“Kolay değildir her çağrıldığında don paça oyuna koşmak… Karakterini bozmadan metne sadık kalmak… Dünyada gidilecek başka yer yokmuş gibi Moskova Moskova diye tutturmak. Kolay değildir Olga, Maşa, Irina olmak; hem geçmişte hem gelecekte yaşayıp yine de kafayı sıyırmamak…”
Yarkın Ünsal’ın kurduğu ve eğitim verdiği YUSTUDIO çatısı altında şekillenip Anton Çehov’un ‘Üç Kız Kardeş’ oyunundan hareketle yazılan ‘Olga Maşa İrina Yine Üç Kız Kardeş’, huyu suyu birbirine benzemez üç kadın karakterin 125 yıldır içinde sıkışıp kaldıkları oyunda kendileriyle, hayatla ve otoriteyle yüzleşmelerinin komik ve absürt öyküsü.
Oyunu Oya Denizyaran’ın yazdığı metnin dramaturgisini yapan Yarkın Ünsal yönetiyor; dekor tasarımını Işınsu Ersan Öztürk, ışık tasarımını Eren Uğurhan, kostüm tasarımını İpek Daner, video tasarımını Atacan Güzer üstlenmiş. Müzik Cem Kahraman’ın, hareket düzeni Orçun Okurgan’ın.
Oyun, 20. yüzyıl başında giyilen beyaz, fırfırlı paçalı birer iç donu ile buna uygun birer beyaz atlet giymiş üç karakterin (Ceren Çiçek, Ecegül Karadeniz ve Songül Boztepe) arkalarından itilmiş gibi sahneye fırlamasıyla başlar. Eli kolu sabunlu koşturup gelen Olga’nın ellerinde bulaşık eldiveni, azıcık kestirirken don paça çağrılan Maşa’nın başının tepesinde itilmiş uyku bandı, tam Vanya Dayı’yı yenmek üzereyken çağrılan İrina’nın koltuğunun altına sıkıştırılmış bir tavla vardır. Arkadaki ekranda 1900 başında oldukları yazısı çıkar. Stilize dönem kostümleri giyen karakterler, bir yandan ‘Üç Kız Kardeş’in ilk perdesinin repliklerini söylerken diğer yandan da tüm diğer karakterlerin yer almadığı ve oyunun sadece üçüne yüklendiği bu yeni uyarlamayı eleştirirler.
İkinci perde ekranda aya fırlatılan uzay mekiği ve Neil Armstrong’un aya ayak basma görüntüleriyle başlar. Karakterler bu perdeyi repliklerinin arasında kendileri zepline bile binememişken insanlığın aya uçmuş olmasıyla dalga geçerek, uyarlamanın resmen bir rezalete, bir Çehov çorbasına dönüşmesine kızarak oynarlar.
Üçüncü perde pandemide geçer. Tabii ki insanların eve tıkıldığı bu dönemde Çehov’un öğretmen Olga’sı dersini online olarak verir. Ancak hiç beklenmedik bir şey olur ve derste Çehov ’un Üç Kız Kardeş’i incelenirken öğrenciler Olga, Maşa ve İrina ile dalga geçmeye başlayınca sinirlenen ve kendini tutamayıp çocukları azarlayan Olga yazılı metnin dışına çıkar.
Dördüncü bölüm, karakterlerin finali Çehov’un metniyle bağlayarak iyi bir iş yaptıklarından mutlu olmalarıyla bitmek üzeredir. Ancak dramaturg yönetmen Yarkın Ünsal’ın önerisiyle farklı bir viraj alan yazar Oya Denizyaran’dan farklı bir final gelir.
Karakterlerin aklına hayatlarının kontrolünü ellerine alamayışları takılır; replikler birbirine karışmaya başlar, karakterlerin kaçacağını hisseden yazar ışık sistemini de altüst ederek oyunu performatif bir çılgınlığa dönüştürür. Üç karakter bu beyinleri yıkanmış durumda bile iletişime geçerler ve tiyatronun o görünmez dördüncü duvarını yıkarak kaçmayı başarırlar.
