye başvurmuştu. Film, gerçek hayattan alınan bir suç öyküsünü keskin bir komediye dönüştürüyor. Filmde, bir fotoğrafçının, bir kozmetik markasının mirasçısından neredeyse bir milyar Euro gasp ettiğini, Bannier-Bettencourt olayını yeniden ele alan iğneleyici ve eleştirel bir komedi izliyoruz. Filmin merkezinde zekâsı, gücü ile ‘dünyanın en zengin kadını’na çıkan, kozmetik sanayinin kraliçesi Marianne Ferrere (Isabelle Huppert) ile hırslı, cüretkâr, çılgın bir fotoğraf sanatçısı olan Pierre-Alain Fantin var.
Gizli ajandalar, acı veren sırlar
Marianne’ın kocası Guy (André Marcon) zengin çevresi olan, etkileyici bir eski politikacıdır. Çiftin tek çocukları, sevilmek için mücadele eden, güvensiz bir mirasçı olan yazar Fréderique Spielman’dır (Marina Fois). Yahudi kocası Charles (Paul Beaurepaire) ile evlenebilmek için dinini değiştirmiştir. Evi çekip çeviren personel şefi, yakışıklı Jerome (Raphael Personnaz), bildiğinden fazlasını saklayan dikkatli ve sadık bir uşaktır. Film, zengin bir kadının hayatına tesadüfen giren dolandırıcı, manipülatör bir fırsatçı tarafından etkilenmesini ve bunun bir güç-para krizine dönüşmesini anlatıyor. Burjuvazi sınıfına sağlam bir eleştiri getiren film, zenginlik ve güç ilişkilerine dair eleştirel bakışıyla öne çıkıyor. Fransız burjuvazisine içeriden bakış açısından başarılı bir toplumsal sınıf eleştirisi olan film, kara mizah unsurlarını iyi kullanıyor. Görkemli malikânelerde, ihtişamlı iş yerlerinde burjuvazinin zehir saçarak çöküşüne tanıklık ediyoruz.
Burjuvazi hakkındaki bu iğneleyici kara komedi, Yeni Dalga akımının bu konuda birkaç film yapmış Claude Chabrol’ü akla getiriyor. Olayları karikatürize etmeden, ahlak dersi vermekten uzak durarak ‘Dünyanın En Zengin Kadını’, ‘Kibarlık Budalası / Le Bourgeois Gentilhomme’ yazarı Moliere tarzında, sosyal bir ortamı, tutkuları tasvir eden keyifli ve ilgi çekici bir film. Yalnız Fransa’nın değil, dünyanın en zengin kadını olan Marianne, babasının bıraktığı kozmetik işini becerisiyle, zekâsıyla ileriye taşımıştır. Biseksüel kocası Guy ile yıllar önce yataklarını ayırmış, onun evin bulunmaz uşağı Jerome ile bir ilişki yaşamasına göz yummuştur.
Ünlü bir dergi için yaptığı söyleşiyi renklendirecek fotoğrafların çekimi için, konunun uzmanı Pierre-Alain seçilmiştir. Bu, özgüven patlaması yaşayan, zeki, karizmatik eşcinsel sanatçı Marianne’ı ilk karşılaşmalarında etkiler.
Kendisini her konunun uzmanı olarak Farrere ailesine kendisini kabul ettirip, Marianne’ın onayıyla, önce evin tüm eşyalarını değiştirir. Aile bireyleri Pierre-Alain’in düzenlerini alt üst etmesini engelleyemez, zira Marianne cinsel ilişki yaşamasa da, bu cüretkâr, fırsatçı kişiye ilk bakışta âşık olmuştur. Kendisine işini geliştirmesi, evini büyütmesi için yüz milyonlarca Euro verir. İkilinin sevgi dolu birliktelikleri, aile sırlarını paylaşması, astronomik para bağışları herkesi şaşırtır. Pierre-Alain birlikte yaşadığı yakışıklı erkek sevgilisini aileye kabul ettirmiş ve ikisi eve yerleşmiştir. Alaycı, küstah Pierre-Alain, fakir, orta sınıftan ancak zeki, becerikli evin uşağı Jerome’u her fırsatta aşağılamaktan zevk alır. Ama bu işine ve patronuna sadık personel, mesleğini, geleceğini riske atma pahasına ev halkını bu şarlatandan korumaya kararlı gözükür. Marianne’ın şirketin yönetim kurulunda yetki verdiği Pierre-Alain şirketin politikasına müdahale edince, sonunda her şeyin mubah sayıldığı bir savaş başlar.
