23 Nisan: yalnız çocukların değil, içimizdeki çocuğun da bayramı

Bir çocuğun nasıl bir yetişkine dönüşeceğini anlamak istiyorsanız, çocukluk yıllarına bakmanız gerekir. Çocukluk yalnızca hayatın erken bir dönemi değildir; insanın duygularla ilk tanıştığı, dünyayı anlamayı öğrendiği ve birçok alışkanlığının temelini attığı yerdir. Yemekle kurduğumuz ilişki de çoğu zaman tam burada başlar.

Verda ÇAKAN Yaşam
22 Nisan 2026 Çarşamba

Birçok insanın çocukluğunda tanıdık olan bazı cümleler vardır. “Yemeğini bitirirsen tatlı var”, “Ağlama sana çikolata alalım”, “Uslu durursan dondurma…” Bu cümleler çoğu zaman sevgiyle söylenir ve masum görünür. Ancak farkında olmadan yemekle duygular arasında güçlü bir bağ kurulmasına neden olabilir. Yemek yalnızca bir ihtiyaç olmaktan çıkar, yavaş yavaş başka anlamlar kazanmaya başlar. Ödül olur, teselli olur, bazen sevginin yerine geçen bir araç haline gelir. Bu nedenle duygusal beslenme çoğu zaman yetişkinlikte ortaya çıkan bir alışkanlık değildir; kökleri çocukluk yıllarına uzanır. 23 Nisan yaklaşırken çocukları hatırlıyoruz. Ama belki de bu gün bize başka bir soruyu hatırlatmalı. Çocukları gerçekten anlıyor muyuz?
Bugünün çocukları geçmiş nesillerden oldukça farklı bir dünyada büyüyor. Bundan elli yıl önce çocukluk daha sade bir deneyimdi. Çocuklar saatlerce sokakta oynar, akşam sofrada ailece bir araya gelinirdi. Televizyon vardı ama hayatın merkezinde değildi. Bugün ise ekranlar günlük yaşamın ayrılmaz bir parçası haline geldi. Evlerin içinde sık sık duyulan bir cümle var, “Telefonu bırak!” Ancak bu cümlenin karşısında büyüyen çocuklar için dünya zaten büyük ölçüde ekranların içinde şekilleniyor. Okul, oyun, arkadaşlık ve eğlence çoğu zaman dijital ortamlar üzerinden deneyimleniyor.
Bu değişim yalnızca teknolojik bir dönüşüm değil, aynı zamanda duygusal deneyimin de farklılaşması anlamına geliyor. Eskiden sıkılan bir çocuk sokağa çıkar, arkadaşlarını bulur, yeni bir oyun yaratırdı. Bugün sıkılan bir çocuk çoğu zaman ekrana yöneliyor. Bu durum çocukların duygularını yaşama ve ifade etme biçimini de etkileyebiliyor. Günümüz ebeveynliği de bu değişimin ortasında yeni bir denge arıyor. Bir tarafta çocukları için daha sağlıklı beslenme, organik ürünler, sınırlı ekran süresi ve dikkatli bir yaşam düzeni kurmaya çalışan bir yaklaşımla büyütmeye çalışan ebeveynler var. Bu çabanın arkasında büyük bir sevgi ve sorumluluk duygusu bulunuyor. Ancak bazen bu titizliğin aşırıya kaçması sonucu çocuk üzerinde farklı bir baskı yaratabileceği de konuşuluyor. Çocuk farkında olmadan kendini diğerlerinden farklı hissedebiliyor. Öbür uçta ise tam tersi bir yaklaşım görülebiliyor. Başlangıçta birçok kural koyan ama zamanla tamamen serbest bırakılan bir düzen. Özellikle uzun süre kısıtlanan çocuklar bir noktada hem yiyecek hem de ekran konusunda sınırsız bir özgürlükle karşılaşabiliyor ve bu özgürlüğü yönetmekte zorlanabiliyor. Bu iki uç arasında denge kurmak kolay değil. Çünkü her ebeveyn aslında aynı şeyi istiyor, çocuğu için en iyisini yapmak. Ama çoğu zaman unutulan bir gerçek var. Uçakta yapılan o klasik anons gibi, önce oksijen maskesini kendinize takmak. Ebeveynlerin kendi duygusal dengesi bozulduğunda çocuklar için kurulan sistem de zorlanır. Mükemmel ebeveyn olmaya çalışmak çoğu zaman insanı yorar. Oysa çocukların en çok ihtiyaç duyduğu şey mükemmel ebeveynler değil, dengeli ve kendine şefkatli yetişkinlerdir. Belki de bu yüzden çocuklardan söz ederken başka bir çocuğu da hatırlamak gerekir içimizdeki çocuğu.

İçimizdeki çocuk
İçimizdeki çocuk yalnızca anılarımızda kalan bir figür değildir. O, bugün verdiğimiz birçok duygusal tepkinin de kaynağıdır. Çocuklukta yeterince görülmeyen, duyulmayan ya da teselli edilmeyen duygular yetişkinlikte başka yollarla kendini ifade edebilir. Bazen bu yolların en kolaylarından biri yemek olur. Çünkü yemek yalnızca fiziksel bir ihtiyaç değildir; aynı zamanda kısa süreli bir rahatlama, bir ödül ya da küçük bir mutluluk hissi yaratabilir. Oysa insan kendi duygularını tanımayı, kabul etmeyi ve kendine şefkatle yaklaşmayı öğrendikçe bu boşluğu doldurmak için yemeğe daha az ihtiyaç duyar. İçimizdeki çocuğa iyi davrandığımızda, onun ihtiyaçlarını anlamaya başladığımızda, duygusal beslenme de çoğu zaman yavaş yavaş yerini daha sağlıklı baş etme yollarına bırakır. Bugünün ebeveynleri aslında geçmişin çocuklarıdır. Hepimiz kendi çocukluğumuzun izlerini taşıyoruz. O yıllarda duyduğumuz cümleleri, gördüğümüz davranışları ve öğrendiğimiz alışkanlıkları farkında olmadan bugün hayatımıza taşıyoruz. Bazen kendimize karşı çok sert olabiliyoruz. Bir hata yaptığımızı düşündüğümüzde ya da bir hedefe ulaşamadığımızda içimizdeki o küçük çocuğa hiç göstermeyeceğimiz bir sertlikle kendimizi eleştirebiliyoruz. Oysa çocuklar hata yaparak öğrenir. Belki de yetişkinliğin en önemli becerilerinden biri kendimize şefkatle yaklaşabilmektir. Bu yüzden 23 Nisan yalnızca dışımızdaki çocukları kutladığımız bir gün olmayabilir. Aynı zamanda içimizdeki çocuğu hatırlamak için de bir fırsat olabilir. Bir an durup şu soruyu sormak için: “İçimdeki çocuk nasıl? Onu ne mutlu ederdi? Hangi şeyler ona heyecan verirdi?”
Bu yüzden 23 Nisan yalnızca çocukların bayramı değildir. İçimizdeki çocuğu yeniden duymanın, ona biraz daha şefkat göstermenin ve kendimizle yeniden barışmanın da günüdür.

Siz de yorumunuzu yapın

Tüm Yorumları Görün