Film, artık çalışmayı reddeden ünlü bir ressamın oğlu ve kızının babalarının yarım kalan yapıtlarını gizlice tamamlaması için yetenekli bir ressamla tasarladıkları sahtecilik planına odaklanıyor. Yaşlı kurt kendisine kurulan tuzağı fark edince olaylar bambaşka bir kulvara taşınıyor. Senarist Ed Solomon´un müthiş buluşuyla herkesi tatmin eden bir final izliyoruz.
Steven Soderberg’i ilk kez 1989’da Cannes Film Festivali’nde gördüm. İlk uzun metrajlı filmini gerçekleştiren bir yönetmen olarak, ‘Seks Yalanları / Sex, Lies and Videotape’in galasında ve basın konferansında bulunmuştu. Film, Altın Palmiye’nin dışında FİPRESCİ Ödülü’nü de kazanmış, James Spader’i En İyi Erkek Oyuncu yapmıştı. Türler arasında dolaşmaktan hoşlanan, Oscar ve Altın Palmiye ödülleri sahibi Soderberg, ‘The Christophers’da sanat dünyasının perde arkasına dalıyor. Film, yaşlanan bir ressamın eşyalarla kurduğu duygusal yükün yarattığı kaosu ve geçmişin ağırlığından kurtulma çabasını anlatıyor. Filmde artık çalışmayı reddeden ünlü ressam Julian Sklar’ın (Ian McKellen) oğlu ve kızı, yaşlanan ve ölümcül bir hastalığı olan babalarının yarım kalan tablolarını gizlice tamamlaması için yetenekli ressam Lori’yle (Michaela Coel) anlaşıyor. Sanat, para, açıkgözlük üçgenini ‘ti’ye alan bir mizah anlayışıyla, şantaj, ihanet, sürprizler ve Ian McKellen’in olağanüstü sivri laf ebeliğiyle dolu film, bir hırs, aile ve sanat komedisi. Film şöhret, itibar hakkında birçok alt metin barındıran, basit bir suç öyküsünden daha zengin bir hale geliyor. Sanatı bir meta olarak gören bir kültüre dair ince hicivli gözlemlerle bir dizi hikâye anlatan filmde Soderberg, ağırlıkla tek mekânda geçen zekâ ve irade sınavında geçer not alıyor. Film, biri gençliğin ve becerinin özgüvenini taşıyan, diğeri yaşlılığın ve tecrübenin ustalığına güvenen, zıt iki karakterin zorlu bir tenis maçını andırıyor.
Felsefi, diyalog odaklı kara komedi
Çok iddialı büyük projelerden uzak durarak, bağımsız bir yönetmenin sanatsal özgürlüğünü kaybetmeyen Soderberg, kariyerinde sinema ve TV için 40 uzun metrajlı film üretti. ‘The Chistophers’da parasızlık çeken iki kardeşin babalarının mirasına kendisi hayattayken konma niyetini anlatıyor. Julian kalan tek maddi varlığı olan Londra’da birbirlerine bitişik bol merdivenli iki malikânede, fizik tedavi hocasının dışında kimseyle teması olmadan günlerini geçiriyordur. Lori, Julian’ın yeni asistanı olarak işe başlar. Çok geçmeden hiçbir şeyin göründüğü kadar kolay olmadığını görürüz. Yaşlı kurt kendisine kurulan tuzağı hemen fark eder ve yeni planlar kurar. Bu zekâ oyununda, önce Julian-Lori arasındaki satranç partisini andıran çekişmeye sonra ikilinin birbirlerinin güvenini kazandıktan sonra yaptıkları iş birliğine tanıklık ederiz. Film senaryo yazarı Ed Solomon’un müthiş buluşuyla, herkesi tatmin eden bir finalle noktalanıyor. Diyalog ve tema ağırlıklı bu kara komedi, yaşlanmış, gözden düşmüş biseksüel ressam Julian Sklar ile onun etrafında dönen bir sahtecilik planını merkezine alıyor.
İşler basit bir sanat sahtekârlığı olmaktan çıkınca film sanatın özgürlüğü, taklit gibi temalara yöneliyor. İki başkarakter arasındaki bir düelloya dönüşen film, sanat piyasası, sanat hakkında kim konuşma yetkisine sahiptir gibi konuları ince bir hiciv anlayışıyla ele alıyor. İki karakterli bir tiyatro oyunu tadındaki film, konuşma ağırlıklı, karakter ilişkilerine dayalı, keskin zekâlı bir komediye dönüşüyor. Sanat, otorite, özgürlük gibi temalı film, derinlikli, felsefi, diyalog odaklı bir karakter incelemesi olarak öne çıkıyor. Steven Soderberg kahramanının yaşadığı ev için “Julian’ın malikânesi bir kâbus, benim için yaşanacak yerler arasında tam bir kâbus” diyor. Son derece dağınık bu evlerin birinin tavan arasında ressamın işi bırakma kararını almadan önce yaptığı, ancak tamamlamayı reddettiği birkaç yağlı boya tablo var. Filmde Julian ile Lori’nin bu evin dört katında ve bahçesinde yaşadıklarını emekli ressamın bakış açısından izliyoruz.