Yarkın Ünsal, oyunu müthiş tempolu, kimi zaman çığırından çıkan bir absürt güldürü olarak yönetiyor. Ekibin takım oyunculuğu dört dörtlük. En önemlisi de, özgün metne hep dışarıdan, keyifle gırgır geçerek bakan bu yorum, 125 yıl önce oyunlarının birer komedi olduğunu söylemiş olmasına karşın, çoklukla sıkılan karakterlerinin seyirciyi sıkıntıdan patlattığı yorumlarla oynanmış Anton Pavloviç Çehov’a son derece sadık olması. İzleyebilmiş olaydı eminim ki hem çok eğlenir hem de çok beğenirdi.
Küçük ama değerli bir mücevher. Bu sezonu kapadılar ama gelecek sezonda kaçırmayın derim.
‘52 herz’

“Kentin içinde ama merkezin dışında kalmış varlıklar hangi frekansta buluşur?”
Balinalar genellikle 12 ile 25 hertz arası frekanslarda çıkardıkları seslerle birbiriyle iletişim kurarlar. 1990’lı yıllardan beri bilimin peşine düştüğü, türü hâlâ kesin olarak belirlenememiş 52 Mavi diye adlandırılan balinanın, diğerlerine kıyasla çok daha yüksek, 52 hertz’lik frekansta seslendiği için hiçbir türdeşiyle iletişim kuramadığı düşünülür. İstanbul’un Ermeni kültür-sanat geleneğini sahnede yaşatan Hangardz ekibinin, adını kriptozoologların “dünyanın en yalnız balinası” adını verdiği bu balinanın ses frekansından alan yeni oyunu ‘52 hertz’, aidiyet alanı bulma çabasında iken duyulmanın her zaman mümkün olmadığı bir tarihin izini sürüyor.
Kentin yeni inşa edilmiş Şişli Camii’nde bittiği, Mecidiyeköy ve ötesinin adındaki gibi köy olduğu çocukluğumun İstanbul’unda sayısı henüz milyonu bulmamış İstanbul halkı yazı deniz kıyısına göçerdi. Marmara’nın pırıl pırıl sularında yüzülebildiğinden Boğaz’ın iki kıyısı, Kadıköy’den Moda’ya ve ta Bostancı’ya kentin bütün Anadolu kıyısı, Yeşilköy ve Florya’dan başlayıp Silivriye kadar uzanan sahil yazlıkçıların gözde mekânlarıydı. Yılın dört beş ayını deniz kıyısında geçirmek sadece varlıklı kesimin ayrıcalığı değildi. Yazlıklarda yaz kış oturan az sayıda halk sezonda evlerinin bir iki katını ya da küçük bir bölümünü kiraya verdiğinden orta halli hatta düşük gelirli kesim bile nohut oda, bakla sofa yerlerde denizin tadını çıkarabiliyordu. İç göçlerle nüfus katlandıkça giderek yazlıklar devamlı yaşanan mekânlara dönüştü.1970’lerin sonunda İstanbul’un sadece dört büyük adası yazlık olarak kaldı. Adalar, genellikle gayrimüslimlerin yazlık mekânı olmuştur. Rumlarla bir kısım Yahudiler Büyükada’yı, Yahudi çoğunluğu Burgaz’ı, Ermeniler Kınalı’yı tercih etmişler, yeniyetme kızlarının yakışıklı Deniz Okulu öğrencileriyle yakınlaşma olasılığı endişesiyle gayrimüslimlerin uzak durduğu Heybeli’ye ise İsmet Paşa dâhil Müslümanlar rağbet etmiştir.