Frédérique bu arsız adamın annesi üzerindeki etkisini ve bunun sonuncunda ortaya çıkan pervasız harcamaları baltalamaya çalışır. Muvaffak olamayınca sonunda annesine karşı dava açar. Savunmasız bir kişiye yönelik istismar suçlamasıyla adalete başvuran genç kadın, ülke çapında bir skandala yol açar. Film, tarafları uzlaşmaya zorlayan bir formülle, taşların yerine oturduğu gerçekçi bir final ile noktalanır. Tonu sert de olsa film, neşeli bir şekilde komedi ve dram arasında gidip geliyor. Film çizgi dışı bir kadın kahramanının içsel karmaşasını, yargılamadan, hassasiyetle ve büyük bir iç görüyle tasvir ediyor. Filmdeki tüm karakterlerin kendi paylarına düşen hayal kırıklıkları, iyi veya kötü niyetleri, inkârları, gizli ajandaları, karanlık ve acı verici sırları var.
Karanlık bir aile trajedisi
Ancak filmin eleştirilebilecek yönleri de var: gerçek olayın potansiyeli tam kullanılmamış, dağınık ve yüzeysel senaryosu, temponun zaman zaman düşmesi gibi. Bazı eleştirmenler senarist üçlüsünü gerçek hikâyenin dramatik gücünü yeterince kullanamadığını ileri sürdüler. Karanlık bir aile tarihçesini konu alan ‘Dünyanın En Zengin Kadını’ yönetmen Klifa’ya göre “hem canavarca hem de derin bir çocukluk duygusu taşıyan yalnız ve çok zengin ama renkli karakterlerle dolu klasik bir aile trajedisi.” Başkahraman Marianne toplumun hayranlığını kazanmış, işinde başarılı, her şeye sahip olduğunu düşünen bir kadın. Hâlbuki işinde aldığı kararlarla yönetim kurulunun hayranlığını kazanan, evinde herkesin ağzının içine baktığı güçlü bir karakter. Ancak mutlu olduğu söylenemez. Film adeta Fransızların ünlü ‘para saadet getirmez’ atasözünü doğruluyor. Cinsel hayatı yıllarca evvel sonlanmış, yüzü gülmeyen, mutsuz bir kadın. Kocası Guy sağduyunun temsilcisi akil bir adam olarak, kendisine danışmanlık görevini kusursuz bir şekilde yerine getiren olgun bir insan.
Damadı Charles şirketteki önemli pozisyonunun hakkının veren iyi bir aile reisi. Kızı Frédérique suya sabuna dokunmayan, statüyü korumakla yetinen akıllı uslu bir yazar. Bir kan banyosu halini alabilecek bu karmaşık ilişkiler yumağı, Thierry Klifa’nın karakterlerine sevgisiyle, bu kötü son engellenmiş oluyor. Filmde kan yok, ama bir sahte sofistike oyunda açılan kapanmaz yaralar var. Klifa kahramanlarını kurban olarak göstermekten kaçınırken, insan ilişkilerini de göz ardı etmeyen, keskin ve heyecan verici bir komediye imza atmış. 59 yaşındaki yönetmen, senaryo yazarı, yapımcı Thierry Klifa’nın kariyerinin ilk beş filminde önemli bir başarısı yok. Bu altıncı filmi geniş halk kitlelerinin ilgisini çekmiş. Bu başarısının mimarları başrolleri paylaşan müthiş iki oyuncusu.
Sinir bozucu ve gösterişli bir baştan çıkarıcı rolünde Laurent Lafitte, Isabelle Huppert ile kimyası uyuşunca, filmde son derece komik bir ikili izliyoruz. Eleştirmenler filmin yükünü omuzlarında taşıyan bu virtüöz ikilinin performansını parlak, gösterişli bulmakta birleştiler. Canlandırdıkları karakterlerden keyif aldıkları belli olan bu ikili kusursuz performanslarıyla filmi bir farsa dönüştürüyorlar. Fransız sinemasının divalarından Isabelle Huppert, kimseye bir şey kanıtlamak zorunda olmayan birinin özgüveni ve kayıtsızlığıyla, canlandırdığı kraliçe rolünde her zamanki gibi mükemmel. Kariyerinin belki de bu en başarılı rolü için En İyi Erkek Oyuncu César Ödülüne layık görülen, Comédie Française’in deneyimli aktörü Laurent Lafitte büyülüyor. Burjuvazinin soğukluğunun filmdeki temsilcisi, ailenin sevilmeyen, renksiz kızı rolünde Marina Fois, Pierre-Alain’in gelişiyle ikinci plana atılan babası Guy’de André Marcon, patroniçesini bir sahtekârdan korumaya azimli uşak rolünde Raphael Personnaz oyuncu kadrosunun başarısına ortak oluyorlar.
Meraklısı için not: filme esin kaynağı olan, Liliane Bettencourt’un (1922-2017) eski sahibi olduğu L’Oréal Group, dünyanın en büyük kozmetik ve güzellik şirketi. L’Oréal Paris yaklaşık 25 yıldır Cannes Film Festivali’nin önde gelen sponsorudur.