Derinlikli, felsefi film, sanat hakkında kim söz sahibidir sorusuna cevap arıyor. Otorite, özgürlük, sanat gibi temalar eşliğinde film, biseksüel ressam Julian ile sahtecilik planının uygulayıcısı Lori’nin satranç partisini andıran çekişmesini gözler önüne seriyor. Ian McKellen’in son derece huysuz hali ve Michaela Coel’in soğuk kurnazlığıyla, Soderberg’in Amerikan sinemasının en taklit edilemez ve macera sever yönetmenlerinden biri olmaya devam ettiğini görüyoruz. 87 yaşındaki dev tiyatro ve sinema oyuncusu McKellen alaycı, sert, zeki, yaşlanmış sanatçı rolünde eşsiz bir Shakespeare aktörü olduğunu kanıtlıyor. Yüz şeklini yadırgasam da Ganalı bir anne-babanın kızı olarak dünyaya gelen, 39 yaşındaki tiyatro ve sinema aktrisi Coel’in içe dönük ama giderek derinleşen performansını beğendim. Bu iki karakter arasındaki zekâ düellosunun karşılıklı çözülme, uzlaşmaya dönüşmesini zevkle izledim. Yeni bir kariyer zirvesine ulaşan McKellen’in Oscar için erken bir adaylık şansı bulduğunu düşünüyorum.
‘MALAGA SOKAĞI’
Maryam Touzani’nin ‘Malaga Sokağı / Calle Malaga’sı şu soruyu soruyor: “Anneler çocukları için ömrünce fedakârlık yapmak zorunda mıdır?” Ancak filmin ilk sahnesinden bunun yanıltıcı olduğunu öğreniyoruz. Fas’ın Tanca şehrinde yaşayan 79 yaşındaki İspanyol Maria (Carmen Maura) yıllardır yaşadığı evde kurduğu hayata bağlı bir kadındır. Evin sahibi, Madrid’de oturan kızı Clara’nın (Marta Etura) aniden gelip maddi sorunları yüzünden bu evi satma kararı almasına karşı çıkar. Clara’nın ricalarına rağmen annesi bu satışın gerçekleşmemesi için tüm imkânlarını seferber eder. Bu süreçte tanıştığı yaşıtı antikacı Absalem ile bir gönül ilişkisi yaşar. Senaryodaki yaşam enerjisiyle dolu bir kadının rutin hayatını bozmamak adına kızının haklı talebine karşı çıkacak kadar bencil davranması övgüyü pek hak etmiyor. Tunus’un önde gelen yönetmenlerinden Maryam Touzani’nin, kocası deneyimli senarist-yönetmen Nabil Ayouch ile müştereken yazdığı senaryo, karakterlerine eşit mesafede dürüst davranmıyor.
Senaryo, kendi kararlarını veren, çevresinde sevilen, dirayetli, dirençli, özgürlüğüne düşkün bir kadını göklere çıkarırken, bir çıkmaz içinde çırpınan, çıkış yolu arayan kızına karşı duyarsız davranıyor. Filmin, birbirlerinden uzak yaşayan anne-kız arasında yaşanan çatışmayı sadece yaşlı annenin üzerinden işleyen arızalı bir senaryosu var. Bu senaryo, boşanmanın eşiğindeki, 1700 Euro’luk hemşirelik maaşıyla geçinemeyen kızının yaşadığı ıstırabı göz ardı ediyor. Bir evin satılması meselesinde anne-kız arasındaki gerilimi merkezine alan filmde, senarist ikilisi insan ilişkilerini işlemede sınıfta kalıyor. Touzani- Ayouch ikilisi başroldeki müthiş Carmen Maura’nın karizma ve yeteneğine sırtlarını dayamak kurnazlığına ve ucuzluğuna başvuruyorlar. Pedro Almodovar’ın ilham perisi, fetiş oyuncusu, İspanyol sinemasının en yetenekli kadın oyuncularından, 81 yaşındaki Maura filmin tüm yükünü omuzlarında taşımada çok başarılı. Senaristler kendisine mükemmel bir rol yazıp altın tepsi içinde sunmuşlar.
Ama bu, filmin inandırıcılıktan uzak kalması, çok kötü yazılmış bir finalle noktalanması gerçeğini değiştirmiyor. Hayatının aşkını bulan Maria’nın kendisi için her türlü fedakârlığı yapmaya hazır olduğunu birkaç kez ispatlamış Absalam’ın evine taşınması en akılcı final çözümü olabilirdi. Çocuklarına bakmakta zorlanan, çaresizlik ve çıkışsızlık içine kıvranan, Tanca’daki evinin satışıyla kendisine Madrid taşrasında küçük bir daire alıp yeni bir başlangıç yapmak isteyen Clara, senarist ikilisinin umurunda değil. Filmin boşluklar barındıran, duygusuz final bölümü, ‘Mavi Kaftan / Le Bleu du Caftan’ ve ‘Adam’ gibi başarılı filmlere imzasını atmış Maryam Touzani’ye yakışmadı. Bu filme Venedik Film Festivali’nde İzleyici Ödülü verenlerin tercihine katılmıyorum.