“Çocukluklarını, aşklarını ve kayıplarını ilk kez İstanbul yakınlarındaki bir adada yaşamış dört kadın, adanın birkaç saat içinde yok olacağını öğrenince adaya bir oyunla veda etmeye karar verir. Bu son oyun, onları hafızalarındaki zamansız mekânlara götürecektir.” Oyun tanıtımında söz konusu olan tabii ki Kınalıada’dır ve şükürler olsun, 1010 yılında büyük Bizans depreminde sulara gömülmüş olan Vordonos Adaları gibi batmış değildir. Yitip gidecek olan ada değil, adanın temsil ettiği kök salma, dayanışma duygusu, samimi ilişkiler, boynundaki kolyenin gizlenmesini gerektirmeyen özgür kimlikler, arkadaşlıklar, anılar ve mutluluklardır.
İnsanla insan olmayanın, var olmaya devam edenle çekilmeyi seçenin arasında kurulan kırılgan ortaklık alanı ‘52 hertz’, duyulmamanın uzun vadede nasıl bir yok oluş biçimine dönüşebileceğini, dört kadının hayatla baş etme yöntemlerini, birbirleriyle ilişkilerini, ait oldukları yerleri, görünür olmak ile görünmez kalmak arasındaki çelişkileri sorguluyor.
Karşımıza kendileri olarak çıkan Diana Chilingaryan, Garine Maral Çizmeciyan, Lara Narin, Tara Demircioğlu’nun otobiyografik hikâyelerinden yola çıkan ‘52 hertz’, ‘devised theatre’ tekniğiyle kolektif bir süreçte üretilmiş.
Türkçeye “Ortaklaşa Yaratım Tiyatrosu” diye çevirebileceğimiz “Devised Theatre”, yaratım olgusunu ortak bir iş birliğine dönüştürmek, el birliğiyle imece usulü yaratmak anlamına geliyor. Topluluğun her bir üyesinin kişisel deneyimlerinden yola çıkarak, doğaçlamalarla, uzun prova süreçleriyle ürettiği, tiyatrodaki her ögenin iç içe geçtiği yaratım sürecini ifade ediyor ve hiyerarşiyi yıkan, kolektif bir yapı oluşturuyor. Bu sezon izlediğimiz başarılı ve daha az başarılı devised tiyatro örnekleri arasında 52 hertz de ‘En Sevdiğinden Başla’ ile birlikte en iyilerin ön safında yer alıyor.
Oyuncuların kişisel anılarından ve düşüncelerinden oluşan otobiyografik anekdotlardan yola çıkan dört oyuncu, yönetmen Zinnure Türe ve dramaturg Miran Bulut epey zorlu olduğunu tahmin ettiğim ortak çalışmanın ardından çok sağlam ve çok etkileyici bir teatral metin oluşturmuşlar.
Oyunun dekor tasarımı İsabel Gültop Gebenlioğlu, ışık tasarımı Utku Kara, kostüm tasarımı Hilal Polat, ses tasarımı NODDuo tarafından yapılmış.
Oyunu yöneten Zinnure Türe, 70 dakika boyunca soluk soluğa izlenen bir tempo tuttururken çoğunlukla monologlardan oluşan metni seyircilere başarıyla ulaştırmayı da başarıyor. Her oyuncunun solosuna eşlik eden diğer üçünün yan oyunları o kadar zengin ki seyircide, metni arka plana atıp görseller için bir kez daha izleme arzusu uyanıyor. Bu yan oyunlar arasında Garine’nin dansı ile, anıların yok edilmesini simgeleyen her şeyin yıkılıp kirlendiği kaos ve bu yok oluşun belki de bir felaket değil, bir geri çekilme ve bir cevap olabileceğini sahneye taşıyan temizlik unutulur gibi değil.
52 hertz hem gerçekçi hem gerçeküstücü hem duygusal ve dokunaklı hem eğlenceli, çok etkileyici bir çalışma. Mutlaka izleyin derim. 2 Mayıs TiyatrOPS, 6 Mayıs Aramyan Okulundan Yetişenler Derneği Sahnesi, 11 Mayıs Kadıköy Boa Sahne, bu ve gelecek sezon boyunca İstanbul sahnelerinde.